eve
kendimi zor attım bugün. ipsiz zağar gibi sokaklarda dolaştığım bir günün daha
çetelesini çektim beynime. ayaklarıma hükmetmeye çalışırken birden bire kendimi
dünyaya gözlerimi açtığım, oksijenin ciğerlerimi ilk kez yaktığı mahallede
buldum. geçmiş her zaman kötü şeyler getirmez ki beraberinde. sanki o
sokaklarda hiç koşmamışım, evlerin balkonlarının altında sigara izmaritlerini
toplayıp içmemişim, ölü hayvanların kokusunu içime çekmemişim gibi davrandım.
çocukluğumun geçtiği mahalle. devletin devşirme vatandaşlarını, dilencilerini,
kimsesizlerini bıraktığı gayrımeşru bir varoş mahallesi. isteksiz sikişin
mahsulü gibi. elma şekeri aldığım bakkal kapanmış. yerine genişçe bir emlak
ofisi açılmış. içinde göbekli kel bir adam telefonla konuşuyordu gülerek.
muhtemelen metresiyle konuşuyordur. öyle ya, evde karısına yalan söylüyordur.
metresi de kendisine yalan söylüyordur. banknotları yorgan misali üstüne
çekerek altında yaşanan iktisadi aşklar. dişlerimin arasından tükürerek bir
sigara yaktım. annemin terliklerini giyerek arşınladığım ve ekmek almaya
gittiğim sokaklar birdenbire küçücük geldi gözüme. kutu kutu binalar. eski
ermeni evleri. bahçeleri genişçe olur. hava izin verdiği müddetçe bahçede yaşar
bu üvey millet. marangozlar sokağından kiliseye kadar yürüdüm. evler falan
değişmemiş hiç. sadece dışarıya biraz sıva, boya badana. yaşı geçkin orospular
gibi göründüler gözüme, günü kurtarmak için apışını ıslatan, makyajlı, boyalı..
kilise de tadilattaydı. eski papaz suphi kalp krizinden ölmüş dediler. aynı
zamanda elektrik ustasıydı suphi abi. kaçak elektrik işinden falan da anlardı.
mahallenin dilencisi aydın abi’yi de göremedim. iki ayağı da dipten kesikti,
sürünerek inşaatlarda çalışırdı. cebinden bana verecek bir şeyleri sürekli
bulunurdu, bir avuç leblebi, elma, olmadı bir adet gül. dilenciler ve işçiler
bana türkü söyletirlerdi sürekli. baharatlı yemekleri vardı, iş bitiminde onu
yiyorduk hep beraber. babam kaç kez azarlamıştı beni oraya gitme diye. kimsesiz
sıdıka teyze vardı, onu da göremedim. bayram sabahı şeker topladığım evlerin
ziline basarak eski bir yüze rastlamak bana zor geldi. yirmi bir sene olmuş.
patlayan topu keserek kasket gibi kafasına geçiren küçük çocuk, aynı
caddelerden sigara içerek geçiyor. ayaklarımı yere sürüyordum. birkaç kişi bana
kötü kötü baktı. tanıdık yüz yok. küfür edildi sanki bana orda. erik ağaçlarını
kesmişler. çeşmeyi sökmüşler. kafam sürekli yukarılarda pencerelerde. biri bana
seslenecekmiş gibi baktım. perdeler kapalı, insanlar uzak. al dedim oğlum
voltanı. senlik bir şey kalmamış buralarda. toprakla çamurla oynadığım
mahallede, ortama babasının tayiniyle yeni gelmiş memur çocuğu gibi
hissettim.
bundan sonra taşındığımız ikinci mahalleye gitmeye yüreğim yetmedi. annemi kaybettiğim yer. ne zaman
önünden geçsem ziline basıp annemin açacağını falan düşünürüm hep. kalamadık
orada, taşındık ertesi sene. annemi de orada bıraktık gibi geldi. sövüyorum
kendime hep. iki katlı bahçeli cennet. yedi katlı cehennemim. bahçesine ölü
kuşları gömüp üzerinde dua ettiğim, ağladığım yer. canımı da gömdüm ben oraya.
dönüp bakamam tekrar. dünyaya karbon dışında bir şey bırakmayacak kimselere göre
fazlaca iddialı şu insanlar. iç içe geçen yollar, kesişmeyen tren yolları,
gökdelenler, vapurlar, fiber ağlar, sanal cennetler, organik cehennemler ve
tanrıların çoktan unuttuğu enkazlar üzerine kurulu dev bir çöp medeniyet.
gözünü açtığın an başına gelecekleri bilirmişçesine ağlar insan. belki son kez
kendine ağlayışıdır. o dakikadan sonra hiçbir gözyaşı kendisi için akmayacaktır
belli ki. kaybettiği oyuncağına, öğretmenden yediği azara, baba tokadına, ilk
derbi yenilgisine, ilk sevgiliye, ilk hayal kırıklığına ağlar. ama kendisi için
ağlayamaz. yetmiş seneye yakın ömür yaşayan insanoğlu, belki en fazla iki
senesini kendisi için yaşar. üzüntüsünü de başkasına şırınga eder. bunun en
büyük örneği de taziye evleridir. taziye evleri, bu dünyanın küçük cehennemcikleridir. insanlar
gelir, insanlar gider. yemek kokusu, gözyaşı, umutsuzluk ve huzursuzluk kokar.
yüzünü yıkamak aklına bile gelmez insanların. bir sürü yüz görürsün. ağlayan
yüzler, endişeli yüzler, üzgün görünen yüzler, nötr yüzler, gururlu yüzler,
ölecekmiş gibi bakan yüzler, korkan yüzler, bıkan yüzler, bıkan yüzler. hiçbir
şey artık eskisi gibi olmayacaktır. gündüz kalabalığı, gece yerini sessizliğe
bırakır. insanlar ağlar, gece olduğunda eve giderler. çünkü vicdan borçlarını
ödemişlerdir ve artık sana ihtiyaçları yoktur. yapayalnız kalırsın. ateş
düştüğü yeri yakmıştır. elinde pek seçenek yoktur. çünkü uyumak genelde çok
zordur. uyandığın zaman hiçbir şeyin değişmeyeceğini görmek, başına gelen
kıyameti tekrardan yaşamaya aşağı yukarı denktir. insan yine kendisi için
ağlayamaz. ölen annesine, babasına, kardeşine, arkadaşına ağlar. yine kendisi
için hiçbir şey yapamamanın verdiği huzursuzlukla kafasını yastığa gömer.
kağıttan hayaller yaparak mum ışığıyla perdeye yansıtır. ihtimaller kurar,
ihtimaller bozar. ülkeler kurar, kıtalar batırır, gemiler yürütür, gemiler
batırır. güneşli güzel günlerin geleceğine inanmak ister. çünkü tanrı
öldürürken kullarından özellikle de iyi olanlarını seçer.
insanoğlu çok garip. 2 sene
flulaşmış yaşadım hayatı o dönemden sonra. herkes şeffaf gibiydi. annemi hiç
görmeyenler gelip “çok iyi kadındı allahın rahmetine nail olsun” gibisinden
şeyler söylemişlerdi. hayatta kaldığın sürece bunların hiçbir önemi yoktu.
yaşamak için ölmen gerekiyor bu ülkede ben onu anladım. bilmiyorum işte. bu
düzeni ben kurmadım, düzenin getirilerini de savuşturma ve reddetme hakkım
olsun. buna hakkım olsun bari. evet.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder