22 Haziran 2015 Pazartesi

Vasiyet

Meraklı garson yolun karşı tarafındaki arabayı işaret ederek sordu: “Amca birşey yemiyor mu?”. “Sanmıyorum”, dedi Tamer. “Çok yorgun zaten, uyuyordur...” diye geçiştirmeye çalıştı.

Hızlıca çorbasını içip, bir an evvel uzaklaşmak istiyordu bu yol üstü lokantasından. Başına bir bela gelmesinden çekiniyordu. “Ulan daha ne gelebilir ki başıma zaten?” diye düşünerek gülümsedi. Yola çıktıklarından beri uğursuzluk yakalarını bir türlü bırakmamıştı. Şu anda tek derdi bir an evvel Bozbayır’a varmaktı.

...

Bozbayır’ın adını çok duymuştu Yaşar Abi’sinden. Akşamları karşılıklı iki duble rakının üzerine bir tane çift kağıtlı sarıp efkar dağıtırlarken, yetmişlik ihtiyar bir anda elli sene gençleşir, gözlerine delikanlılık feri geri gelir, başlardı anlatmaya...

“Bak Tamer, biz de anamızdan böyle ihtiyar doğmadık be oğlum. Askerden yeni gelmişim o zamanlar. Köyde, kasabada benden daha yakışıklı, daha sağlam adam yok. Bekar kızların hepsi, anamın yollarını gözlüyor, evlerine oturmaya gelse de oğlunu evlendirme niyetini analarına açsa diye. Ama benim gözüm açılmış tabi İstanbul’da. Köylü kızların hiç biri ilgimi çekmiyor. Ulan dangalak Yaşar. Şehirli karılar n’apsın lan senin gibi beş parasız, mesleksiz serseriyi. Anamı dinleyip de köyden düzgün bir kızla evlenseydim, belki şimdi seninle cigaralık içeceğime, torunlarımı seviyor olurdum. Kader be...”

Yapayalnız bir adamdı Yaşar Abi’si. Bütün gün İstanbul sokaklarından eski gazete, dergi toplar, mühim olayların hemen akabinde çıkmış sayıları meraklıları için özenle ayırır, sahaflara satardı. Bu sahaflara gelen koleksiyoncular, misal 86’daki uzay mekiği patlamasının ardından çıkan haber dergilerini ya da Özal’ın vurulduğu günün ertesi çıkan gazeteleri üç beş misli fiyatına aldırmadan almak isterlerdi. Yaşar Abi’si de gelen parayı, rakıya, lakerdaya bir de cigaralığa harcar, tek göz evinin kirasını bile zar zor öderdi.

“Ablam en iyisini yaptı gene Tamer. Hiç ayrılmadı Bozbayır’dan. Keşke ben de hiç gelmeseydim bu şehre. Ama işte askerliğimi yaparken gönlümü çeldi namussuz şehir. Buradaki hayatı, renkleri, canlılığı görünce, köy sanki mapushane gibi geldi bana. Nereden bilirdim buranın, dünyanın en kalabalık zindanı olduğunu...
Bak oğlum, buralarda ölüp gidersem, sakın bu şehire gömdürtme beni. Duydun mu lan!”

“Allah gecinden versin Yaşar Abi ya... O nasıl söz? Zaten sen, maşallah beni bile gömersin!”

“Kes ulan zırvalamayı, vasiyetimi söylüyorum, yaz! Ben Yaşar Yılmaz, ölürsem Bozbayır Köyü’nde anamın yanına gömülmeyi vasiyet ediyorum. Evimde kalan bütün dergileri, gazeteleri, hayattaki tek dostum, Tamer’e...”

“N’aptın Yaşar Abi? Bir anda bu kadar büyük bir servete konarsam, kafayı üşütebilirim...” diyerek kahkahalarla lafını kesti Tamer. Konuyu değiştirmek istiyordu. Ölümden konuşmak istemiyordu. O günün geleceğini aklından bile geçirmeyi reddediyordu.

Bir Pazar sabahı, saat sekiz falan civarında kapısının kırılırcasına yumruklanmasıyla uyandı Tamer. Bir haftalık iş seyahatinin ardından sabaha karşı eve gelmiş ve bütün Pazar gününü uyuyarak geçirmeyi planlıyordu. Hiddetle kapıyı açtığında kapıcıyla göz göze geldi, daha ağzını açamadan kapıcı nefes nefese “Tamer Bey, başımız sağolsun...” deyiverdi.

Üç gündür Yaşar Abi’den haber alamayan komşuları, tek göz apartman dairesinden gelen kokular üzerine polise haber vermiş, kapı kırılınca her zamanki koltuğunda öylece oturur halde bulmuşlardı ihtiyar delikanlıyı.
“Rahmetlinin kimi kimsesi yokmuş buralarda Tamer Bey. Sen bilirsin belki, var mıymış bir akrabası haber verebileceğimiz?”

Tamer hala rüyada zannediyordu kendisini. Aralarındaki otuz yaşlık farka aldırmadan onbeş senedir yarenlik ettiği dostunun vasiyetini yerine getirme vaktinin geldiğini anladığında sigara paketinin yarısı bitmişti çoktan.

Şirketinden 3 gün izin istedikten sonra Kartal’ına atladığı gibi morgun yolunu tuttu. İki tane hademenin yardımıyla arka koltukları yatırıp tabutu bagaja yerleştirdiler. Bagaj kapağının kapanmayacağını önceden hesapladığı için yanına aldığı iplerle önce tabutu arabaya sıkıca sabitledi, ardından da bagaj kapağını iyice bağlayarak tedbirini aldı. Bozbayır’a kadar böyle gideceklerdi. Yaşar Abi’si de son isteğine böylece kavuşmuş olacaktı.

Zaten yorgun ve uykusuz olduğu için yavaş ve dikkatli gitmeye çalışıyordu ama cenazeyi de ertesi gün öğle namazına yetiştirmenin doğru olacağını düşünüyordu. Derken direksiyonda uyuyakalıp rüya mı gördü, yoksa gerçekten gece karanlıkta karşısına bir ceylan mı fırladı, anlayamadan, çarpmamak aniden frene bastı. Tabi, ceylan hayatını kurtardı kurtarmasına ama arabanın arkasından gelen patırtı, Tamer’i midesine inen bir yumruk gibi ayılttı.

El frenini çekip arabadan inince, korktuğunun başına geldiğini anlamıştı; ani frenle tabut iplerini kopartmış, Yaşar Abi’si de tabuttan fırlayıp yola serilmişti. Yere devrilen tabut paramparça hale gelmemiş olsaydı, naaşı yerleştirip, ipleri bağlayıp yoluna devam edebilirdi. Ancak şimdi sorun biraz daha karmaşık bir hal almıştı.

Aklına gelen ilk şey, en mantıklı şey gibi de geldi, ve Yaşar Abi’sini yanındaki koltuğa oturtup, emniyet kemerini de takıp yola öylece devam etmeye karar verdi. Zaten şunun şurasında birkaç saatlik yolu kalmıştı. Yalnız bu uykusuzluk işi fenaydı, belki bir yerde oturup bir çorba içerse uykusunun dağılacağını düşünerek, gördüğü ilk mola yerinde arabayı dikkat çekmemesi için çift şerit yolun karşı tarafında bırakıp, çorbasını içmeye koyuldu.

...

“Ulan arabayı ta nereye bıraktık, oradan bile ekstra müşteriyi gördü, uyanık herif. Birşey değil de jandarmaya denk gelirsek fena” diye aklından geçirirken, arabanın etrafında toplanıp havlamaya başlayan başıboş köpekleri farketti. ¨Şimdi sıçtık işte¨ diye düşündü. Durduk yerde dikkat çekeceğini hissetti. Çorbayı bitirmeden kalkmanın iyi olacağına kanaat getirdi. Masanın üzerine yeterli miktarda parayı bırakıp arabaya doğru hareketlendiğinde uzaktan yaklaşmakta olan jandarma devriye aracının ışıklarını görünce paniğe kapılıp aceleyle koşmaya başladı.

Telaşla yola atlamadan önce sol tarafa bakmadığı için pişman olduğunda artık çok geçti. Ne o, hızla yaklaşan kamyonu, ne de kamyonun şoförü onu farkedebilmişti çarpışmadan önce. Yerde yüzükoyun uzanırken son kez yolun karşısında duran arabanın yolcu koltuğundaki Yaşar Abi’sine baktı. ¨Kusura bakma¨ demek istedi, gücü yetmedi. Derken arabanın yanında duran ceylanla göz göze geldi. Ceylan, Tamer’e adeta teşekkür edercesine minnetle bakıyordu.





20 Haziran 2015 Cumartesi

Karanlıktan/Cemal Abi

Nereye gidiyoruz?”diye sordu Cemal. Ne cesur adam bu Cemal, aptal Cemal. Cemal abi, nereye gidiyor olduğumuzu bilsek gitmeyiz, değil mi? Ama işte sordu bir kere, cevap vermek gerekir şimdi bu adama. Doğruldum, bir iki öksürüp sesimi açtım “sikiş var Cemal abi, oraya gidiyoruz” dedim.
Duydu mu?
Hayır.
Gördü mü?
Hayır.
Kalktı ayağa, pembe, yırtık kanepeye fırlattığı ceketine uzanıp, aldı. Kollarını geçirmeden, sırtına taktı. Aynanın karşısına geçip “nereye gidiyorsun Cemal, bak kadın terk etti seni, yeni bir kadın bulasıya kadar 31 e devam. Nereye gidiyorsun Cemal, arabanı sattın, yeni bir araba alana kadar tabana kuvvet, yürümeye devam. Nereye gidiyorsun Cemal, ruhunu şeytana sattın, yeni bir tane bulana kadar insanmış gibi yaşamaya devam
Sonra sırtından ceketi fırlatıp, sesini yükselterek “nereye gidiyorsun Cemal, kerhanelere mi, meyhanelere mi, yoksa uzak köylerde kızını üç-beş kuruşa siktiren adamlar bulmaya mı? Yok uzak köylerde öyle adamlar Cemal, sen adam mısın CEMAL” dedi, bağırarak söyledi sonunda. Dizlerinin üzerine düştü, bir dizini kucağına çekip, yüzünü yasladı, ağladı.
Ağlama be Cemal abi, geçer bu varoluş sancısı. Hem senin varlık sebebini sikeyim be Cemal abi, yeter ki ağlama.
Doyana kadar ağladı.
Kalkıp, aslı beyaz, nihayeti kirden siyaha bozmuş gri koltuğuna oturup, bilgisayarını açtı. Bir iki şarkı dinleyip, sigara içti.  Porno izledi.
Odanın hiçbir yanında cam yok. Duvarın birine masa yaslanmış. Ladin ağacından yapılmış, daha doğrusunu söylemek gerekirse masa olsun diye yontulmuş ama kullanıla kullanıla estetiğini bulmuş bir masa. Eski, çizilmiş, cilasız ve elbette boyasız masa.
Masanın önünde İtalyan tasarımı, bizon derisi ile kaplı, zümrüt yeşili taşlar ile süslenmiş, geniş bir koltuk var. Tahtı andırıyor. Ki önündeki masayla uyumsuzluğunu tekrar belirtmeme gerek yok. Ve pembe, yırtık pırtık kanepe ve aslı beyaz, nihayeti kirden siyaha bozmuş gri koltuk.
Sibel’i aradı, “bir şeyler içelim, ne zamandan beri görüşmüyoruz, soğuk bir şeyler veya sıcak bir şeyler, içelim Sibel” dedi.
Müsait değilim Cemal, ölümden yeni döndüm biliyorsun, sıradanlığa alışmak için birkaç egzersiz önerdi doktor, onları yapacağım. Hem annem gelecek yarın, temizlik yapmam lazım
sikmeyecez ya, ne olur lan 2 saat otursak, kimse yok, hiç kimse yok
bana kaldıysan ölmüşsün Cemal, Cemal abi
Kapattı telefonu.
Nereye gidiyoruz, sanki Marstan üzerimize işeyen zenci uzaylıların varlığı konusunda şüpheye düşmüş gibiyiz, hâlbuki eminiz, böyle bir şey yok,
Nereye gidiyoruz, İskandinav ülkelerinde Adolf Hitler tarafından gizlenen bir laboratuarda zombiler mi türedi, yeşil elbiseler giyen, beyaz tenli, iri memeli zombiler, hayır tabi!
Öyle ise nereye gidiyoruz?” diye bağırdı.
Anlıyor musunuz? Yalnızlık böyle bir şey. İnsan, beyninin içine bozuk kimyasallar damlıyormuş gibi hissediyor.
Dışarı çıktı, hava soğuk, ceketine iyice sarıldı, rüzgârlı hava. Sigara içmek pek güç, bir Pub’a girdi. Arkasından daldım ben de. Eteğinden sıkıldığını, çıkarmak istediğini, bunun sorun olup, olmayacağını söyleyen, siyah saçlı, mavi gözlü Arap kadın ile karşı karşıya duruyordu.
Sorun olmaz,” dedi Cemal abi “ama kalçaların güzel mi, güzel değilse biraz daha sabret, az sonra kapatırlar burayı, çıkar gideriz,  evde çıkarırsın, hem bir temiz sikerim seni
Kalçalarım güzeldir merak etme, utandırmam
Dudağından öptü kadını, kendini müziğe kaptırdı biraz. Dans, balans, dans, balans, dans, balans diye bağırıyordu.
LSD aldı biraz, göz bebekleri büyüdü, ölecek lan bu adam! Diğer herkes gibi ölecek, bir anda tüm ses kesildi. “Benim annem öldü” diye bağırdı genç adam, kestane rengi saçları vardı. Herkes donakaldı. Ben de şaşırdım. Bu kalabalık içerisinde, herkes “dans, balans, dans, balans, dans, balans” diye bağırırken, ne demek bu şimdi?
Cemal abi belinden Alman Walther P99 çıkardı, arka arkaya 4 kere tetiğe bastı. 4 kurşun da genç adamın yüzüne isabet etmişti.
Korkusuz Cemal, birazdan yakalayacaklar seni. Kaçmayı düşündü, kapıya doğru koşmaya başladı, ayağı bir yerlere takıldı.
Yere düştü, yüz üstü düştü. Burnu yere çarpmıştı, aklına intihar etmek geldi. Kafama dayadı silahı, Alman Walther 99. Namlusu sıcacık. Zeynep’i sikmiştim, onun amcığı gibi sıcacık. “Ölmek ne garip şey anne” diyen adamın sesi kadar sıcacık. Zeynep nereden geldi aklıma, bu kargaşada. Ne yapıyor acaba şimdi.

Tetiğe bastı. BAM!