Çitin etrafından dolaşmayı düşünürken aniden bülbüller düştü aklıma. Sağıma, soluma, solumdan ardıma baktım. Kapkara, daima ıslak bir toprak şu ayak bastığım. Meyve ağaçlarıyla aramda dikenli kuru bir çit kaldı.
Meyve ağaçlarına geçemiyorum, çitten geçemiyorum. Yokuş aşağı devam ediyor çit, bir geçit arayarak, yerdeki kuru yaprakları, dalları kara, kapkara, çürümüş, ağır kokan, verimli ve solucanlı toprağa göme göme yürüyorum. Ayaklarım çıplaktır. Çitin kenarından çalılara çarpmamak için çabuk çabuk çitte bir açıklık arıyorum.
Meyve ağaçlarının görünüşüne baktım, yapraklarına. “Meyveler daha olmamış.” dedim kendime. Utanıp yere düşmüştü bazıları. Arada çit yoktu, gördüm. Meyveler olmamış henüz; düşmüşler, çürümüşler, kurtlanmışlar. Kuşlar tarafından yenilmiş, çekirdekleri ta ötelere götürülmüş, benim hiç merak etmeden bilmediğim yerlere. Yazık, yavru kuşun anası da yerlere düşmüş, göz çukurları boş. Belki köpeğin dişleri ve gevşek çenesi arasından ufacık başı sarkmış sallanmıştır önce, yere sonra düşmüştür. Köpeği kovalayıp şimdi kuşu öpüyorum aklımda. Onu apartmanın arkasındaki yarı bataklık, killi, rutubet kokan, yapış yapış, yosunlu bir toprağa gömeceğim. Onu; gömdükten üç gece sonra çıkardığım o civcivin yerine gömeceğim. Hani o civciv? Götü bokuyla tıkanmıştı da ölmüştü. O civciv.
Meyve ağaçlarını birine benzettim. Patlıcan gibi bir erik veriyordu. Bu erik ağacının bulunduğu bahçe bir zamanlar toprakmış, sonra babam kocaman bir demir kapı yaptırınca toprağın üzerine beton dökmüş. Toprak, betonun altında kalmış. Bu ağaç meğer betondan fışkırırmış. Çimentonun içine kuşlar çekirdekler bırakmış da yıllar sonra orada bir erik ağacı doğmuş.
“Çitin ötesine geçmeyi çok istiyorum. Hipodromdan önce, dizlerimi kırıp ayaklarımı kaldıra kaldıra üzerinden atladığım, birbirine çarpınca korkunç şarkılar söyleyen makas telleri vardı tren yolu üzerinde. Babam o tren yollarını kendisi döşemişti. Belki de bu yüzden.”
Meyve ağaçlarının çürüdüğünü gördüm
Köpekler havlıyordu
Rüzgar bitkilerden ürkmüş de
Kaçıp pencereme geliyordu
Bir keresinde, dağdaki dut ağacında kimi şeyler vardı. Saçma sapan bir çocukluk meyve vermişti. Yağmur yağdığını da hatırlıyorum, akan suların önünde çamurdan setlerle havuzlar kurduğumu da. Dut yapraklarıyla, dallarıyla ipek bir perdeydi. Sonra bir keresinde de galiba domateslere çarpmıştım.
Uzun saçlı olduğu sanılan bir kız anlatılırdı mahallede. Erik, yeşil erik. Gözleri erik yeşili kız, öyle garip! Bu kız beni severdi ve inan ki ağabeylerinden habersiz, sırf beni görmek için çıkardı sokağa. Güneşin altında beyaz elbiseler giyip düz yolda yürürken düşer dizlerini kanatırdı. Ben de o zamanlar çocuğum tabii, onu görünce hemen bisiklete binerdim, bisikletten düşerdim. Komşu çocuğunun bisikletinden düşerdim.
Meyve ağaçlarını tanımasam bana mimikleriyle oyun oynamazlardı. Yani şeftaliler armut taklidi yapmazdı. Yine ulu bir dut gölgesine kurulu bir hamakta, teyze çocuklarına el hareketleri çekiyordum. Onlar benden büyüktüler ama kafaları almıyordu. Şikayet etmeyi ve ispiyonlamayı gururla seviyorlardı. Gururla beni anneme şikayet ediyorlardı. Kafaları kimi şeyleri almıyordu. Büyüyüp adam olmanın bu kişiler için sarmaşık bir anlamı bulunuyordu. Bunları aklım almıyordu.
Çitin etrafında tam bir tur döndükten sonra ayak izlerimi tanıyıp sevindim. Kendimi kucakladım. Çok eski bir şehirde bir arkadaşımın arkasından omzuna dokundum. Bir ırmağın kenarındaki söğütleri hatırladım. O ırmağın nasıl doğduğunu gördüm, sevindim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder