günlerim sürekli aynı tempoda geçiyordu. ikinci sınıf televizyon kanallarında yayınlanan, bir süre evvel başka bir kanal için çekilmiş, fakat izleyicisi olmadığı için yayından kaldırılmış ve çoktan unutulmuş dizilerin senaryosu gibiydi. bir işim yoktu, bir amacım yoktu, bir adım yoktu, ulaşmam gereken bir nokta yoktu. elimi nereye koysam eğreti duruyordu. ne zaman ceza sahasına doğru hareketlensem hayat formamdan çekiyordu. ne zaman makul adam olmaya çalışsam, bilmediğim evlerde, sperm kokan yataklarda masumiyetim defalarca sikiliyordu. kafasını yastığa koyunca bir buçuk saat vicdan muhasebesi yapan, hayatı boyunca bulunduğu her yerde eğreti duran, hiçbir yere ait olamamış, aitlik hissedememiş bir adamdım. hayatım boyunca bir yere tutunamamıştım, sofraya niyetine yere serilen gazeteden farksızdım, ne dökülen suyun halıya geçmesini engelleyebiliyordum, ne de gündeme dair haberleri verebiliyordum.
kalkıp televizyonu açtım. takım elbiseli vampirler vardı. bir şeylerin yanlış gittiğini söylüyorlardı. eskiden hayatın daha iyi olduğuna inanıyorlardı. kendi pencerelerinden dünyaya bakıyor, neyin iyi neyin kötü olduğunu onlar belirliyorlardı. hangi mekana nasıl gidilir, hangi şarap nerede tadılır, hangi semtin esnaf lokantası meşhurdur, yine en iyisini onlar biliyorlardı. çalışmayan kumandayı dizime vura vura, kumandaya söve söve kanal değiştiriyordum. dişime göre bir şey yoktu, küçükken televizyonu öldürmüştüm, ucuz amerikan sit-com’ları bile neşemi yerine getirmeye yetmedi.
bir sigara yakıp camdan dışarıyı seyretmeye koyuldum bir süre. o gereksiz duygu her bir tarafımı kemirmeye başlamışken üstelik. ismini koymaya bile üşeniyordum o rahatsız hissin. olur olmadık zamanlarda migren gibi yapışıyordu, kafamı yiyip bitiriyordu, köpek gibi kıvrandırıyordu, “ee, abi sonra naapacaksın” felsefesine ne kadar da çok benziyordu.. ilişkilerimi yıpratan, sigarayı yakıp iki fırt çektikten sonra fiskemle sokağın öbür ucuna gönderen de, her boku zehir zıkkım eden de, her türlü hevesimi baltalayan da yine o his değil miydi? ordaydı işte, her saniye arkamdan bakıp bana gülüyordu. en mutlu anlarımda bile tekmeyi koyuyordu ağzımın orta yerine.
bir gün daha geçiyordu, dizi yayından kaldırılmış, eski yapımcısı bir diğer boktan işin peşinden koşan, yaz mevsimi akşamüstlerinin prime time öncesi doldurgacı dizinin bir bölümü daha bitmişti. mevsim yazdı, daha çok sıcak, daha çok kaygı, ve turuncu rengin her türlü tonunun hakim olduğu, ter lekeli sarı atletlerin mevsimi. kafamı yastığa gömdüm. bir buçuk saatlik boktan özet yine geçecekti gözlerimin önünden. battaniyeyi üzerime çektim. ışık açıktı çünkü. kalkıp söndürmeye ne mecalim vardı, ne de karanlıkta uyuyabilecek kadar büyüyebilmiştim çünkü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder