12 Temmuz 2015 Pazar

Editörden

Merhaba okur,

Yatay ve dikey genişliyorsak, büyüyorsak yaşıyoruz demektir. Bu blog-dergi ilk kurulduğunda beş kişiyi ihtiva ediyordu. Bu beş kişinin her biri birbirinden apayrı çevrelerde büyümüş fakat sonunda bir yeni medya platformu aracılığıyla buluşmuştu. Konvansiyonel medyada, şah da piyon da aynı kutudan çıkıp aynı kutuya girer. Çünkü şah da piyon da aynı çevreden gelmektedir. Sabah programlarının şahları olan sunucular ile programın katılımcıları aynı çevreden gelmekte, ancak biri Kasım gibi voliyi vurmaktadır. -O nasıl bir ikinci bölüm!- Tartışma programlarında da durum aynıdır. Kravatlı kravatlı adamlar ortak dille konuşmaya çalışır. Yeni medyanın ise tam tersi bir işleyiş sistemi var. Hem yatay hem de dikey olarak genişleyebiliyor kullanıcılar. Böylelikle birbirini bulmuş beş kişi bu blog-derginin temellerini attı. Çalışmalara tüm hızıyla başladık demek isterdim, ama biz hep dağınık yenilendik. Bu yenilenişler sırasında da genişlemeye devam ettik. Geçen sayıda ilk yazısını yazan CanBey, ikinci kez aramızda. Bir de iki şiiriyle aramıza katılan Vladimir Zinatsk var. Bu blog'ta bizim denemeyi pek beceremediğimiz bir tür olan şiirle hepimize el salladı Zinatsk. Hoş geldi.

Non Serviam, beşinci sayısında yine hem söylenenden daha farklısını söylememeye, hem de çeşitleme yapmaya devam ediyor. İyi bir klasik dinleyicisi çeşitleme yapmayı öğrenir. Biz de çeşitleme yapmayı öğrenmeye çalışıyoruz. Çeşitleyerek yaşamaya ve genişlemeye devam ediyoruz. Yatay ya da dikey fark etmez. Çeşitleyerek varız. Yakup'un mektubuyla, Kasım'ın volisiyle, maşaallah bizi bile gömen Yaşar Abi'yle, Babylon'un Cemal Abi'siyle -ne çok abi var ve ne çok kardeşiz- ve daha bir sürü yüzüyle Non Serviam, dördüncü sayının kapağını aralıyor. Dillensin diye tüm öyküler.

Keyifli okuma dileklerimle,
Andaç Üzel

Sir Alexander Delipetro - 1
Sir Alexander Delipetro - 2
Seyyit Galiyev - Alkhar 1
Vladimir Zinatsk - Zinatsk
CanBey - Vasiyet
Kinyas Göğebakan - Kasım Voliyi Nasıl Vurdu II
Mustafa Cem Dönmez - Kalbin Kadar Temiz - Muhammedî Güller 
Babylon Bayzapata - Karanlıktan / Cemal Abi
Andaç Üzel - Sadık Nasıl Sadık Oldu Bölüm 1: Kabulleniş




yine donuk gözlerle bakıyorsun
bitti o sigara tecavüz etme istersen
karanlık odan yalnızlığın kalesi
bedenin sapasağlam ruhunda çatlaklar
gün ışıyor. artık uyu. nasılsa yoksun gün boyu,ömür boyu
bir yerlerde rastlarsan çocukluğuna
ona ne diyeceksin?,nasıl açıklayacaksın?
korkunç ağrılarını,serkeşliğini,beklentisizliğini
yalnızlığını nasıl açıklayacaksın?
korkaklığını,çaresizliğini
boş adımlarını,hiç kimseliğini
işte o gün geldiğinde koş
arkana ve anılarına bakmadan koş

Alkhar - 1

Nefesini bıraktı. Fırlattığı mızrağın ceylanı bulması için sustu. Bir dua gibiydi susuşu, tanrılara sarılmak gibiydi. Mızrak ceylanın boynunu buldu. Ceylan dilini ısırarak yere yıkıldı. Oğulları Nomi ve Gaya babasına baktı. Alkhar gülümsedi." Başardık! Hadi yüklenip Zellan'a götürelim. Gaya, bir taştan diğerine atlayarak iniyordu. Sapsarı saçlarını savurarak kardeşine ve babasına bakarak gülümsedi. " Siz böyle yavaş yavaş adım atarsanız sabah ancak tepeden inmiş olursunuz" Alkhar dalgın bir şekilde gülümsedi.
 Alkhar yaşamının en büyük kıtlığına tanık oluyordu. Zeytin ağaçları bu sene az hasat vermişti, Kuraklık hayvan çiftliklerini de vurmuş, çoğu hayvan salgın hastalıklardan telef olmuştu. Ölümsüzler tanrılara bu dönem daha az yiyecek götürecekti. Karşı kıyıdan gelen gemiler dolmazsa, ölümsüzler tanrıların diyetlerini alacaktı. Ya Nomi veya Gaya'yı seçerlerse? " Tanrılar adildir" diye geçirdi içinden. Bu gülüşmelerin sonu gelmeden tepelikten inip ağaçlara karışmışlardı. Gök kendini karartıp güneşi kaybetti. Bir ay doğurdu etrafına ve ormanlarca yıldız..
 Alkhar, ormanın sesinden çocuklarının ayak sesini ayırmak için onların ayaklarını izleyerek yürüyordu. Orman, tanrıların Zellan halkına sunduğu bir hayat kaynağıydı. Tanrılar tüm cömertliğini burada gösteriyordu, tüm lanetini de..
 Zellan halkı beş gün boyunca, zeytinliklerde, bağlarda, ve hayvan çiftliklerinde çalışır; beş günün sonunda bir gün boyunca avcılık ve toplayıcılık yaparlardı. Tanrıların mülklerine el sürmeleri yasaktı. Bu av gününde elde ettikleri tüm yiyecekler sonraki av gününe kadar yetmeliydi. Eğer yetmezse Ruhban'dan ağır faizler karşılığında borç alınırdı. Her hane kendi avından sorumluydu. Ruhban'a borcu olmayan hane sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Eğer bir hane avını tamamlayamazsa Zellan'a gidene kadar onları öldürüp ellerindekileri alabilirdi. Tanrılar Zellan halkına öldürmeyi yasaklamıştı. Ama Alkhar, ormanın içinde tanrıların yasaklarının geçmediğinin farkındaydı. Ne olacaktı ki, vahşi hayvanlar saldırdı derler olur biter.. Zaten kıtlık yüzünden insanlar yiyecek bulmakta zorlanıyordu. Sırtındaki ceylan dünyalara bedeldi.
 Bir çıtırdı duydu Alkhar, yabancı bir çıtırtıydı bu. Bir ayak sesiydi. Alkhar sırtındaki ceylanı yere bırakıp Nomi'nin elinden mızrağını kaptı ve arkasına döndü. Yan hanenin beyi Parraktum ile burun buruna geldi. Parraktum'un yüzü asıktı. Elinde zayıf bir keklik vardı. Parraktum için de Ruhban'ın yolu gözükmüştü. " Alkhar, hadi yolumuza devam edelim anneciğim merak etmesin.
 Tanrılar Alkhar'ın annesini ve Parraktum'un babasını aynı yıl kendi ülkelerine katmıştı. Birbirlerine destek çıkarak bugünlere gelmişlerdi. Alkhar Parraktum'dan cüsse olarak daha kalıplıydı ve daha kararlıydı. Parraktum, diğer bütün Zellan halkı gibi Alkhar'a saygı duyuyordu. Çünkü Alkhar'ın babası bir ölümsüzdü. Uzun yıllar önce, bir hasatı kaldırıp tanrılara sunmak için götürmeye geldiklerinde, bir ölümsüz annesinin rahmine tohumlarını bırakıp yeniden karşı kıyıya geçmişti. her ne kadar ruhban bunu kabul etmese de, halk Alkhar'ın bir yarı ölümsüz olduğu konusunda hemfikirdi. Ama o, hiçbir zaman bunu bir üstünlük olarak görmedi.

                                                    *****************

 Dolunay denize düşmüş, mehtap sanki tanrıların huzuruna bir yol olmuştu. Nomi ve Gaya, efsunlu gibi karşı kıyıyı izliyordu. Alkhar yanan ateşe biraz daha kuru çalı attı. Alkhar içindeki huzursuzluğa engel olamıyordu. Yarın tapınağa gidip tanrıların silüetleri huzurunda onlara dua edecek ve çocuklarını ona bağışlamasını dileyecekti. Hem de başrahip Ahura ile bu konuyu görüşecekti. Alkhar'ı bu akıl yangınından Nomi kurtardı. " Babacığım, tanrıları kızdırdık mı biz? Aramıza neden denizden engel koydu? Bizim onları görmemizi neden istemiyorlar?" Alkhar, Nomi ve Gaya'nın saçlarından öptü. Kızıl sakallarını kaşıyarak konuşmaya başladı. " uzun yıllar önce Zellan, Kallac, Efenosya halkları kan davası içindeymiş. Taki, cehennem kan davasından ölenlerle tıka basa dolup dünyayı titretene kadar. Dünya o kadar titremiş ki deniz kabarmış. Dünya'nın bazı yerleri delinip kötü ruhlar cehennemden kaçmış. Tanrılar savaşı bitirmek için kendi ülkelerinden ölümsüzleri göndermiş. Ölümsüzler savaşan herkesi öldürüp tanrıların buyruğunu halklara anlatmışlar. Cehennemden kaçan kötü ruhlar bize zarar vermesin diye onlara çalışıyoruz. Güçlenip kötü ruhları yeniden cehenneme atsınlar diye.
 Alkhar ayağa kalktı. Heybesinden bir elma çıkarıp hançeriyle dilimlemeye başladı. -Gaya başını kaşıyarak- " Babacım sen olmazsan Nomi beni öldürür mü?" bu soru Nomi'yi de Alkhar'ı da şaşırtmıştı. İkisi de birbirlerine baktılar. " Hayır oğlum neden böyle düşündün?" " Tanrılara olan korkusundan mı bir şey yapmaz?" " Seni sevdiği için, hayatta sana muhtaç olduğu için bir şey yapmaz." kıyıya vuran iki dalga zamanı kadar sessizlik oldu. " O zaman tanrılara ne gerek var babacım?" Alkhar duyduğu bu soruyla irkildi. Elindeki hançer sağ elinin baş parmağı ile işaret parmağının arasını kesti. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Oğluna hak vermenin şaşkınlığıyla, korku karışıp vücudunu sardı. Gerçek neydi? Doğru ne demekti? Elindeki kesiğe bakmak için ateşe doğru tuttu. Çapraz yatık kıpkızıl bir çizgiydi.
 Alkhar yumruğunu sıktı, bir damla kan elinden süzülüp yanan ateşin içine düştü. Yüzünü tanrıların yuvasına dikti. O ufacık kan damlası, koskoca üç kavmi, tanrıların çığlıkları arasında boğacaktı.


                                                   *****************

 Alkhar, elinde büyük bir meşale ile Zellan tapınağının basamaklarını tırmanıyordu. Tapınak, Zellan'ın en yüksek ve en büyük yapısıydı. Bütün Ruhban sınıfı aileleriyle beraber burada yaşıyorlardı. Zellan'ın maliyesinden kolluk kuvvetlerine kadar buradan yönetiliyordu. kısacası burası Ruhban'ın karargahıydı. Alkhar tapınağın kapısına geldiğinde iri yarı, elinde on kiloya yakın baltalı iki tapınak muhafızı önüne geçti. Alkhar kara başlığını kaldırıp yüzünü gösterdi ve geliş nedenini söyledi. Tapınağın dev kapısı ardına kadar Alkhar için açıldı. Tam bu sırada Parraktum elinde büyük bir bohçayla tapınaktan çıkıyordu. Parraktum Alkhar'ı görmezden geldi. Utanıyordu çünkü. Alkhar boynunu iki yana doğru esnetti ve içeriye girdi.
 Karşısında upuzun bir koridor ve karşılıklı tanrıların heykellerini buldu. Alkhar koridorun sonunda Ahura'nın odası olduğunu biliyordu. Emin adımlarla yürümeye başladı. Ama bu kararlılığını tapınağın taştan duvarlarını inleten minik bir kızın çığlıkları bozmuştu. Ruhban'a olan faizi birikip ödeyemeyen haneler kızlarını Ruhban'a fahişe ederek ödüyorlardı. Alkhar gözlerini yumdu. Duymamak için başka şeyler düşünmeye çalıştı çalıştı çalıştı.. olmuyordu. Sinirden yumruklarını sıktı. Dün geceki kesik yeniden açıldı, ve bir damla kan Tapınağın tam ortasına düştü. Alkhar  düşen kan damlasına baktı bir anda gözlerini tanrıların silüetlerine çevirdi.Hepsi ona bakıyordu. Attığı çığlıktan kulak zarı patlayan küçük kızın feryatlarına hıçkırıkları karıştı. Sanki tüm tanrılar ona bakıyordu. Ama bu bakışlar düşmancaydı sanki Alkhar'a yapma diyorlardı. Peki Alkhar neyi yapmayacaktı? Alkhar bir an tüm gücünden düştü. Dizlerinin bağı çözülmüştü. İçinden bütün tanrıları devirmek geçti. Tüm gücünü toplayıp yürümeye devam etti.
 Ve birden çığlıklar kesildi. Bir süre sonra bir sürgü sesi geldi. Alkhar arkasını dönüp baktı. Cehennem Tanrısının heykelinin arkasındaki odadan kolluk kuvvetleri komutanı Speron ve iki muhafızı çıktı. Speron Alkhar'ı fark etmemiş olacak ki, beyazlar üzerine işlenmiş ; mavi, altın sarısı, erguvan çizgili ipekten elbisesini çekiştirip duruyordu. bir süre sonra fark ettiğinde Alkhar saygı göstergesi olarak başını yana doğru eğdi. Speron ellerini iki yana açarak " Zeytin bahçelerinin yüce koruyucusu! Bir ölümsüzün oğlu yüce Alkhar! Tapınağa uğrayarak burayı şereflendirmenin sebebi nedir? Çelik bileğini sana bahşettiler diye tanrılara şükranlarını mı sunmaya geldin?" Gülerek ellerini birleştirdi. Alkhar sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu. " Şanlı Zellan kolluk kuvvetlerinin komutanı Speron! Zerranos( Savaş tanrısı) yanında olsun! Benim derdim Ahura ile görüşmekti. Benim Ulu Ruhban'dan bir ricam olacak. Ölümsüzler geldiğinde oğullarım Nomi ve Gaya'yı tanrıların diyetinden korumanızı istiyorum. Size ne isterseni vermeye razıyım." Speron gözlerini uzaklara dikti. Sana yıllar önce kolluğa katılman için bizzat teklifte bulunmuştum hatırlıyor musun?" Alkhar onaylayan bir şekilde başını aşağı yukarı salladı. " Teklifim hala geçerli değil. Çocuklarının canını bağışlamak istiyorsan - Biraz durakladı ve dilini üst dudağının üzerinde gezdirdi. Alkhar'ın yüzüne bakmıyordu. gözlerini hala diktiği yerden ayırmamıştı.- neydi o sarışın mavi gözlü olan oğlunun adı? hey tamam hatırladım. Gaya! onu istiyorum! onu kutsayacağım. canını bağışlamak için sadece bu şekilde yardımcı olurum."
 Alkhar dişlerini sıktı. Beyni alev alıyordu. Yüreğinde savaş davulları çalmaya başlamıştı. Speron bir adım geri çekildi." teklifimi biraz düşün kabul edersen buraya gelmene gerek yok. Evine bir süvari gönderip çocuğu aldırırım." ve koridorda yürümeye devam etti.
 Alkhar yıkılmıştı. Yıkılan sadece Alkhar olmayacaktı. Elindeki kesiğe bir kez daha baktı. Bir fısıltıyla " Kan buraya da döküldü. Kan buraya da döküldü" dedi ve çıkışa doğru tanrıları titreten bir ihtişamla yürümeye koyuldu.

                         

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Sadık Nasıl Sadık Oldu Bölüm Bir: Kabulleniş



Adım Sadık. Babam herhangi bir Türk futbolcunun pek de öne çıkmadığı bir dönemde doğduğum için isim seçme işini anneme bırakmış. Annem de insanın isminin kişiliğine etkisinin olabileceğini düşündüğünden olsa gerek, bu ismi vermiş bana. İsmim gibi olayım istemişler. Olmuş muyum, bilmiyorum. Olmuş muyum, kısmen. Ne kadar olduğumu ise pek kestiremiyorum. Ama her elma gibi oldukça ağaçtan ayrılma zamanımın geldiğ kesin. Sadık oldukça, ben oldukça, olgunlaştıkça, Sadık'laştıkça ve sadıklaştıkça dalımdan kopmam gerekti. Bu öyküde size nasıl Sadık ve nasıl sadık olduğumu anlatacağım.

Doğduğum şehri pek iyi tanıyamadan yaşadım. Yıllarca o şehrin göbeğinde, tarihinde, güzelliğinde yaşayan ailem, ben doğduktan sonra çeşitli sebeplerle -hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu taşınmaya ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim- şehrin uç bir noktasına taşınmak zorunda kalmış. Ablam güzeller güzeli Piraye Hanım, ben doğduğumda henüz ilkokula başlayacakmış. Canım annem Mukaddes Hanım, Kızılağaç'taki kırık dökük evi güzelleştirebilmek için elinden geleni yapmış. Ben Singer marka dikiş makinesinin yanındaki beşiğimde Müzeyyen Senar'ın sesiyle uyurken o da pek güzel masa örtüleri dikermiş. 1980'de anneme hediye geldiğini kimden öğrendiğimi hatırlamıyorum ama o güzelim Singer hala gıcır gıcırdır ve huysuzlanarak da olsa çalışır. Babam Kızılağaç'ta da işlerini götürebilmenin bir yolunu bulmuş, nasıl olduysa. Çevirmendir babam. Her asker çocuğu gibi biraz tembel, biraz alkolik ve biraz sigara tiryakisidir. 27 yaşında başlamış sigaraya, bunu ilk duyduğumda inanamamıştım. Hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu sigara bağımlılığına ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar olduğunuzu düşünmüyorum. Neyse, babam Namık Bey, Kızılağaç'ta vekil öğretmenliğe başlayarak ablamın ilkokula başladığı okulda -okulun ismi Zübeyde Hanım'dı, şimdinin bir örnek, kabakulak olmuş gibi görünen okullarına inat zarifçe bir görünümü vardı- İngilizce öğretmenliği işine girişmiş. Bizimki gibi bir aile için ziyadesiyle az sayılabilecek ama annem Mukaddes Hanım'ın değme iktisatçıya taş çıkartacak ev ekonomisi ve annelik bilgisiyle inanılmaz bir bolluk içerisinde yaşıyormuşuz gibi hissettiren bir maaşı varmış babamın. Bir yandan da babama birkaç çeviri işi geliyormuş iki ayda, üç ayda bir. Babam akşamları çeviri işleri yapar, gündüzleri de okula gider çocuklara İngilizce öğretirmiş. Ne yazık, hiçbir zaman o hayat değiştiren öğretmenlerden olup olmadığını öğrenemedim. Zira bana her şeyi kendi kendime öğrenmemi öğütlemişti, Piraye Hanım'a da öyle. Piraye Hanım'a onlu yaşlarımın ortasına kadar Piya demiştim, hiç değilse çocukluğumu anlatırken de kendisinden Piya diyerek bahsetmeyi deneyeceğim bu hikayede.

Babamla ilgili çocukluğumdan hatırladığım en güzel kare, kahverengi ve güzelim masasında duran  daktilosunu -bir zaman sonra o daktilonun yerini beyaz bir masaüstü bilgisayar almıştı ve babam onu da tıpkı daktilo kullanır gibi ustalıkla ve sakinlikle kullanmayı öğrenmişti- tıkırdatışıydı, akşam karanlığı ve annemin yaptığı kakaolu kekin kokusuyla karışırdı bu güzel görüntü. O masanın üstünde ise şimdi benim dizüstü bilgisayarım duruyor. Bugün tarihli gazeteler, bir cam kültablası ve iki paket Camel ile birlikte. O günlere dönmem gerek.

Ülkenin tüm milli değerlerine bağlı geçirdiğim ilkokul ve ortaokul yıllarım boyunca birçok sınıf ve dolayısıyla sınıf öğretmeni değiştirmek zorunda kaldım. Bunun nedeni anneciğimin titizliğiydi. Herhangi bir öğretmenin bir davranışını beğenmediği an, ertesi dönem bir başka sınıfta eğitim alıyor oluyordum. Bu da ziyadesiyle aidiyet kavramımı sarsmıştı. Hani zaten hiçbir zaman geniş bir arkadaş ortamım ve popüler bir mizacım olmamıştı da, yine de diyordum ki, belki anneciğim bu kadar da titiz olmasa benim için işler daha kolay olabilirdi. Bunun bir diğer handikapı da matematiği hiçbir zaman anlayamamam oldu. Ne yazıktır ki ailem ya çevirmen, ya ressam, ya da müzisyen yetişkinlerin oluşturduğu bir topluluktu. Hatta öyle ki, bu anne tarafımda da baba tarafımda da aynıydı. Düzeni bozan tek kişi dedemdi ve o da bu düzen bozuculuğunun aksine asker olmayı seçmişti. Dedem. Rap. Rap. Rap. Rap.

Ben ilkokula başlayacağım sıralarda Piya onlu yaşlarına gelmişti. Sanki her gün bir santim daha uzuyor, her gün bir adım daha zarifleşiyor ve her gün daha da “siz” haline geliyordu Piya. Yemyeşil gözlerinin içerisindeki balköpüğü çizgiler, bugün ben 25 ve o 31 yaşındayken bile çok güzel. Tüm o güzelliğin arkasında sakladığı sırlara, varlık sancılarına, 19'unda yaptığı ve birkaç ay içerisinde sonlandırdığı o ilk evliliğine ve şimdilerde evli olduğu Arap kırması muallim Kerimullah Bey'e -bir daha asla kendisinin adını tam olarak yazmayacağıma yemin edebilirim- rağmen güzel o benim cânım Piya'm, Piraye'm. Hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu evliliklerin ikisine de ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar olduğunuzu düşünmüyorum. Velhasılı, ablam Piraye bir yandan beni yetiştiriyor, bir yandan evi annem çalışırken -o zamanlar güzel validem bir dikiş nakış kursunda kendinden büyük zavallı ev kadınlarına elleri eşlerinin rakı şişesi dışında bir şey tutsun diye dikiş nakış öğretirdi- derli toplu tutmaya çalışır, bir yandan kendini büyütür, bir yandan da o enfes yeteneğiyle bize güzel şarkılar söylerdi. Müziğe müthiş bir yeteneği vardır benim Piraye'min. Kendisinden bana geçen en güzel şey de odur. Hayır, benim müziğe yeteneğim yok; aşkım var. Yıllar var ki elime gitar dışında hiçbir enstrüman alamamış, bu gitarla da 0-3-5-0-3-6-5-0-3-5-3-0 dizisi dışında hiçbir şeyi layığıyla çalamamışımdır. Birazcık şarkı söylemeyi becerebilirim ki o da sadece duşta, saçlarımı güzel kokulu şampuanlarla yıkarken. Efendim konunun dağılmamasını sağlamaya çalışıyorum ancak beni sürekli bir yerlere çekiştiren anılar zihnimde dolanıp duruyor. Ben bu kadar dağınık bir adam değilimdir normalde. Gerçekten değilimdir. Gelin önce size annemin neden çalışması gerektiğinden bahsedeyim.

Annem, o güzeller güzeli beyaz tenli, güler yüzlü annem dedeme bir konuda çok hak verirdi. Dedem her zaman askerdi, çocukları her zaman tembeldi -kafanız karışıyor değil mi, madem tembeldi de niye hem çeviri yapıyor hem de öğretmenlik yapıyordu diyorsunuzdur elbet, söyleyeyim: insan tembel olmasa yazmak yerine çevirmeyi tercih eder mi sanki? Dedem de böyle düşünüyordu- ve dedem çocukları bu tembellikle mücadele edebilsin diye çok önemli bir karar vermişti: "ben yaşarken asla, çok önemli bir durum olmadığı sürece çocuklarıma maddi bir yardımda bulunmayacağım." Ne kadar şanslı olduğunuzu bilmeniz gerek. Şanslısınız çünkü size dedeciğimin o babam dışındaki çocuklarından bahsetmiyorum. Tanrı'ya şükür ki şimdilik onlarla bu satırlarda karşılaşmayacaksınız. Annem dedemin bu güzel ve örnek alınası tavrını takdir ediyordu. Babamla çektiği her maddi sıkıntıyı da kayıtsız şartsız göğüsleyebilmesi bu yüzdendi. Yoksa annem de pekala o aksi teyzelerim ve -affınıza sığınarak- çirkef anneannem gibi oturduğu yerden bey parasıyla geçinmeyi iyi bilirdi. Eve gelen piyano hocasıyla kırıştırmayı, mutfak işlerinden hiç anlamıyor görünüp tüm işleri hizmetçilere ve aşçıya yıkmayı, agorafobisi varmış gibi davranmayı, klostrofobisini bahane edip yüksek tavanlı evlerde yaşamayı, hayattaki tek başarısını iki nihavend bir segah eseri layıkından çok daha kötü seslendirerek de olsa dikkat çekebilmeyi, karikatürize edilebilecek şekilde -yahut bizzat karikatürize- bir mevcudiyeti benimseyip bu mevcudiyeti damarlarındaki son kana kadar yaşamayı da iyi bilirdi. Efendim nasıl bilmesindi? Bunlar bizatihi annemin ailesinin bir özetiydi. Ama işte anneciğim nasıl olduysa bu entrika dolu aileden, bu pislik, irin, yanlış, kir, pas, adaletsizlik, haksızlık, ihanet dolu aileden doğmuş olsa da onlara hiç benzemiyordu; hala da benzemiyor. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama benzemiyor. Her neyse, annem dedemin bu huyunu çok takdir ederdi. Bağışla dede, senden şu dikkatsiz okuyucuya bahsetmemeliydim. Baksana, hiçbirisinin aklına “aman efendim, madem böyle şehirli bir ailesiniz, madem yirmi birinci yüzyılda bile böyle konuşabiliyor ve yazabiliyorsunuz,peki öyleyse neden şehrin dış tarafına taşınmak yahut anneciğinizin çalışmasına şahit olmak zorunda kaldınız” diye sormak gelmedi. Böyle dikkatsiz insanlara seni anlattıım için bağışla beni.

Efendim biz Piya ile her şeyden önce dosttuk. Piya benim sevgilim, dostum, ablam ve annemdi. Sevgilim derken siz okuyucuların dikkatini cezbettiğimi düşünüyorum. Siz bilmez miyim ben, nerede bir hinlik varsa hemen oradasınızdır siz okuyucular. Asla kimsenin bir diğer kişiye sevgililik gibi güçlü bir bağla sevgili olmadan bağlanabileceğini tahmin edemezsiniz. Neyse. Piya'dan bahsediyordum. Benim güzeller güzeli, benim yemyeşil gözlü, incecik, narin, zarif, kırmaya kıyılamayan ve kırılmaya doymayan Piya'mdan. Biz Piya ile babam her ne kadar aksini yıllarca tembihlese de birlikte uyurduk. O evleninceye kadar böyleydi. Bunun nedeni ise Piya ile birbirimize duyduğumuz güven, birbirimize karşı hissettiğimiz ihtiyaç ve sonsuz sevgiydi. Göğsüne başımı koyup ona sarıldığım anlarda aynı anda dünyadaki tüm kadınların toplamı kadar anne-sevgili-eş-abla ve kutsal oluyordu benim Piya'm. Fakat ne yazık, babam haklıymış. Birisine ne kadar bağlanırsan ayrıldığında da işte o kadar üzülüyormuşsun. Bilememişim. Yazıkmış.

Piya üniversite sınavına hazırlanıyordu. Tam da benim ona Piya diyerek hitap etmeyi bıraktığım zamanlarda. Bizim Piraye, kocaman olmak için üniversiteye hazırlanıyordu. İnanamıyordum nasıl olduğuna ama böyleydi. Tembel babam da güzel annem de sırf Piya fazladan bir saat daha özel ders alabilsin diye çalışıyordu gece gündüz. İkisi de Piraye'yi ellerinden tutuyorlardı her an. Sürekli destek veriyorlardı. Gün geldi,, o büyük sınavın sonucu kocaman bir erkek elinin tokadıymışcasına yüzüme indi. Piya'm, Piraye'm benden ayrılıyor ve saatler uzaklıktaki bir büyük şehre okumaya gidiyordu. Ne yapmalıydım? Çıkıp ben de onunla gitmeli miydim? Hayır, gidemezdim. Kabullenmeliydim bu ayrılığı.

O lanet, o zifiri gün Piraye'm yeni şehrine yerleşmek için yola çıktığında ben kabullenmekle terbiye edilmeye başladım. O gün itibariyle elimi neye attıysam bir şeyleri kabullenmek zorunda kaldım. Bir şeyler. Hep bir şeyler. işte öykü de tam burada başladı. Sadık olmanın birinç kuralı: kabullenmek.

Daha sonra yazdığım ve asla film olamayan bir senaryoda baş karakter şöyle diyordu:

"Misal varlığını kabul eder ve onun bilincine varırsan hastasındır. Ancak herhangi bir terk edilişi, herhangi bir yitişi kabullenirsen güçlüsündür. İnsanın ölümü kabullendiği gün büyüdüğüne inanılır. kabullenmek sabitlenmektir. Şuraya-şöylece sabitlenmek."
 "Şuraya-şöylece" derken parmağıyla bir duvarı işaret ediyordu. Şükür ki çekme girişiminde bile bulunmayıp yırtıp atmışım. 

Piya gittikten sonra onu kabullenmek zorunda kaldım. Gitmiş bir ablayı kabullenmek zorunda kaldım. Sonra da işte kabullenebileceğim onlarca şey çıktı karşıma. hepsini kabullendim. Piya artık gidiyordu. Her gelişinde daha da gidiyordu bu evden. On dokuzunda ise tamamen gitti. Size dedemin emekli subay postallarının bu işe ne kadar sinirlendiğinden asla bahsetmeyeceğim.

Piya o adamı çok sevdi. Tüm aileyi arabesk bir şekilde karşısına aldı. Tanrım affet ama aşk böyle bir şey değil. Biz tabakaları arasında geçişkenlik gösterebilen bir millet değiliz. Neysen osundur bu toplumda. Fakat ablam işte, eden bilmiyoruz, evlendi o adamla. Sonra da çok mutsuz oldu. Çok çok kahretti kaderine. Ancak yol yakınken dönmeyi de bildi. O benim kadar kabullenir görünmüyordu herhangi bir şeyi. Burnu hep benim burnumdan daha dik dururdu. Öyle de devam etti. Ben kabullenmeyi onun sayesinde öğrendim ama o hiç kabullenmedi. Daha sonra birkaç celsede bitti bu iş. Hem bu satırları okursa bana kızmasın hem de hatırlamasın diye ne evlilik, ne de adam hakkında detay vermek istemiyorum. Zaten ailede de bahsedilmesi gerektiğinde ortamdaki en büyük kişi tarafından "aman bitti gitti işte" ifadesiyle ve bir sinek kovalarcasına bilekten sallanan el ile geçiştirilir. Hakkında çok konuşulan bir fenalığın gelip tekrar sizi bulması kaçınılmazdır. En azından bizim ailenin inanışlarına göre bu böyle. Piya geri geldi. Ancak ben onun olmadığı zamanlara kendimi öylesine odaklamıştım ki varlığını fark edemiyordum.

Fakat, ya kendi hayatım? O noktada da kabullenmem gereken onlarca şey oldu. Her zaman bir kadını kabullenmek zorunda kaldım mesela. Onun her şeyini kabullenmek zorunda kaldım. Kime elimi attıysam kabullenmem gereken onlarca şey gördüm. Her şeyi de kabul ettim. Kabul etmeyi kabul ettim. Ancak öyküm burada bitmedi. Sabırlı olursanız size anlatacaklarım var daha. Lütfen buraya yine gelin ve ben yeni bir şeyler yazınca hemen okuyun. Çünkü Sadık sadece kabullenerek sadık olmadı. Birçok şey gördü, birçok şey yaşadı. 

Bir televizyon dizisi kadar havalı:

Devam edecek.








Zinatsk

Sigarayı avucumda söndürdüm
Küfür gibi ortak bilinçdışı
Hakkında daha çok şey bilmiyorum

Acı eşiğim yükseliyor
Jung da ne adam ama

Kesesinden çıkamayan bir zebra yavrusuyum
Kendi ayaklarıma kusuyorum.

Le Roi est mort, vive le Roi!
Frenkler hep yalan söylüyor
İç ülkemde krallığımı yitirdim
Alsas-Loren Alman toprağıdır





SALVO
Hava bugün aymadı,
Anılarda Kadirist travmalar..
Çağlayan bir nehirdin içimde, şorul
Feribotta işedim..

Çokça iyi bir adam olamadım,
Belki Franco da sevmiştir,
Peki ya Salazar?
Başına buyruk bir lider gibi çektim sifonu,
Seni uğurladım..

Iyi adamın zararı kendinedir
Ben küpüme dokunmadım
Iki salvoda savurdum seni
Belki bir

Doğada hiçbir ses böyle acı yansımadı

Kalbin Kadar Temiz - Muhammedî Güller

Merhaba Leman;

Sen beni tamamen unutmuşsundur belki. Hayat gailesi, kurufasulyenin kilosu,
seçim sonuçları, koalisyon seçenekleri, Yunanistan'daki ekonomik kriz,
Galatasaray'ın dördüncü yıldızı takması, Emre Belözoğlu'nun silahlı kavgaya
karışması, Elif Şafak'tan nefret etmen, "O kız hiç o dal gibi çocuğun yanına
yakışmış mı?" düşüncesi, Survivor Turabi, sürekli "feysten dürten" çocuk, ev
işlerine zorsunman, kocanın ayak kokusu,İslamcı şairlerin ne kadar da kötü
yazıyor olduğu gerçeği, saçlarını ombre yaptırmak, iş yerindeki Gakgoş müdür
gibi kafanı dolduran binlerce şeyin arasında bir ilkokul hatırasını hatılamaman
kadar doğal ne olabilir ki? Ben de milyonlarca düşüncenin arasında ilkokulun
güzel ve akıllı kızı Leman'ı pek de hatırlamıyordum zaten. Ta ki birgün "Acaba
Robin Van Persie Fener'e geldi mi?" diye açtığım Facebook sayfasında ilkokul
arkadaşımız Erhan Dolma'nın arkadaşlık isteği gönderdiğini görene kadar. Bu
çocuğun soyadıyla herkes dalga geçerdi, ben de o coşkulu eğlence korosuna
katılmayı ne çok isterdim ama olmazdı.  Ben sınıfın sessiz ve tuhaf çocuğuydum.
Komik olduğunu sandığı espriyi yapınca soğuk ve sessiz bir duvara çarpan, tuhaf
tuhaf bakılan çocuktum. Kızların uzak durduğu, yüzünde ve vücudunun sol
tarafında derin yanık izleri olan çocuktum. Her neyse bu kadar laftan sonra
hatırlamışsındır ne de olsa benimle konuşma inceliğini gösteren tek insandın.
Erhan Dolma'nın Facebook profilinde, arkadaşlarının arasında seni ve o güzel,
büyük, bir elma gibi büyük ela gözlerini görünce birçok şeyi hatırladım. Annemin
nasıl bir tanrıça, babamın nasıl bir şerefsiz olduğunu, ilkokul yıllarımın ne kadar
sancılı geçtiğini ve senin o okula gitmem için nasıl da tek sebep olduğunu ve sana
küsüşümü daha da sessizliğe nasıl gömüldüğümü, bir dönem neredeyse
konuşmayı bile unutacak hale geldiğimi anımsadım. Bütün bunları sana
yazıyorum çünkü bir hatıra defteri getirmiştin, herkese kalbin kadar temiz bir
sayfa ayırmış, seninle ilgili güzel hatıralarını yazmalarını istemiştin. Sınıfın
kabadayısı Sadrettin'e bile bir sayfa ayırmıştın, büyük, eğri büğrü iğrenç el
yazısıyla o temiz sayfayı kirletmişti. Sadrettin'i hatırlarsın, sınıfta herkesi
kendinden güçsüz görür, herkese bulaşır, temiz ve eli yüzü düzgün zengin
çocuklara haraç keser, çalışkan çocuklardan zorla kopya isterdi. O bile o haliyle
gelip de bana bulaşmazdı. Sekizinci sınıftaydık, bir gün sınıfın temiz
çocuklarından Serkan'ı köşeye sıkıştırdığında, sinirim tepeme zıplamış "Allah
mısın lan sen? Bulaşma artık çocuklara senin kitabını sikerim!" diye olduğum
yerden aniden fırlayıp Sadrettin'in burnuna kafayı gömmüştüm. Kırılan yalnız
burnu değil aynı zamanda gururu da olmuş, birden ortalık karışınca koşa koşa
sınıfa giren nöbetçi öğretmen dinci Meral Hoca, kulağımdan tuttuğu gibi disipline
götürmüş, üç gün uzaklaştırma vermişti. O üç gün anneme okula gidiyorum deyip
Antep'in sokaklarını arşınlamıştım. O zamana kadar hayatımın en güzel üç
günüydü. Okula döndüğüm gün Sadrettin, mahalleden dört arkadaşını alıp okul
çıkışı çok feci dövmüştü, gözüm morarmış, dudağım patlamıştı. Ertesi gün sen
hariç, bir Allah'ın kulu ne olduğunu sormadı ama hepsi kurulmuş gibi sınıfa adım
atar atmaz senin neden her tarafın yanık diye, iğrenen ve acıyan gözlerle bakıp
sormayı bilmişlerdi. Onu da bir tek sen sormamıştın. Bunu da zaten hem yıllar
sonra sana küsmemin bir özrü, hem hatıra defterinde benim için ayırdığın ama
boş kalan sayfayı doldurmak hem de ömrüm boyunca bu yanık izlerini merak da
etmene rağmen rahatsız olduğumu fark edip sormayan tek insan olduğun için
yazıyorum.

Çok gevezelik ettim biliyorum. İnsan hatırladıkça konuşası geliyor, bu durumda
yazası geliyor desek daha doğru olur. Bana ısmarladığın gazozları hatırlıyorum
mesela, sigaraya başladığımda yanımda durup çevreyi gözetlemeni, neden
insanlara bu kadar uzak davrandığımı sormanı hatırlıyorum. O soruna da hiç
cevap vermemiştim. Bir defasında, hatırlarsın bizim sınıfta Kız Onur dedikleri,
efemine bir çocuk vardı. Herkes onun şorolo olduğunu ima ederdi, hatta
Sadrettin bir defasında yüksek sesle üst sınıflardan bir çocuğun Kız Onur'u
"siktiğini" bile anlatmıştı. Onur'a içim ezilmiş, üzerine bu kadar gidilmesini
kaldıramamıştım. Yine böyle Onur'la çok dalga geçilen bir gün, tenefüste Onur'un
yanına gidip "Üzülme Onur, kız olmak da kötü bir şey değil ki..." demiştim,
aklımca teselli veriyordum. Onur birden bana esip gürlemeye başladı "Sen
kimsin ki bana akıl veriyorsun?" dedi, Onur, en acımasızca dalga geçilen de olsa
popülerdi, ben ise ona teselli verecek kişi değildim. Galiba bu olay o gün neden
insanlardan bu kadar uzak durduğumu sorduğunda vereceğim cevaptı. İşte böyle
tuhaf bir çocukluk zamanı geçiriyordum ve tek arkadaşım sendin. Beni en
bunaltan o soruyu, nasıl olup da vücudumun yarısının yanık olduğu sorusunu tek
sormayan da sendin. Ben ise yazmam için uzattığın hatıra defterinde Ümran'ın
"Bir de Yakup denen o tuhaf çocukla dostluk etmesen" cümlesini görüp, hiçbir
şey yazmadan hatıra defterini sana verip "Bir daha da benle konuşma, zaten okul
da bitiyor, ayrı liselere gideriz ne sen beni görürsün ne ben seni" deyip sana
küsmüştüm.  Sahiden de ayrı liselere gittik ve birbirimizi bir daha hiç görmedik.
Şimdi ise özrümü kabul etmeni diliyorum. Bir de tanıştığım herkesin ilk iş
sorduğu ama senin sormadığın o malum sorunun cevabını ilk kez ve yalnızca
sana anlatmak istiyorum.

Biz şehre göçmeden önce bir tarafı Halfeti'ye bakan Fırat kenarında bir köyde
yaşardık. Anamın bir tanrı olduğunu, nasıl da yılmadan, yıkılmadan bütün işleri
aynı anda çekip çevirdiğini o zamanlar fark edemezdim. Fıstıktan, üzüme gider,
çiftini çubuğunu kendi sürer, mahsulü de kendi toplardı. Dahası üzümleri
ayaklarıyla ezip kış için pekmez de çıkarır, tek çocuğunu yani beni mesut etmek
için pekmezden şıllık tatlısı yapardı. O pekmezi, yine kendi yaptığı yoğurda
karıştırıp verirdi, öksürdüğümde hemen koşup pekmez yedirirdi. Bir pekmezden
hem ilaç, hem yiyecek üretirdi. Bir de evimizin "hayatında" yani üst avlusunda
yağ tenekelerinin içinde kan kırmızısı Muhammedî güller yetiştirirdi. Yani bizim
orada o güllere Muhammedî güller derlerdi. Muzzam renge sahip bu büyük
güllere çok özen gösterirdi annem, onları adeta beni sevdiği gibi sever hatta belki
benden bile çok ihtimam gösterirdi. Köydeki herkes, bizim evin hayatındaki
Muhammedî gülleri konuşur, evin yakınından geçerken parmaklarıyla
gösterirlerdi. Babam ise mahsülü satar, haftanın yedi gününün üçünü ya
Halfeti'de ya Antep'te geçirirdi. O zamanlar babamın mahsülden gelen parayla
kumara ve pavyona gittiğini hatta daha çok para kazanıp pavyonda ve
kumarhanede daha çok vakit geçirmek için esrar yetiştirip sattığını bilmezdim.
Bunu tek yapan da babam değildi, babamın "tertip" diye hitap ettiği Küçük Ali ve
muhtar azası Kel Kamber de bu işin içindeydi. Haftanın üç bazen de beş günü Kel
Kamber'in Kartal'ına atlar köyden giderlerdi. Bu da herkesin dilindeydi,
gayrımeşru işler peşinde koşan muhtar azasının dedikodusu bir köy için
vazgeçilmezdi. O yaz yerel seçim olduğunda muhtarlığı yine Kel Kamber'in azası
olduğu Dik Halil'e kaptırınca rakibi sonunda dayanamamış, Kel Kamber'i
dolayısıyla esrar yetiştiren diğer kişiler olan Küçük Ali'yi ve babamı da
jandarmaya ihbar etmiş. İhbarın yapıldığı günün gecesinde baskın olacak diye
haber gelmiş. Babam da evde annemle beni asla sokmadığı küçük odada bulunan
çuval çuval esrarı, annemle benim uyuduğuma emin olduktan sonra evin
avlusunda yakmaya karar vermiş. Ben o zaman 7 yaşındaydım, evin damında
annem, babam ve ben kucak kucağa yatardık. Babam yanımda olmazsa huzursuz
olurdum, uyuyamazdım. O zamanlar babamdan böylesine nefret etmezdim. O
gece, babam yataktan usulca kalkıp gidince aniden uyandım. Çevreme bakındım
babamı göremedim, aşağıdan çıtırtılar geliyordu, kalkıp damın kenarına gidip
baktım babamı ateşin başında gördüm. Çocuk aklı işte yanına gidip elini tutmak,
"gel de uyuyak korkuyorum" demek istedim. Uyku sersemi, git gide büyüyen
ejdarha alevi gibi ateşe doğru yürümeye başladım, çuval çuval yakılan esrarın
kokusu beni sarhoş etmişti sanki, kafamın içerisinde milyon tane düşünce
dolaşıyordu, beynim git gide uyuşuyordu. Öyle kendimi bilmez bir haldeydim ki
ateşin etrafından dolaşmak yerine doğrudan ateşin içine yürüdüğümü fark
etmedim, yanan çuvala takılıp ateşin içine düştüğümü de fark etmedim yanan
esrarın kokusundan sarhoş olmuş bir rüyanın içine dalmıştım. alev alev yanan
kocaman bir kuşun sırtında gökyüzüne uçuyordum. Bereket ki annemin uykusu
ağır değildir, aşağıya inip ne olduğunu fark etmiş, bir tanrı olduğu için de
korkusuzca alevin içine atlamış beni kurtarmış. Gözümü hastanede açtığımda her
tarafım sargı içindeydi ve başımda yalnızca annem vardı.

Bu olayın olduğu gece baskın olmamış, babam da nasıl olsa ihbar ciddiye
alınmamış diye esrar yetiştirmeye ve satmaya, parasını da kumara ve
pavyondaki kadınlara harcamaya bir süre daha devam etti. O gece beklenen
baskın kimsenin haberi yokken bu olaydan dört yada beş ay sonra oldu. Babamın
mahkemesi çok kısa sürdü hemen hapse attılar. İki yıl Gaziantep'te dört yıl da
Sinop'ta hapis yattı. Annemi ise önce tarlada hakkı yok diye amcam köyden
kovdu, annem de beni ve tenekelerdeki Muhammedî güllerini alıp, Antep'te
yaşayan dayımın yanına geldi. Dayımın dört çocuğu vardı, annemle ben de
gelince epey kalabalık olmaya başlamış, yengem ise artık rahatça hepimizin
duyacağı şekilde şikayetçi olmaya başlamıştı. Annem bir hırsla beni ve güllerini
alıp dayımın evini de terk etti. Hayatı boyunca tekstil atölyelerinde çalıştı,
kimseye minnet etmeden beni büyüttü. Ne de olsa bir tanrıydı, yorulduğunu, bu
kadar zorluğun içinde şikayet ettiğini ve ağladığını hiç görmedim. Bütün bunların
yanında arada bir beni de alır kalkıp Sinop'a gider, babama temiz çamaşır, sigara
ve para götürürdü. Babam ise hapisten çıktıktan sonra bir daha bizim bu
taraflara uğramadı. Nerede yaşadığını ne yiyip ne içtiğini duymadık, peşine de
düşmedik. Annem umursamadı, ben ise günden düne öfke duyup nefret ettim.
Lise son sınıftayken bir Çarşamba günü -ki kötü olayların olması için haftanın en
ideal günü Çarşamba'dır.- annem bilinmeyen bir nedenle öldü. Mezarının
toprağını kendi ellerimle eşip, içine annemi kendi ellerimle yerleştirdim. Üzerine
toprağını örtüp, Muhammedî güllerini kendi ellerimle diktim. Bir süredir
gidemedim, gülleri soldu, annemin hatırasına da en büyük ihaneti babam değil
ben ettim.

İşte böyle Leman. Bana ayırdığın hatıra defteri sayfasına aradan 15 sene
geçtikten sonra bunları yazıyorum. Umarım özrümü kabul edersin.

Sevgiler.

Yakup.