25 Ekim 2014 Cumartesi

kırmızı başlıklı düşler - pamuk prensesli fantaziler

eve kendimi zor attım bugün. ipsiz zağar gibi sokaklarda dolaştığım bir günün daha çetelesini çektim beynime. ayaklarıma hükmetmeye çalışırken birden bire kendimi dünyaya gözlerimi açtığım, oksijenin ciğerlerimi ilk kez yaktığı mahallede buldum. geçmiş her zaman kötü şeyler getirmez ki beraberinde. sanki o sokaklarda hiç koşmamışım, evlerin balkonlarının altında sigara izmaritlerini toplayıp içmemişim, ölü hayvanların kokusunu içime çekmemişim gibi davrandım. çocukluğumun geçtiği mahalle. devletin devşirme vatandaşlarını, dilencilerini, kimsesizlerini bıraktığı gayrımeşru bir varoş mahallesi. isteksiz sikişin mahsulü gibi. elma şekeri aldığım bakkal kapanmış. yerine genişçe bir emlak ofisi açılmış. içinde göbekli kel bir adam telefonla konuşuyordu gülerek. muhtemelen metresiyle konuşuyordur. öyle ya, evde karısına yalan söylüyordur. metresi de kendisine yalan söylüyordur. banknotları yorgan misali üstüne çekerek altında yaşanan iktisadi aşklar. dişlerimin arasından tükürerek bir sigara yaktım. annemin terliklerini giyerek arşınladığım ve ekmek almaya gittiğim sokaklar birdenbire küçücük geldi gözüme. kutu kutu binalar. eski ermeni evleri. bahçeleri genişçe olur. hava izin verdiği müddetçe bahçede yaşar bu üvey millet. marangozlar sokağından kiliseye kadar yürüdüm. evler falan değişmemiş hiç. sadece dışarıya biraz sıva, boya badana. yaşı geçkin orospular gibi göründüler gözüme, günü kurtarmak için apışını ıslatan, makyajlı, boyalı.. kilise de tadilattaydı. eski papaz suphi kalp krizinden ölmüş dediler. aynı zamanda elektrik ustasıydı suphi abi. kaçak elektrik işinden falan da anlardı. mahallenin dilencisi aydın abi’yi de göremedim. iki ayağı da dipten kesikti, sürünerek inşaatlarda çalışırdı. cebinden bana verecek bir şeyleri sürekli bulunurdu, bir avuç leblebi, elma, olmadı bir adet gül. dilenciler ve işçiler bana türkü söyletirlerdi sürekli. baharatlı yemekleri vardı, iş bitiminde onu yiyorduk hep beraber. babam kaç kez azarlamıştı beni oraya gitme diye. kimsesiz sıdıka teyze vardı, onu da göremedim. bayram sabahı şeker topladığım evlerin ziline basarak eski bir yüze rastlamak bana zor geldi. yirmi bir sene olmuş. patlayan topu keserek kasket gibi kafasına geçiren küçük çocuk, aynı caddelerden sigara içerek geçiyor. ayaklarımı yere sürüyordum. birkaç kişi bana kötü kötü baktı. tanıdık yüz yok. küfür edildi sanki bana orda. erik ağaçlarını kesmişler. çeşmeyi sökmüşler. kafam sürekli yukarılarda pencerelerde. biri bana seslenecekmiş gibi baktım. perdeler kapalı, insanlar uzak. al dedim oğlum voltanı. senlik bir şey kalmamış buralarda. toprakla çamurla oynadığım mahallede, ortama babasının tayiniyle yeni gelmiş memur çocuğu gibi hissettim. bundan sonra taşındığımız ikinci mahalleye gitmeye yüreğim yetmedi. annemi kaybettiğim yer. ne zaman önünden geçsem ziline basıp annemin açacağını falan düşünürüm hep. kalamadık orada, taşındık ertesi sene. annemi de orada bıraktık gibi geldi. sövüyorum kendime hep. iki katlı bahçeli cennet. yedi katlı cehennemim. bahçesine ölü kuşları gömüp üzerinde dua ettiğim, ağladığım yer. canımı da gömdüm ben oraya. dönüp bakamam tekrar. dünyaya karbon dışında bir şey bırakmayacak kimselere göre fazlaca iddialı şu insanlar. iç içe geçen yollar, kesişmeyen tren yolları, gökdelenler, vapurlar, fiber ağlar, sanal cennetler, organik cehennemler ve tanrıların çoktan unuttuğu enkazlar üzerine kurulu dev bir çöp medeniyet. gözünü açtığın an başına gelecekleri bilirmişçesine ağlar insan. belki son kez kendine ağlayışıdır. o dakikadan sonra hiçbir gözyaşı kendisi için akmayacaktır belli ki. kaybettiği oyuncağına, öğretmenden yediği azara, baba tokadına, ilk derbi yenilgisine, ilk sevgiliye, ilk hayal kırıklığına ağlar. ama kendisi için ağlayamaz. yetmiş seneye yakın ömür yaşayan insanoğlu, belki en fazla iki senesini kendisi için yaşar. üzüntüsünü de başkasına şırınga eder. bunun en büyük örneği de taziye evleridir. taziye evleri, bu dünyanın küçük cehennemcikleridir. insanlar gelir, insanlar gider. yemek kokusu, gözyaşı, umutsuzluk ve huzursuzluk kokar. yüzünü yıkamak aklına bile gelmez insanların. bir sürü yüz görürsün. ağlayan yüzler, endişeli yüzler, üzgün görünen yüzler, nötr yüzler, gururlu yüzler, ölecekmiş gibi bakan yüzler, korkan yüzler, bıkan yüzler, bıkan yüzler. hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. gündüz kalabalığı, gece yerini sessizliğe bırakır. insanlar ağlar, gece olduğunda eve giderler. çünkü vicdan borçlarını ödemişlerdir ve artık sana ihtiyaçları yoktur. yapayalnız kalırsın. ateş düştüğü yeri yakmıştır. elinde pek seçenek yoktur. çünkü uyumak genelde çok zordur. uyandığın zaman hiçbir şeyin değişmeyeceğini görmek, başına gelen kıyameti tekrardan yaşamaya aşağı yukarı denktir. insan yine kendisi için ağlayamaz. ölen annesine, babasına, kardeşine, arkadaşına ağlar. yine kendisi için hiçbir şey yapamamanın verdiği huzursuzlukla kafasını yastığa gömer. kağıttan hayaller yaparak mum ışığıyla perdeye yansıtır. ihtimaller kurar, ihtimaller bozar. ülkeler kurar, kıtalar batırır, gemiler yürütür, gemiler batırır. güneşli güzel günlerin geleceğine inanmak ister. çünkü tanrı öldürürken kullarından özellikle de iyi olanlarını seçer.


insanoğlu çok garip. 2 sene flulaşmış yaşadım hayatı o dönemden sonra. herkes şeffaf gibiydi. annemi hiç görmeyenler gelip “çok iyi kadındı allahın rahmetine nail olsun” gibisinden şeyler söylemişlerdi. hayatta kaldığın sürece bunların hiçbir önemi yoktu. yaşamak için ölmen gerekiyor bu ülkede ben onu anladım. bilmiyorum işte. bu düzeni ben kurmadım, düzenin getirilerini de savuşturma ve reddetme hakkım olsun. buna hakkım olsun bari. evet.

Yanlış Hayat

Hüseyin, Tarlabaşı’nda tabuttan hallice, ufacık, kirli ve rezil bir pansiyon odasında, elinde tuttuğu allahlık altıpatların horozunu çekti, hafifçe irkilmişti, silahın namlusunu şakağına dayadı. Oda yerden tavana kadar yüksekti ama ensizdi, kuzeyden güneye on adım, doğudan batıya beş adım, devasa bir kuş kafesi gibiydi. Tavandan sarkan ahizesiz, tasarruflu ampülün aydınlatıcı beyaz ışığı yerine başka türden bir ampül kullanılsaydı bu intihar girişimi çoktan gerçekleşirdi. Odanın içindeyse eşya namına iki adi plastik sandalye, bir tane süngeri artık işlevini yitirmiş, boyası dökülmüş çelik karyolalı yatak, bir adet televizyon sehpası niyetine kullanılan tahta komodin, komodinin üzerinde üç- dört kanalı ancak çeken bir televizyon, banyo kapısının karşısında duran eski bir vestiyer, elbise dolabı karışımı dolap, bir çelik yemek masası ve masanın hemen karşısına asılmış adi plastik çerçeveli bir tarafı kırık bir ayna var. Ayna, pansiyonun diğer odalarında yok, Hüseyin’den önce kalanlardan birinin Hüseyin’e bıraktığı bir armağan yani Hüseyin için bir şans.
Hüseyin aynanın tam karşısında oturmuş durumdaydı şimdi, şakağında içi dolu ikinci el adi bir silah vardı ve mütemadiyen elleri titriyordu. Görüntüsüne son bir kez baktı, gözlerindeki duyguyu tanımaya çalıştı; korku mu endişe mi yoksa adını bilemediği bir başka duygu mu? Adını koyamadı. Günlerini düşündü, birbirinin kopyası günlerini, geçip giden zamanı düşündü – ne duruyorsun? Çeksene artık tetiği! Yapamadı. “Biraz daha zaman. Bir sigara…” sigara paketi orada duruyordu, içinde altı tane sigara kalmıştı. “En azından şu paketi bitireyim.” Masanın üzerine, odanın her tarafına saçılmış kağıtlara baktı. Bir türlü tamamlayamadığı öyküler, bir türlü yayımlatamadığı öyküler… Her taraf öykülerle doluydu. Bir uzun gece başlıyordu, gün henüz dönmüştü. Günlerden neydi? -Boşversene çek hadi şu tetiği! “Sigaram, önce sigaramı bitireyim.” -Yine vazgeçeceksin. Vazgeçmek niyetinde değildi. Cebinde haftalığı vardı, paketinde elinde yanan sigarayla birlikte altı tane sigarası kalmıştı, sadece bunları da bitirmek istiyordu. Her tarafa dağılmış kağıtlara tekrar baktı. Bir intihar mektubu yazmalı mıydı? Kimi suçlayacaktı, on bir yaşından beridir vasıfsız işçi sıfatıyla çalışmasını mı? Rest çekip, geride bırakıp İstanbul’a geldiği ailesini mi? Yahut “Ölümümden kimse mesul değildir” mi yazacaktı veya “Öldür Allah sevmelere gidek” mi? Nerede okumuştu bu sözü? Belki de kitapları suçlamalıydı. Ona bu yazma ve yaşama hevesini veren kitapları… Sigarasına doymak istiyordu, daha ortaokulda ilk başladığı günlerdeki gibi asılıyordu sigaraya, dumanı ciğerine değil de midesine gönderiyordu. Peki ya çalıştığı yer, patron, cep harçlığını çıkarmak için kendisiyle beraber çalışan öğrenciler ya müşteriler, o kıvırcık saçlı kız mesela. Nasıl da ağlıyordu onu ilk gördüğünde. Cam kenarındaki masada oturmuş, iç çeke çeke ağlıyordu. Peçetesi, Hüseyin’in sümkürdüğü peçeteler gibi dağılıp gitmiyordu, dörde katlıydı, gözyaşına ve sümüğe bulanmıştı ama şekli dağılmıyordu. Bu nasıl mümkün olabiliyordu ki? Aynı peçete Hüseyin’in ellerinde bir sümkürmede kullanılmayacak hale gelirken o kıvırcık saçlı kızın ellerinde formunu koruyabiliyordu. O akşam “Peçete” adında bir şiir yazmaya çalışmıştı, olmadı, kağıdı yırttı attı, sonra kızın titreyen dudaklarını düşündü, sonra dolgun memelerini ve kız hesabı öderken baktığı dar pantolon içerisindeki kalçasını. O akşam her zaman yaptığı işi yaptı, süngerinin içi geçmiş yatağına uzanıp kendini tatmin etti. Yine her zamanki pişmanlık duygusuyla baş başa kaldı. Garip duyguydu şu mastürbasyon sonrası gelen pişmanlık. Oysa kimseye ama hiç kimseye zararı yoktu ki, tanrıya bile inanmıyordu ki hesabını veremeyeceği bir iş yapmış olsun. Sadece kendi kendine bir ihtiyacını gideriyordu ama her zaman, o eylemden hemen sonra o pişmanlık hissini yaşıyordu. Belki de o pişmanlık hissini suçlamalıydı intiharına sebep olarak. Sigarası bitti, yere atıp ayağındaki sarı, plastik tuvalet terliğinin ucuyla iyice basarak izmariti ezdi. Normalde sigarasını hep demir küllüğe söndürürdü, bu defa neden böyle yaptığını anlayamadı.
Silahı orada bırakıp ayağa kalktı, rengi solmuş kot pantolonunu giydi, sonra da işyerinde giydiği siyah beyaz çizgili gömleği. Cüzdanı pantolonun arka cebindeydi. Karnı acıkmıştı, canı bir şeyler içmek istiyordu. Dışarıda akıp giden hayatın nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordu, belki de intihardan vazgeçmek istiyordu. Kapıya yöneldi, kapının hemen yanında duran vestiyerden paltosunu ve ayakkabısını aldı, paltosunu sırtına, ayakkabısını ayağına geçirdi. Kapıyı kilitleyip aşağıya inen merdivenlere yöneldi. Aşağıda resepsiyonda hep beraber televizyon izleyen pansiyon müşterilerine ve pansiyonu işleten adama selam verip, kendini nemli Tarlabaşı sokaklarına attı.
Hüseyin’e Tarlabaşı sokakları hep dumanlıymış gibi gelirdi. Yerden yukarıya doğru yükselen dumanlarla kaplanmış gibiydi burası, geceleri bir korku filmi sahnesi gibiydi. Burada geçen dizilerde ve filmlerde de hep böyle resmedilirdi. Yukarı doğru yavaş yavaş tırmanmaya başladı, korku filmi sahnelerinden, romantik komedi filmi sahnelerine doğru yol almaya başladı. On dakikalık bir yürüyüşten sonra Balo caddesindeydi. Ehli Tat Lokantası’na girdi, senelerdir yemek yediği bu lokantada, her zaman parasından kısarak, canının istediğini değil de hep parasının yettiğini yediğini düşündü. Bu defa canının istediğini yiyecekti, tepsisini aldı, önünde sıralanan yemeklere bakıp ızgara köfte, pilav ve yoğurtlu kızartma sipariş etti. Kasaya doğru ilerlerken tatlıların olduğu bölümden kendine bir de kabak tatlısı aldı. Hesabı ödedikten sonra geniş dükkanın içinde tepsisiyle ayakta dikilip, gözleriyle oturabileceği bir yer taradı. Dükkan alabildiğine kalabalıktı. Kendisi gibi yalnız olan birinin karşısına oturdu, adama afiyet olsun deyip yemeğine başladı. Bunca zamandır ızgara köfte yemediğine pişman olmadı, içi tam pişmemişti, etler kayış gibiydi. Yemeğini ve tatlısını yedikten sonra beklemeden kalktı.
İstiklal Caddesi her haftasonu olduğu gibi kalabalıktı, bütün hafta çalışan insanlar iplerini koparmışçasına Cuma günleri buraya doluşurdu. Hüseyin, kalabalığa bakıp derin bir nefes aldı ve kalabalığın içine daldı. Bir süre ne yapacağını bilemeyerek etrafına bakındı, yüzlerce, binlerce hatta belki milyonlarca insanın suratlarına baktı. Bir umut o kıvırcık saçlı kızı görmeyi düşündü. Kız, Hüseyin’in çalıştığı kafeye ilk gelişinden sonra da sık sık gelmişti, sonrasında hiç ağlamamıştı, peçeteleri hiç ıslatmamıştı. Hüseyin’e karşı hep kibardı ama hiç muhabbet etmemişlerdi, daha çok Hüseyin’in patronuyla konuşuyordu galiba oraya da patron için geliyordu. Hüseyin’in patronu henüz otuzlu yaşlarında, uzun boylu pos bıyıklı bir adamdı. Gelen müşterilerin çoğu onu tanırdı, bir tane edebiyat dergisi editörü de vardı bu sürekli müşteriler arasında, Hüseyin, bir cesaret bir öyküsünü paylaştığında o adam yukarıdan bakan bir edayla öyküyü sert bir dille eleştirmiş, hatta yetmezmiş gibi Hüseyin’e bu işlerle pek ilgilenmemesi gerektiğini söylemişti. Hüseyin, uzun süre o adama öfke duymuş ve ondan nefret etmişti ama şimdi adamın haklı olduğunu düşünüyordu. - Yanlış bir uğraş benimkisi. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.” sözü aklına geldi. Bir süre bunu nerede okuduğunu düşündü. - Ne önemi var? Adam haklı işte yanlış hayat doğru yaşanmaz, madem doğru yaşamayacaksın o silahı şakağından çekmeye hakkın yok! Hüseyin, içindeki o susmak bilmeyen, intihar etmesi gerekliliğini sürekli haykıran öfkeli sesi duymamaya çalışarak, Tünel meydanına doğru yol aldı. Beşir Fuad’ı, Kemal Taştekin’i ve Sergey Yesenin’i düşündü, hiçbirisiyle arasında bir benzerlik kuramadı. Kendi kendine, ağır adımlarla arkasından aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışan insanların yürümelerine engel olurken, kimsenin asla duyamayacağı bir fısıltıyla “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.” diye mırıldandı. Yapı Kredi Yayınları’nın yanından geçerken yüzüne bakan “haftanın yazarı: Vüs’at O. Bener” posterine baktı. “Bu adamı tanıyorum.” diye düşündü, mor renkli suratında dostça bir ifade gördü zaten kitabının adı da Dost’tu. Bir süre durup postere baktı, sonra omuzlarını silkip yoluna devam etti. Biraz sonra Tünel Meydanı’nın yakınlarında bir yerde sokak müzisyenlerini gördü, santur çalan kıvırcık saçlı adamı bir belgeselde izlediğini anımsadı. Tanıdık yüzler görmek biraz olsun neşesini yerine getirmişti. Santurun o büyülü tınılarını içine çekti, santurla ilk defa hangi romanda karşılaştığını hatırladı, Aleksi Zorba’nın çaldığı bu büyülü enstrümanın nasıl bir şey olduğunu o kitabı okuduğu dönemde hep merak etmişti, ilk defa İstanbul’da yine İstiklal Caddesi’nde İran’dan gelen top sakallı bir adamın çaldığını duyunca bir buçuk saat boyunca ayakta dikilip dinlemiş ve o gün işe geç kalmıştı. Hatıralar, ölmeye yakın bir insanın gözlerinin önüne gelmekte ve onu yaşama bağlamaya çalışmakta pek ustadırlar. Sonra işe geç kaldığı için sinirlenen patronunu düşündü, o kibar adamı, müşterileriyle her daim arkadaşça ifadelerle konuşan o adamın geç kalan çalışanına karşı takındığı tavrı hatırladı. “Galiba onlarınki doğru yaşanan doğru bir hayat, ben asla bunu yapmazdım.” diye düşündü. Hatıralardan uyandığında santur susmuştu. Bir süre durup etrafına bakındı, bir aralık sanki o kıvırcık saçlı kızı patronunu öperken gördüğünü sandı. Bunun gerçek mi hayal mi olduğunu anlamadı. Aynı yöne tekrar baktığında gerçek olduğunu gördü, kıvırcık saçlı kız ve bıyıklı patron kolkola, birbirleriyle oynaşarak ve neşe içinde, yeni sevgili olmuşlara özgü bir neşe içerisinde Taksim Meydanı’na doğru gidiyorlardı. Hüseyin de tıpkı bir sansar gibi peşlerine takıldı. Bir süre takip ettikten sonra hızlarına yetişemedi ve onları kalabalığın içinde kaybetti, milyonlarca kıvırcık saçlı kızın ve milyonlarca bıyıklı patronun arasında kaybolup gittiler, Hüseyin, hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu seçemedi. Bir süre daha ne yapacağını bilemeden dolaştı, San Antoine kilisesine girmek istedi, İsa’ya yalvarmak istedi, girişler kapalıydı. Neden sonra, her daim içerdekilerin çok eğlendiklerini düşündüğü bir bara girdi. Oturacak yer yoktu, yanına yaklaşan komiye yer sordu, komi kaç kişi olduklarını sordu, Hüseyin, bir arkadaşım gelecek diye yalan söyledi. Bir süre daha ayakta bekledikten sonra komi gelip ona barın en az ışık alan noktasında bir masayı gösterdi. Hüseyin, itirazsız masaya oturdu ve bir kadeh kırmızı şarap istedi.
Hüseyin şarapla başladığı gecesine cin tonikle devam ederken -hep tadını merak etmişti- burada hep eğlendiğini düşündüğü insanların aslında hiç eğlenmediğini fark etti. Hepsi kendisini eğlenmek için zorlayan lakin yüzlerindeki acı ifadesini bir türlü silemeyen insanlardı, belleri ve el bilekleri kıvrılırken gözlerinde yaş biriken insanlar, hayatlarının muhasebesini oryantal müzik eşliğinde yapan insanlar… Bir yandan da sürekli suratlar gözünün önünden geçip duruyordu; tanıdığı suratlar, patronu, kıvırcık saçlı kız, annesi ve babası, kardeşleri ve yeğenleri, arkadaşları, pansiyonda birlikte yaşadığı insanlar, pansiyonun resepsiyonuna bakan adam, köşedeki tekel bayii, iş arkadaşları, eski öğretmenleri, herkes. Hayal kuruyordu, öldükten sonra ne olacağını düşlüyordu. Hayır, öldükten sonra kendisi için ne olacağını değil biraz önce yüzlerini hatırlamak için kendini zorladığı insanlara ne olacağını düşlüyordu. Nasıl tepki vereceklerini. - Annem mutlaka ağlar, galiba başka da ağlayan olmaz. Sonra birden bütün bunları düşlerken, kötü müzik kulağını doldurmuşken, cin toniği asla sevmeyeceğini anlayıp bira istediğinde, anlamadığı bir şekilde, daha önce başına hiç gelmeyen bir şekilde, tıpkı bir şimşek çakar gibi birkaç hoş dize beynine geldi. Aklından geçen bütün şeyleri, intiharı ve geride kalanları, bir türlü eğlenemeyen insanları ve galiba aşk duyduğu kadının patronunun kollarında olmasını aklından uzaklaştırarak yeni dizeleri aklına davet etti. Bedenini kaplayan heyecan ne kadar tatlı gelmişti. Hemen ceketinin cebindeki adi sarı plastikten mürekkep adi garson kalemini çıkardı ve komiden biraz peçete istedi. Bir heyecanla aklına gelen dizeleri eline döktü, elinden de kalem vasıtasıyla peçetelere. Üç peçete uzunluğunda şiirini tamamladı. -Yoksa intihar etmekten vaz mı geçtin ahmak herif! - Hayır! Bilmiyorum, belki.
Biradan sonra neler içtiğini hatırlayamıyordu, bir şiir yazmış olmanın zaferiyle sünger gibi çekmişti içkileri. Yaşama sevinci dolmamıştı ama en azından sarhoştu, hayal edemeyeceği kadar sarhoştu. Az sonra komiye eliyle hesap işareti yaptı. Kominin getirdiği hesap kağıdına baktı, ödeyemeyeceği miktarda bir hesap gelmişti. Uzun zamandır kavga da etmediğini hatırlayarak hesaba itiraz etti. Kasadaki adamla bir süre bağrışarak tartıştılar, cebinde olan tüm parayı çıkarıp kasaya fırlattı. Kasadaki adam bu harekete iyiden iyiye sinirlenip Hüseyin’in yakasına yapıştı. Hüseyin, karşılık vermedi, hemen elini ceketinin cebine atıp üç adet peçeteye yazdığı hayatının şiirini sıkıca kavradı ve adama okkalı bir küfür etti. Küfürle birlikte burnuna bir kafanın inmesi bir oldu, Hüseyin ellerini kullanamamanın da dezavantıjıyla kendini yerde buldu. Galiba burnu kırlımıştı, akan kanı durduramıyordu, çevredeki insanların, hem endişeli bir ifadeyle hem de “Kim ulan bu Cuma gecemizi mahveden hıyar.” diye bağıran ifadelerini bulanık birer silüet olarak gördü. Midesinin bulandığını hissediyordu, bir türlü yerden doğrulamıyordu, birden ağzına dolan bir tükürük ve midesinden yükselen bir öğürtüyle kustu. Komiler ve garsonlar kasiyeri zaptetmeye çalışırken kavganın etrafında müşterilerden oluşan çemberden iki kişi Hüseyin’i yerden kaldırıp barın dışına bıraktılar, kasadaki adam hala bağıra bağıra küfretmeye devam ediyordu. Hüseyin’i dışarıya çıkaran adamlardan bir tanesi cebinden bir kağıt peçete çıkarıp Hüseyin’in burnundan akan kana tampon yaptı ve “Birader çabuk uzaklaş buradan.” diye telkinde bulundu. Hüseyin boğuk bir sesle “Sağol kardeş.” deyip uzaklaştı. Attığı adımı nereye attığını tam olarak bilemeden tamamen içgüdüleriyle pansiyona doğru yol aldı. İstiklal Caddesi’nin uğultusu her adımda biraz daha azalıyordu. Tarlabaşı’nın dumanlı yollarına adımını attığında sanki sarhoşluğu biraz daha geçmişti, peçetelere yazdığı şiirini terli elleriyle sıkıca kavramıştı.
Hüseyin, soğuk klozet taşına uzun uzun ve gürültülü öğürtülerle ağzında sadece safra tadı kalana kadar kusmuş, sonra da tuvaletin soğuk fayansında sızıp kalmıştı. Uyandığında burnundaki ağrıyı iyice hissetti, tüm bedeninde sancılı bir sızlama hissediyordu. Başı zonklayıp duruyordu. Doğrulup bir süre soğuk fayansta oturdu, bağırsaklarının iyiden iyiye hareketlendiğini hissediyordu, midesi açlıktan ağrıyordu. Ayağa kalktı, ayakta zor duruyordu. Pantolonunu ve donunu indirip soğuk klozete oturdu, bağırsaklarından süzülen ishali hissediyor ve ağzına yeniden tükürük dolduğunu fark ediyordu. Tuvaletteki işlerini bitirdikten sonra toparlandı, yüzünü iyice yıkayıp, odasına doğru yol aldı. Eklem yerlerindeki sızlama gitgide artıyordu, başındaki ve midesindeki ağrı geçmek bilmiyordu. Neden sonra adi garson kalemiyle yazdığı şiiri hatırladı ceketinin ceplerini kontrol etti, peçeteler hala yerinde duruyordu lakin elinin terinden dolayı peçeteler yine formunu kaybetmiş ve dağılmış, şiir kaybolup gitmişti. Hayal kırıklığı ve bedensel acı ve hepsinden daha çok ruhsal bir bulantı içinde kendini plastik sandalyeye attı. Silah olduğu yerde duruyordu, ayna olduğu yerdeydi, yeniden başladığı yere dönmüştü. Aynadaki görüntüsüne uzun uzun baktı. Yerde her tarafa dağılmış olan kağıtlardan bir tanesini alıp önüne koydu, ceketinin cebinden de kalemi çıkardı, dağılmış peçetenin içinde duran şiir de orada duruyordu. Bir süre kaleme, silaha ve kağıda baktı, bir seçim yapması gerekiyordu. Kalemi seçti, bir süre boş kağıda ne yazacağını düşündü, dün geceki şimşeğin yeniden çakmasını bekledi. Şimşek çakmadı ama kalem tutan eli kağıda uzandı ve adi plastik kalem ilk cümleyi yazdı : “Hüseyin, Tarlabaşı’nda tabuttan hallice, ufacık, kirli ve rezil bir pansiyon odasında, elinde tuttuğu allahlık altıpatların horozunu çekti, hafifçe irkilmişti, silahın namlusunu şakağına dayadı.”

4 Ekim 2014 Cumartesi

girizgah



ait olamamışlığın, kaybolmuşluğun, tekinsiz, ıssız, derbeder, kaybeden adamlığın prim yaptığı şu köhne gezegende bir avuç düz adam olarak seni, beni, bizi anlatmaya çalışıyoruz.

aslında pek öyle de denemez. hepimiz normal insanlarız. mahallede gazoz kapağı toplayan, misket oyununda en irisini uğurlu gaflik seçen, ilkokul harçlığını yarım simit yarım halka tatlı ile değerlendiren, iktisadi bilgisini yaz tatillerinde sağda solda çıraklık yapmaya çalışarak kazanmış kimseleriz. herhangi bir iddiamız yok. bir şeylere yeni soluklar getirmeye çalışmıyoruz. kulvarımızda ikinciyi geçerek yine ikinci olmaya çalışan meczuplarız. okulda hocaların gözüne batmadık. sınavlarda yanlış yerlere çalışarak ortalama bir geçer not aldık. üniversite hayatımızda ne idealist olabildik, ne de çeşitli derneklere takılarak illegaliteyi kovalayabildik. cafcaflı rakı edebiyatımız yok. çarşaf çarşaf yaşanmışlıklarımız da.

yazım çizim işinde aynı kafa topuna çıkan, ender gelişen osasuna atakları minvalinde heveslerimizle bir şeyler karalamaya çalışan, arkadaşların buyurgan halı saha davetlerini “abi ayakkap bulun oynayayım” darbeleriyle savuşturan insanlarız sadece. ne geleceğe yönelik net bir beklentimiz var, ne de her şeyimizi kaybetmeye çalışacak cesaretimiz.

köyle kent arasına sıkışmış kalmış, memur ruhlu, limon kolonyası kokulu, ayağını yorganına göre uzatmaya çalışırken mabadı açıkta bırakmış, içindeki çocuğu kömürlüğe kapatarak işine gücüne bakan birtakım kimseleriz.

siz tek, biz hepimiz. sürç-ü insanın eşiklerinde dolanmadan yürümeye çalışıyoruz.

hepsi bu.


2 Ekim 2014 Perşembe

terli sigara paketleri

çoğu insan sıradan olmayı kabullenemez. en az bir kişi için özel olmak zorundadır çünkü. bu yüzden sıradan olmak kötü bir şeymiş gibi davranır herkes. herhangi konuda bir heyecanın olmayışı çağın vebası gibidir. genelde insanların köşe bucak kaçtığı duygular bende ikamet eder. yakama yapışıp beni bırakmayan bu duygulardan biri de belirsizliktir. çünkü iki dakika sonrasını düşünmekten o anı yaşayamamanın verdiği mazoşizm, ertesi gün ciğerlerimi oksijenle doldurup yaşamımı sürdürebilmem için yeterlidir. 
hayatımın büyük bir kısmını, öğle vakti uyanıp saatin kaç olduğunu kestirememe belirsizliği tadında yaşadım. zaman akıyordu ama içinde değildim. on dakika geç kalıyordum. sürekli dakikaların otobüslerinin arkasından bakıyordum. köpek gibi izini sürüyordum. arkasından koşuyordum, formasından tutuyordum. bir şekilde içinde bulunduğum çağın gereklerini yaşamam gerekiyordu çünkü. aynı belirsizliği üniversite birinci sınıfta yaşadım.
yarı feodal bir ailede evin tek erkek çocuğu olarak büyüdüm. annemi kaybettiğim sene kalemi kitabı bırakmış, evin kenarında bir biblo gibi yaşıyorken, birden sınavda ortalama bir puan alıp, ortalama bir üniversitenin ortalama bir bölümüne yerleştim. durumu hemen benimsedim. ortalama bir insan olduğum için üzerime tam oturan bir elbise gibiydi bu durum. o yaşıma kadar şehir dışına çıkmamış olduğum için prosedürü bilmiyordum. taşralı zihniyetimle ve babamın ısrarlarıyla, takım elbiseyle gittim kayıt günü. otobüste tavşan gibi tek gözle uyudum ve bütün molalarda inip sürekli telaşla etrafa bakan deliler gibi hızlı hızlı sigara içtim. sık sık otogarlara giderim ben, bu da üniversite birinci sınıftan kalan bir alışkanlıktır benim için. insanlar gelir, gider, duygulanır, sevinir, ağlar, üzülür, halay çeker, milliyetçi ve militarist duygularını davulla zurnayla ifade eder, uyuklar. yazar için bilmem de bir “yazan”ın ihtiyacı olan şeylerden biridir otogarlar. yalnız toplumun içindeki asıl irin, şehirlerarası otobüs terminallerinin tuvaletlerinde  daha rahat gözlemlenebilir. bunun için tuvaletlerin duvarlarını ve kapılarını okumanız yeterlidir, toplumun insan sevgisi hakkında bilgi edinmeniz için yegane yerdir burası. 
otogardan inip kampüse vardığımda, eylül sıcağının altında ve takım elbisenin içinde terden sırılsıklam olmuştum. tıpkı o şehre yeni atanmış bir memur gibiydim, kampüsün içinde takım elbisemle oradan oraya seğirtiyordum. çok farklı insanlar, çok farklı elbiselerin içinde benim hiç duymadığım ve yine bana çok farklı gelen konularda konuşarak, çok farklı tonlarda kahkahalar atıyorlardı. burada minimum dört sene geçireceğim düşüncesi bende artçı bir huzursuzluk yarattı. yine çağımın adamı olamamıştım, zamanı yakalayayım derken 60 yaşındaki memurlar gibi geziyordum ortalıkta. yanlışlıkla oraya düşmüş bir emekli gibiydim resmen.
hilal’i ilk defa orada gördüm. aramızda bariz 5 yaş fark vardı, ses tonundan anlayabilirdiniz bunu. benden büyüktü anlayacağınız. güneşin altında ayakta durarak sıra bekleyen biz gerizekalıların aksine, üniversitelerin broşürlerdeki sembolü çimlerde oturuyordu. ben ne kadar oraya ait değilsem, o da tam tersine dibine kadar oraya aitti. kaç puan almış olursa olsun üniversiteli olmayı hakediyordu. sinirli sinirli sigara içiyordu, yanındaki arkadaşlarıyla muhabbet ediyordu. o şekilde öğrendim adını da. önüme bakmaya çalışsam da gözlerimi alamıyordum. güzel değildi ama oturduğu yerden beni kendine bağlamayı başardı. birkaç kez bakışlarımı yakaladı, hırsızlık yaparken yakalanmış çocuklar gibi başımı öne eğdim her seferinde. sıra biraz ilerledikten sonra ayağa kalktı, önüme geçti. nefesimi tutuyordum. takım elbisenin içinde küçülüp yok olmayı, kaybolmayı diliyordum. ellerimi nereye koyacağımı şaşırmıştım. hemen bir sigara çıkarıp yaktım, ellerim titriyordu resmen. ayaklarım zaten özerkliğini ilan etmişti, bana ait değillermişçesine ikide bir gevşiyorlardı. saçları uzundu, hepsini bir araya toplayıp omzunun diğer yanından göğsüne doğru salmıştı. lamı cimi yoktu, aşık olmuştum. üstelik belki 10 sene sonra giyeceğim kıyafetlerin içinde aşık olmuştum. ensesindeki sarı ayva tüylerini izliyordum. ben ölürsem beni buraya gömsünler diye düşünüyordum, o ayva tüylerinin arasına. dakikalar salyangoz gibi ilerledi, sonunda sıra ona geldi. yapıştırıcı yardımıyla fotoğrafı zarfa yapıştırmamız gerekiyordu, işinin bitmesini bekledim. sıra bana gelince bir tüp yapıştırıcıyı olduğu gibi fotoğrafa boca ettim. yirmi sekiz yaşındaki kıyafetlerimle on dokuz yaşındaki fotoğrafımı berbat etmiştim. hilal gülümsedi, “yardım edeyim mi” dercesine baktı. kafamı salladım. el birliğiyle kaydı tamamlamayı başardık. hilal’e teşekkür ettim, “bir sigaranı alırım o halde” dedi. tanrım, ne kadar da rahattı. doğa ana gibiydi sanki, “arkadaşlarımın yanına gidiyorum, sen de gel istersen” dedi. “ben hilal bu arada” diye ekledi. gözümü karartıp peşine takıldım. kravatımı boynumdan çıkarınca bir rahatlama gelmişti bana. değişik insanlardı arkadaşları. dünyanın en bilge insanları kendileriymiş gibi davranıyorlardı. her şey ama her şey kendileri içindi. güneşin batması, yıldızların gözükmesi, evrenin bütün düzeni yalnız kendileri içindi. kendilerinden sıkılmak da, kendilerini özlemek de ancak kendileri karar verirse gerçekleşiyordu. acayip sıkılgandım, bir kültablası bir masada ne kadar önemliyse o kadar önemliydim o sıra. izin isteyip dışarı çıktım. bir sigara yaktım. sigara bitmişti ama içeri girmek istemiyordum. nasıl müsaade isteyip otogara dönerim diye düşünüyordum. hilal geldi yanıma. havadan sudan konuştuk biraz. içeri gitmeyelim, hep burada oturalım havadan sudan konuşalım istiyordum. “yürüyelim mi biraz” teklifini sundum. ceketi de çıkarmak istiyordum ama lise öğrencisi gibi elimde taşımak istemiyordum siktiğimin ceketini. yürüyorduk, anlatıyordu, dinliyordum. hiç susmasın istiyordum. boş sigara paketini elimde sıkıyordum. o konuşurken birden elini tuttum. ses çıkarmadı ama konuşması bir saniyeliğine duraksadı. “o elindeki sigara paketini atsana” dedi. paketi atmaya giderken yarı yolda durup “peki döndüğümde elini tutmaya devam edebilir miyim?” dedim. gülümseyerek “tabi ki” dedi. çöp kutusuna yirmi adım kala gerilerek boş paketi basket atarcasına çöpe salladım. üç sayılık atışım isabetliydi. güneş batmak üzereydi. sıradan bir insandım, kravatımı çıkarmıştım ve en az bir kişi için bir günlüğüne de olsa özeldim. o gün ilk defa gülümsedim ve hilal’in elini tutarak yürümeye devam ettim.