Adım Sadık. Babam herhangi bir Türk futbolcunun pek de öne
çıkmadığı bir dönemde doğduğum için isim seçme işini anneme bırakmış. Annem de
insanın isminin kişiliğine etkisinin olabileceğini düşündüğünden olsa gerek, bu
ismi vermiş bana. İsmim gibi olayım istemişler. Olmuş muyum, bilmiyorum. Olmuş
muyum, kısmen. Ne kadar olduğumu ise pek kestiremiyorum. Ama her elma gibi
oldukça ağaçtan ayrılma zamanımın geldiğ kesin. Sadık oldukça, ben oldukça,
olgunlaştıkça, Sadık'laştıkça ve sadıklaştıkça dalımdan kopmam gerekti. Bu
öyküde size nasıl Sadık ve nasıl sadık olduğumu anlatacağım.
Doğduğum şehri pek iyi tanıyamadan yaşadım. Yıllarca o
şehrin göbeğinde, tarihinde, güzelliğinde yaşayan ailem, ben doğduktan sonra
çeşitli sebeplerle -hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay
postallarının bu taşınmaya ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim- şehrin uç bir
noktasına taşınmak zorunda kalmış. Ablam güzeller güzeli Piraye Hanım, ben
doğduğumda henüz ilkokula başlayacakmış. Canım annem Mukaddes Hanım, Kızılağaç'taki
kırık dökük evi güzelleştirebilmek için elinden geleni yapmış. Ben Singer marka
dikiş makinesinin yanındaki beşiğimde Müzeyyen Senar'ın sesiyle uyurken o da
pek güzel masa örtüleri dikermiş. 1980'de anneme hediye geldiğini kimden
öğrendiğimi hatırlamıyorum ama o güzelim Singer hala gıcır gıcırdır ve
huysuzlanarak da olsa çalışır. Babam Kızılağaç'ta da işlerini götürebilmenin
bir yolunu bulmuş, nasıl olduysa. Çevirmendir babam. Her asker çocuğu gibi
biraz tembel, biraz alkolik ve biraz sigara tiryakisidir. 27 yaşında başlamış
sigaraya, bunu ilk duyduğumda inanamamıştım. Hayır efendim, size asla dedem
Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu sigara bağımlılığına ne kadar
kızdığından bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar
olduğunuzu düşünmüyorum. Neyse, babam Namık Bey, Kızılağaç'ta vekil
öğretmenliğe başlayarak ablamın ilkokula başladığı okulda -okulun ismi Zübeyde
Hanım'dı, şimdinin bir örnek, kabakulak olmuş gibi görünen okullarına inat
zarifçe bir görünümü vardı- İngilizce öğretmenliği işine girişmiş. Bizimki gibi
bir aile için ziyadesiyle az sayılabilecek ama annem Mukaddes Hanım'ın değme
iktisatçıya taş çıkartacak ev ekonomisi ve annelik bilgisiyle inanılmaz bir
bolluk içerisinde yaşıyormuşuz gibi hissettiren bir maaşı varmış babamın. Bir
yandan da babama birkaç çeviri işi geliyormuş iki ayda, üç ayda bir. Babam
akşamları çeviri işleri yapar, gündüzleri de okula gider çocuklara İngilizce
öğretirmiş. Ne yazık, hiçbir zaman o hayat değiştiren öğretmenlerden olup olmadığını
öğrenemedim. Zira bana her şeyi kendi kendime öğrenmemi öğütlemişti, Piraye
Hanım'a da öyle. Piraye Hanım'a onlu yaşlarımın ortasına kadar Piya demiştim,
hiç değilse çocukluğumu anlatırken de kendisinden Piya diyerek bahsetmeyi
deneyeceğim bu hikayede.
Babamla ilgili çocukluğumdan hatırladığım en güzel kare,
kahverengi ve güzelim masasında duran
daktilosunu -bir zaman sonra o daktilonun yerini beyaz bir masaüstü
bilgisayar almıştı ve babam onu da tıpkı daktilo kullanır gibi ustalıkla ve
sakinlikle kullanmayı öğrenmişti- tıkırdatışıydı, akşam karanlığı ve annemin
yaptığı kakaolu kekin kokusuyla karışırdı bu güzel görüntü. O masanın üstünde
ise şimdi benim dizüstü bilgisayarım duruyor. Bugün tarihli gazeteler, bir cam
kültablası ve iki paket Camel ile birlikte. O günlere dönmem gerek.
Ülkenin tüm milli değerlerine bağlı geçirdiğim ilkokul ve
ortaokul yıllarım boyunca birçok sınıf ve dolayısıyla sınıf öğretmeni
değiştirmek zorunda kaldım. Bunun nedeni anneciğimin titizliğiydi. Herhangi bir
öğretmenin bir davranışını beğenmediği an, ertesi dönem bir başka sınıfta
eğitim alıyor oluyordum. Bu da ziyadesiyle aidiyet kavramımı sarsmıştı. Hani
zaten hiçbir zaman geniş bir arkadaş ortamım ve popüler bir mizacım olmamıştı
da, yine de diyordum ki, belki anneciğim bu kadar da titiz olmasa benim için
işler daha kolay olabilirdi. Bunun bir diğer handikapı da matematiği hiçbir
zaman anlayamamam oldu. Ne yazıktır ki ailem ya çevirmen, ya ressam, ya da
müzisyen yetişkinlerin oluşturduğu bir topluluktu. Hatta öyle ki, bu anne
tarafımda da baba tarafımda da aynıydı. Düzeni bozan tek kişi dedemdi ve o da
bu düzen bozuculuğunun aksine asker olmayı seçmişti. Dedem. Rap. Rap. Rap. Rap.
Ben ilkokula başlayacağım sıralarda Piya onlu yaşlarına
gelmişti. Sanki her gün bir santim daha uzuyor, her gün bir adım daha
zarifleşiyor ve her gün daha da “siz” haline geliyordu Piya. Yemyeşil
gözlerinin içerisindeki balköpüğü çizgiler, bugün ben 25 ve o 31 yaşındayken
bile çok güzel. Tüm o güzelliğin arkasında sakladığı sırlara, varlık sancılarına,
19'unda yaptığı ve birkaç ay içerisinde sonlandırdığı o ilk evliliğine ve
şimdilerde evli olduğu Arap kırması muallim Kerimullah Bey'e -bir daha asla
kendisinin adını tam olarak yazmayacağıma yemin edebilirim- rağmen güzel o
benim cânım Piya'm, Piraye'm. Hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in
emekli subay postallarının bu evliliklerin ikisine de ne kadar kızdığından
bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar olduğunuzu
düşünmüyorum. Velhasılı, ablam Piraye bir yandan beni yetiştiriyor, bir yandan
evi annem çalışırken -o zamanlar güzel validem bir dikiş nakış kursunda
kendinden büyük zavallı ev kadınlarına elleri eşlerinin rakı şişesi dışında bir
şey tutsun diye dikiş nakış öğretirdi- derli toplu tutmaya çalışır, bir yandan
kendini büyütür, bir yandan da o enfes yeteneğiyle bize güzel şarkılar
söylerdi. Müziğe müthiş bir yeteneği vardır benim Piraye'min. Kendisinden bana
geçen en güzel şey de odur. Hayır, benim müziğe yeteneğim yok; aşkım var.
Yıllar var ki elime gitar dışında hiçbir enstrüman alamamış, bu gitarla da
0-3-5-0-3-6-5-0-3-5-3-0 dizisi dışında hiçbir şeyi layığıyla çalamamışımdır.
Birazcık şarkı söylemeyi becerebilirim ki o da sadece duşta, saçlarımı güzel
kokulu şampuanlarla yıkarken. Efendim konunun dağılmamasını sağlamaya
çalışıyorum ancak beni sürekli bir yerlere çekiştiren anılar zihnimde dolanıp
duruyor. Ben bu kadar dağınık bir adam değilimdir normalde. Gerçekten
değilimdir. Gelin önce size annemin neden çalışması gerektiğinden bahsedeyim.
Annem, o güzeller güzeli beyaz tenli, güler yüzlü annem
dedeme bir konuda çok hak verirdi. Dedem her zaman askerdi, çocukları her zaman
tembeldi -kafanız karışıyor değil mi, madem tembeldi de niye hem çeviri yapıyor
hem de öğretmenlik yapıyordu diyorsunuzdur elbet, söyleyeyim: insan tembel
olmasa yazmak yerine çevirmeyi tercih eder mi sanki? Dedem de böyle
düşünüyordu- ve dedem çocukları bu tembellikle mücadele edebilsin diye çok
önemli bir karar vermişti: "ben yaşarken asla, çok önemli bir durum olmadığı
sürece çocuklarıma maddi bir yardımda bulunmayacağım." Ne kadar şanslı
olduğunuzu bilmeniz gerek. Şanslısınız çünkü size dedeciğimin o babam dışındaki
çocuklarından bahsetmiyorum. Tanrı'ya şükür ki şimdilik onlarla bu satırlarda
karşılaşmayacaksınız. Annem dedemin bu güzel ve örnek alınası tavrını takdir
ediyordu. Babamla çektiği her maddi sıkıntıyı da kayıtsız şartsız
göğüsleyebilmesi bu yüzdendi. Yoksa
annem de pekala o aksi teyzelerim ve -affınıza sığınarak- çirkef anneannem gibi
oturduğu yerden bey parasıyla geçinmeyi iyi bilirdi. Eve gelen piyano hocasıyla
kırıştırmayı, mutfak işlerinden hiç anlamıyor görünüp tüm işleri hizmetçilere
ve aşçıya yıkmayı, agorafobisi varmış gibi davranmayı, klostrofobisini bahane
edip yüksek tavanlı evlerde yaşamayı, hayattaki tek başarısını iki nihavend bir
segah eseri layıkından çok daha kötü seslendirerek de olsa dikkat çekebilmeyi,
karikatürize edilebilecek şekilde -yahut bizzat karikatürize- bir mevcudiyeti
benimseyip bu mevcudiyeti damarlarındaki son kana kadar yaşamayı da iyi bilirdi.
Efendim nasıl bilmesindi? Bunlar bizatihi annemin ailesinin bir özetiydi. Ama
işte anneciğim nasıl olduysa bu entrika dolu aileden, bu pislik, irin, yanlış,
kir, pas, adaletsizlik, haksızlık, ihanet dolu aileden doğmuş olsa da onlara hiç
benzemiyordu; hala da benzemiyor. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama benzemiyor. Her
neyse, annem dedemin bu huyunu çok takdir ederdi. Bağışla dede, senden şu
dikkatsiz okuyucuya bahsetmemeliydim. Baksana, hiçbirisinin aklına “aman
efendim, madem böyle şehirli bir ailesiniz, madem yirmi birinci yüzyılda bile
böyle konuşabiliyor ve yazabiliyorsunuz,peki öyleyse neden şehrin dış tarafına
taşınmak yahut anneciğinizin çalışmasına şahit olmak zorunda kaldınız” diye
sormak gelmedi. Böyle dikkatsiz insanlara seni anlattıım için bağışla beni.
Efendim biz Piya ile her şeyden önce dosttuk. Piya benim
sevgilim, dostum, ablam ve annemdi. Sevgilim derken siz okuyucuların dikkatini
cezbettiğimi düşünüyorum. Siz bilmez miyim ben, nerede bir hinlik varsa hemen
oradasınızdır siz okuyucular. Asla kimsenin bir diğer kişiye sevgililik gibi
güçlü bir bağla sevgili olmadan bağlanabileceğini tahmin edemezsiniz. Neyse.
Piya'dan bahsediyordum. Benim güzeller güzeli, benim yemyeşil gözlü, incecik,
narin, zarif, kırmaya kıyılamayan ve kırılmaya doymayan Piya'mdan. Biz Piya ile
babam her ne kadar aksini yıllarca tembihlese de birlikte uyurduk. O
evleninceye kadar böyleydi. Bunun nedeni ise Piya ile birbirimize duyduğumuz
güven, birbirimize karşı hissettiğimiz ihtiyaç ve sonsuz sevgiydi. Göğsüne
başımı koyup ona sarıldığım anlarda aynı anda dünyadaki tüm kadınların toplamı kadar
anne-sevgili-eş-abla ve kutsal oluyordu benim Piya'm. Fakat ne yazık, babam
haklıymış. Birisine ne kadar bağlanırsan ayrıldığında da işte o kadar
üzülüyormuşsun. Bilememişim. Yazıkmış.
Piya üniversite sınavına hazırlanıyordu. Tam da benim ona
Piya diyerek hitap etmeyi bıraktığım zamanlarda. Bizim Piraye, kocaman olmak için
üniversiteye hazırlanıyordu. İnanamıyordum nasıl olduğuna ama böyleydi. Tembel
babam da güzel annem de sırf Piya fazladan bir saat daha özel ders alabilsin
diye çalışıyordu gece gündüz. İkisi de Piraye'yi ellerinden tutuyorlardı her
an. Sürekli destek veriyorlardı. Gün geldi,, o büyük sınavın sonucu kocaman bir
erkek elinin tokadıymışcasına yüzüme indi. Piya'm, Piraye'm benden ayrılıyor ve
saatler uzaklıktaki bir büyük şehre okumaya gidiyordu. Ne yapmalıydım? Çıkıp ben de onunla gitmeli miydim? Hayır, gidemezdim. Kabullenmeliydim bu ayrılığı.
O lanet, o zifiri gün Piraye'm yeni şehrine yerleşmek için yola çıktığında ben kabullenmekle terbiye edilmeye başladım. O gün itibariyle elimi neye attıysam bir şeyleri kabullenmek zorunda kaldım. Bir şeyler. Hep bir şeyler. işte öykü de tam burada başladı. Sadık olmanın birinç kuralı: kabullenmek.
Daha sonra yazdığım ve asla film olamayan bir senaryoda baş karakter şöyle diyordu:
"Misal varlığını kabul eder ve onun bilincine varırsan hastasındır. Ancak herhangi bir terk edilişi, herhangi bir yitişi kabullenirsen güçlüsündür. İnsanın ölümü kabullendiği gün büyüdüğüne inanılır. kabullenmek sabitlenmektir. Şuraya-şöylece sabitlenmek."
"Şuraya-şöylece" derken parmağıyla bir duvarı işaret ediyordu. Şükür ki çekme girişiminde bile bulunmayıp yırtıp atmışım.
Piya gittikten sonra onu kabullenmek zorunda kaldım. Gitmiş bir ablayı kabullenmek zorunda kaldım. Sonra da işte kabullenebileceğim onlarca şey çıktı karşıma. hepsini kabullendim. Piya artık gidiyordu. Her gelişinde daha da gidiyordu bu evden. On dokuzunda ise tamamen gitti. Size dedemin emekli subay postallarının bu işe ne kadar sinirlendiğinden asla bahsetmeyeceğim.
Piya o adamı çok sevdi. Tüm aileyi arabesk bir şekilde karşısına aldı. Tanrım affet ama aşk böyle bir şey değil. Biz tabakaları arasında geçişkenlik gösterebilen bir millet değiliz. Neysen osundur bu toplumda. Fakat ablam işte, eden bilmiyoruz, evlendi o adamla. Sonra da çok mutsuz oldu. Çok çok kahretti kaderine. Ancak yol yakınken dönmeyi de bildi. O benim kadar kabullenir görünmüyordu herhangi bir şeyi. Burnu hep benim burnumdan daha dik dururdu. Öyle de devam etti. Ben kabullenmeyi onun sayesinde öğrendim ama o hiç kabullenmedi. Daha sonra birkaç celsede bitti bu iş. Hem bu satırları okursa bana kızmasın hem de hatırlamasın diye ne evlilik, ne de adam hakkında detay vermek istemiyorum. Zaten ailede de bahsedilmesi gerektiğinde ortamdaki en büyük kişi tarafından "aman bitti gitti işte" ifadesiyle ve bir sinek kovalarcasına bilekten sallanan el ile geçiştirilir. Hakkında çok konuşulan bir fenalığın gelip tekrar sizi bulması kaçınılmazdır. En azından bizim ailenin inanışlarına göre bu böyle. Piya geri geldi. Ancak ben onun olmadığı zamanlara kendimi öylesine odaklamıştım ki varlığını fark edemiyordum.
Fakat, ya kendi hayatım? O noktada da kabullenmem gereken onlarca şey oldu. Her zaman bir kadını kabullenmek zorunda kaldım mesela. Onun her şeyini kabullenmek zorunda kaldım. Kime elimi attıysam kabullenmem gereken onlarca şey gördüm. Her şeyi de kabul ettim. Kabul etmeyi kabul ettim. Ancak öyküm burada bitmedi. Sabırlı olursanız size anlatacaklarım var daha. Lütfen buraya yine gelin ve ben yeni bir şeyler yazınca hemen okuyun. Çünkü Sadık sadece kabullenerek sadık olmadı. Birçok şey gördü, birçok şey yaşadı.
Bir televizyon dizisi kadar havalı:
Devam edecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder