25 Ekim 2014 Cumartesi

kırmızı başlıklı düşler - pamuk prensesli fantaziler

eve kendimi zor attım bugün. ipsiz zağar gibi sokaklarda dolaştığım bir günün daha çetelesini çektim beynime. ayaklarıma hükmetmeye çalışırken birden bire kendimi dünyaya gözlerimi açtığım, oksijenin ciğerlerimi ilk kez yaktığı mahallede buldum. geçmiş her zaman kötü şeyler getirmez ki beraberinde. sanki o sokaklarda hiç koşmamışım, evlerin balkonlarının altında sigara izmaritlerini toplayıp içmemişim, ölü hayvanların kokusunu içime çekmemişim gibi davrandım. çocukluğumun geçtiği mahalle. devletin devşirme vatandaşlarını, dilencilerini, kimsesizlerini bıraktığı gayrımeşru bir varoş mahallesi. isteksiz sikişin mahsulü gibi. elma şekeri aldığım bakkal kapanmış. yerine genişçe bir emlak ofisi açılmış. içinde göbekli kel bir adam telefonla konuşuyordu gülerek. muhtemelen metresiyle konuşuyordur. öyle ya, evde karısına yalan söylüyordur. metresi de kendisine yalan söylüyordur. banknotları yorgan misali üstüne çekerek altında yaşanan iktisadi aşklar. dişlerimin arasından tükürerek bir sigara yaktım. annemin terliklerini giyerek arşınladığım ve ekmek almaya gittiğim sokaklar birdenbire küçücük geldi gözüme. kutu kutu binalar. eski ermeni evleri. bahçeleri genişçe olur. hava izin verdiği müddetçe bahçede yaşar bu üvey millet. marangozlar sokağından kiliseye kadar yürüdüm. evler falan değişmemiş hiç. sadece dışarıya biraz sıva, boya badana. yaşı geçkin orospular gibi göründüler gözüme, günü kurtarmak için apışını ıslatan, makyajlı, boyalı.. kilise de tadilattaydı. eski papaz suphi kalp krizinden ölmüş dediler. aynı zamanda elektrik ustasıydı suphi abi. kaçak elektrik işinden falan da anlardı. mahallenin dilencisi aydın abi’yi de göremedim. iki ayağı da dipten kesikti, sürünerek inşaatlarda çalışırdı. cebinden bana verecek bir şeyleri sürekli bulunurdu, bir avuç leblebi, elma, olmadı bir adet gül. dilenciler ve işçiler bana türkü söyletirlerdi sürekli. baharatlı yemekleri vardı, iş bitiminde onu yiyorduk hep beraber. babam kaç kez azarlamıştı beni oraya gitme diye. kimsesiz sıdıka teyze vardı, onu da göremedim. bayram sabahı şeker topladığım evlerin ziline basarak eski bir yüze rastlamak bana zor geldi. yirmi bir sene olmuş. patlayan topu keserek kasket gibi kafasına geçiren küçük çocuk, aynı caddelerden sigara içerek geçiyor. ayaklarımı yere sürüyordum. birkaç kişi bana kötü kötü baktı. tanıdık yüz yok. küfür edildi sanki bana orda. erik ağaçlarını kesmişler. çeşmeyi sökmüşler. kafam sürekli yukarılarda pencerelerde. biri bana seslenecekmiş gibi baktım. perdeler kapalı, insanlar uzak. al dedim oğlum voltanı. senlik bir şey kalmamış buralarda. toprakla çamurla oynadığım mahallede, ortama babasının tayiniyle yeni gelmiş memur çocuğu gibi hissettim. bundan sonra taşındığımız ikinci mahalleye gitmeye yüreğim yetmedi. annemi kaybettiğim yer. ne zaman önünden geçsem ziline basıp annemin açacağını falan düşünürüm hep. kalamadık orada, taşındık ertesi sene. annemi de orada bıraktık gibi geldi. sövüyorum kendime hep. iki katlı bahçeli cennet. yedi katlı cehennemim. bahçesine ölü kuşları gömüp üzerinde dua ettiğim, ağladığım yer. canımı da gömdüm ben oraya. dönüp bakamam tekrar. dünyaya karbon dışında bir şey bırakmayacak kimselere göre fazlaca iddialı şu insanlar. iç içe geçen yollar, kesişmeyen tren yolları, gökdelenler, vapurlar, fiber ağlar, sanal cennetler, organik cehennemler ve tanrıların çoktan unuttuğu enkazlar üzerine kurulu dev bir çöp medeniyet. gözünü açtığın an başına gelecekleri bilirmişçesine ağlar insan. belki son kez kendine ağlayışıdır. o dakikadan sonra hiçbir gözyaşı kendisi için akmayacaktır belli ki. kaybettiği oyuncağına, öğretmenden yediği azara, baba tokadına, ilk derbi yenilgisine, ilk sevgiliye, ilk hayal kırıklığına ağlar. ama kendisi için ağlayamaz. yetmiş seneye yakın ömür yaşayan insanoğlu, belki en fazla iki senesini kendisi için yaşar. üzüntüsünü de başkasına şırınga eder. bunun en büyük örneği de taziye evleridir. taziye evleri, bu dünyanın küçük cehennemcikleridir. insanlar gelir, insanlar gider. yemek kokusu, gözyaşı, umutsuzluk ve huzursuzluk kokar. yüzünü yıkamak aklına bile gelmez insanların. bir sürü yüz görürsün. ağlayan yüzler, endişeli yüzler, üzgün görünen yüzler, nötr yüzler, gururlu yüzler, ölecekmiş gibi bakan yüzler, korkan yüzler, bıkan yüzler, bıkan yüzler. hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. gündüz kalabalığı, gece yerini sessizliğe bırakır. insanlar ağlar, gece olduğunda eve giderler. çünkü vicdan borçlarını ödemişlerdir ve artık sana ihtiyaçları yoktur. yapayalnız kalırsın. ateş düştüğü yeri yakmıştır. elinde pek seçenek yoktur. çünkü uyumak genelde çok zordur. uyandığın zaman hiçbir şeyin değişmeyeceğini görmek, başına gelen kıyameti tekrardan yaşamaya aşağı yukarı denktir. insan yine kendisi için ağlayamaz. ölen annesine, babasına, kardeşine, arkadaşına ağlar. yine kendisi için hiçbir şey yapamamanın verdiği huzursuzlukla kafasını yastığa gömer. kağıttan hayaller yaparak mum ışığıyla perdeye yansıtır. ihtimaller kurar, ihtimaller bozar. ülkeler kurar, kıtalar batırır, gemiler yürütür, gemiler batırır. güneşli güzel günlerin geleceğine inanmak ister. çünkü tanrı öldürürken kullarından özellikle de iyi olanlarını seçer.


insanoğlu çok garip. 2 sene flulaşmış yaşadım hayatı o dönemden sonra. herkes şeffaf gibiydi. annemi hiç görmeyenler gelip “çok iyi kadındı allahın rahmetine nail olsun” gibisinden şeyler söylemişlerdi. hayatta kaldığın sürece bunların hiçbir önemi yoktu. yaşamak için ölmen gerekiyor bu ülkede ben onu anladım. bilmiyorum işte. bu düzeni ben kurmadım, düzenin getirilerini de savuşturma ve reddetme hakkım olsun. buna hakkım olsun bari. evet.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder