11 Temmuz 2015 Cumartesi

Sadık Nasıl Sadık Oldu Bölüm Bir: Kabulleniş



Adım Sadık. Babam herhangi bir Türk futbolcunun pek de öne çıkmadığı bir dönemde doğduğum için isim seçme işini anneme bırakmış. Annem de insanın isminin kişiliğine etkisinin olabileceğini düşündüğünden olsa gerek, bu ismi vermiş bana. İsmim gibi olayım istemişler. Olmuş muyum, bilmiyorum. Olmuş muyum, kısmen. Ne kadar olduğumu ise pek kestiremiyorum. Ama her elma gibi oldukça ağaçtan ayrılma zamanımın geldiğ kesin. Sadık oldukça, ben oldukça, olgunlaştıkça, Sadık'laştıkça ve sadıklaştıkça dalımdan kopmam gerekti. Bu öyküde size nasıl Sadık ve nasıl sadık olduğumu anlatacağım.

Doğduğum şehri pek iyi tanıyamadan yaşadım. Yıllarca o şehrin göbeğinde, tarihinde, güzelliğinde yaşayan ailem, ben doğduktan sonra çeşitli sebeplerle -hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu taşınmaya ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim- şehrin uç bir noktasına taşınmak zorunda kalmış. Ablam güzeller güzeli Piraye Hanım, ben doğduğumda henüz ilkokula başlayacakmış. Canım annem Mukaddes Hanım, Kızılağaç'taki kırık dökük evi güzelleştirebilmek için elinden geleni yapmış. Ben Singer marka dikiş makinesinin yanındaki beşiğimde Müzeyyen Senar'ın sesiyle uyurken o da pek güzel masa örtüleri dikermiş. 1980'de anneme hediye geldiğini kimden öğrendiğimi hatırlamıyorum ama o güzelim Singer hala gıcır gıcırdır ve huysuzlanarak da olsa çalışır. Babam Kızılağaç'ta da işlerini götürebilmenin bir yolunu bulmuş, nasıl olduysa. Çevirmendir babam. Her asker çocuğu gibi biraz tembel, biraz alkolik ve biraz sigara tiryakisidir. 27 yaşında başlamış sigaraya, bunu ilk duyduğumda inanamamıştım. Hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu sigara bağımlılığına ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar olduğunuzu düşünmüyorum. Neyse, babam Namık Bey, Kızılağaç'ta vekil öğretmenliğe başlayarak ablamın ilkokula başladığı okulda -okulun ismi Zübeyde Hanım'dı, şimdinin bir örnek, kabakulak olmuş gibi görünen okullarına inat zarifçe bir görünümü vardı- İngilizce öğretmenliği işine girişmiş. Bizimki gibi bir aile için ziyadesiyle az sayılabilecek ama annem Mukaddes Hanım'ın değme iktisatçıya taş çıkartacak ev ekonomisi ve annelik bilgisiyle inanılmaz bir bolluk içerisinde yaşıyormuşuz gibi hissettiren bir maaşı varmış babamın. Bir yandan da babama birkaç çeviri işi geliyormuş iki ayda, üç ayda bir. Babam akşamları çeviri işleri yapar, gündüzleri de okula gider çocuklara İngilizce öğretirmiş. Ne yazık, hiçbir zaman o hayat değiştiren öğretmenlerden olup olmadığını öğrenemedim. Zira bana her şeyi kendi kendime öğrenmemi öğütlemişti, Piraye Hanım'a da öyle. Piraye Hanım'a onlu yaşlarımın ortasına kadar Piya demiştim, hiç değilse çocukluğumu anlatırken de kendisinden Piya diyerek bahsetmeyi deneyeceğim bu hikayede.

Babamla ilgili çocukluğumdan hatırladığım en güzel kare, kahverengi ve güzelim masasında duran  daktilosunu -bir zaman sonra o daktilonun yerini beyaz bir masaüstü bilgisayar almıştı ve babam onu da tıpkı daktilo kullanır gibi ustalıkla ve sakinlikle kullanmayı öğrenmişti- tıkırdatışıydı, akşam karanlığı ve annemin yaptığı kakaolu kekin kokusuyla karışırdı bu güzel görüntü. O masanın üstünde ise şimdi benim dizüstü bilgisayarım duruyor. Bugün tarihli gazeteler, bir cam kültablası ve iki paket Camel ile birlikte. O günlere dönmem gerek.

Ülkenin tüm milli değerlerine bağlı geçirdiğim ilkokul ve ortaokul yıllarım boyunca birçok sınıf ve dolayısıyla sınıf öğretmeni değiştirmek zorunda kaldım. Bunun nedeni anneciğimin titizliğiydi. Herhangi bir öğretmenin bir davranışını beğenmediği an, ertesi dönem bir başka sınıfta eğitim alıyor oluyordum. Bu da ziyadesiyle aidiyet kavramımı sarsmıştı. Hani zaten hiçbir zaman geniş bir arkadaş ortamım ve popüler bir mizacım olmamıştı da, yine de diyordum ki, belki anneciğim bu kadar da titiz olmasa benim için işler daha kolay olabilirdi. Bunun bir diğer handikapı da matematiği hiçbir zaman anlayamamam oldu. Ne yazıktır ki ailem ya çevirmen, ya ressam, ya da müzisyen yetişkinlerin oluşturduğu bir topluluktu. Hatta öyle ki, bu anne tarafımda da baba tarafımda da aynıydı. Düzeni bozan tek kişi dedemdi ve o da bu düzen bozuculuğunun aksine asker olmayı seçmişti. Dedem. Rap. Rap. Rap. Rap.

Ben ilkokula başlayacağım sıralarda Piya onlu yaşlarına gelmişti. Sanki her gün bir santim daha uzuyor, her gün bir adım daha zarifleşiyor ve her gün daha da “siz” haline geliyordu Piya. Yemyeşil gözlerinin içerisindeki balköpüğü çizgiler, bugün ben 25 ve o 31 yaşındayken bile çok güzel. Tüm o güzelliğin arkasında sakladığı sırlara, varlık sancılarına, 19'unda yaptığı ve birkaç ay içerisinde sonlandırdığı o ilk evliliğine ve şimdilerde evli olduğu Arap kırması muallim Kerimullah Bey'e -bir daha asla kendisinin adını tam olarak yazmayacağıma yemin edebilirim- rağmen güzel o benim cânım Piya'm, Piraye'm. Hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu evliliklerin ikisine de ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar olduğunuzu düşünmüyorum. Velhasılı, ablam Piraye bir yandan beni yetiştiriyor, bir yandan evi annem çalışırken -o zamanlar güzel validem bir dikiş nakış kursunda kendinden büyük zavallı ev kadınlarına elleri eşlerinin rakı şişesi dışında bir şey tutsun diye dikiş nakış öğretirdi- derli toplu tutmaya çalışır, bir yandan kendini büyütür, bir yandan da o enfes yeteneğiyle bize güzel şarkılar söylerdi. Müziğe müthiş bir yeteneği vardır benim Piraye'min. Kendisinden bana geçen en güzel şey de odur. Hayır, benim müziğe yeteneğim yok; aşkım var. Yıllar var ki elime gitar dışında hiçbir enstrüman alamamış, bu gitarla da 0-3-5-0-3-6-5-0-3-5-3-0 dizisi dışında hiçbir şeyi layığıyla çalamamışımdır. Birazcık şarkı söylemeyi becerebilirim ki o da sadece duşta, saçlarımı güzel kokulu şampuanlarla yıkarken. Efendim konunun dağılmamasını sağlamaya çalışıyorum ancak beni sürekli bir yerlere çekiştiren anılar zihnimde dolanıp duruyor. Ben bu kadar dağınık bir adam değilimdir normalde. Gerçekten değilimdir. Gelin önce size annemin neden çalışması gerektiğinden bahsedeyim.

Annem, o güzeller güzeli beyaz tenli, güler yüzlü annem dedeme bir konuda çok hak verirdi. Dedem her zaman askerdi, çocukları her zaman tembeldi -kafanız karışıyor değil mi, madem tembeldi de niye hem çeviri yapıyor hem de öğretmenlik yapıyordu diyorsunuzdur elbet, söyleyeyim: insan tembel olmasa yazmak yerine çevirmeyi tercih eder mi sanki? Dedem de böyle düşünüyordu- ve dedem çocukları bu tembellikle mücadele edebilsin diye çok önemli bir karar vermişti: "ben yaşarken asla, çok önemli bir durum olmadığı sürece çocuklarıma maddi bir yardımda bulunmayacağım." Ne kadar şanslı olduğunuzu bilmeniz gerek. Şanslısınız çünkü size dedeciğimin o babam dışındaki çocuklarından bahsetmiyorum. Tanrı'ya şükür ki şimdilik onlarla bu satırlarda karşılaşmayacaksınız. Annem dedemin bu güzel ve örnek alınası tavrını takdir ediyordu. Babamla çektiği her maddi sıkıntıyı da kayıtsız şartsız göğüsleyebilmesi bu yüzdendi. Yoksa annem de pekala o aksi teyzelerim ve -affınıza sığınarak- çirkef anneannem gibi oturduğu yerden bey parasıyla geçinmeyi iyi bilirdi. Eve gelen piyano hocasıyla kırıştırmayı, mutfak işlerinden hiç anlamıyor görünüp tüm işleri hizmetçilere ve aşçıya yıkmayı, agorafobisi varmış gibi davranmayı, klostrofobisini bahane edip yüksek tavanlı evlerde yaşamayı, hayattaki tek başarısını iki nihavend bir segah eseri layıkından çok daha kötü seslendirerek de olsa dikkat çekebilmeyi, karikatürize edilebilecek şekilde -yahut bizzat karikatürize- bir mevcudiyeti benimseyip bu mevcudiyeti damarlarındaki son kana kadar yaşamayı da iyi bilirdi. Efendim nasıl bilmesindi? Bunlar bizatihi annemin ailesinin bir özetiydi. Ama işte anneciğim nasıl olduysa bu entrika dolu aileden, bu pislik, irin, yanlış, kir, pas, adaletsizlik, haksızlık, ihanet dolu aileden doğmuş olsa da onlara hiç benzemiyordu; hala da benzemiyor. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama benzemiyor. Her neyse, annem dedemin bu huyunu çok takdir ederdi. Bağışla dede, senden şu dikkatsiz okuyucuya bahsetmemeliydim. Baksana, hiçbirisinin aklına “aman efendim, madem böyle şehirli bir ailesiniz, madem yirmi birinci yüzyılda bile böyle konuşabiliyor ve yazabiliyorsunuz,peki öyleyse neden şehrin dış tarafına taşınmak yahut anneciğinizin çalışmasına şahit olmak zorunda kaldınız” diye sormak gelmedi. Böyle dikkatsiz insanlara seni anlattıım için bağışla beni.

Efendim biz Piya ile her şeyden önce dosttuk. Piya benim sevgilim, dostum, ablam ve annemdi. Sevgilim derken siz okuyucuların dikkatini cezbettiğimi düşünüyorum. Siz bilmez miyim ben, nerede bir hinlik varsa hemen oradasınızdır siz okuyucular. Asla kimsenin bir diğer kişiye sevgililik gibi güçlü bir bağla sevgili olmadan bağlanabileceğini tahmin edemezsiniz. Neyse. Piya'dan bahsediyordum. Benim güzeller güzeli, benim yemyeşil gözlü, incecik, narin, zarif, kırmaya kıyılamayan ve kırılmaya doymayan Piya'mdan. Biz Piya ile babam her ne kadar aksini yıllarca tembihlese de birlikte uyurduk. O evleninceye kadar böyleydi. Bunun nedeni ise Piya ile birbirimize duyduğumuz güven, birbirimize karşı hissettiğimiz ihtiyaç ve sonsuz sevgiydi. Göğsüne başımı koyup ona sarıldığım anlarda aynı anda dünyadaki tüm kadınların toplamı kadar anne-sevgili-eş-abla ve kutsal oluyordu benim Piya'm. Fakat ne yazık, babam haklıymış. Birisine ne kadar bağlanırsan ayrıldığında da işte o kadar üzülüyormuşsun. Bilememişim. Yazıkmış.

Piya üniversite sınavına hazırlanıyordu. Tam da benim ona Piya diyerek hitap etmeyi bıraktığım zamanlarda. Bizim Piraye, kocaman olmak için üniversiteye hazırlanıyordu. İnanamıyordum nasıl olduğuna ama böyleydi. Tembel babam da güzel annem de sırf Piya fazladan bir saat daha özel ders alabilsin diye çalışıyordu gece gündüz. İkisi de Piraye'yi ellerinden tutuyorlardı her an. Sürekli destek veriyorlardı. Gün geldi,, o büyük sınavın sonucu kocaman bir erkek elinin tokadıymışcasına yüzüme indi. Piya'm, Piraye'm benden ayrılıyor ve saatler uzaklıktaki bir büyük şehre okumaya gidiyordu. Ne yapmalıydım? Çıkıp ben de onunla gitmeli miydim? Hayır, gidemezdim. Kabullenmeliydim bu ayrılığı.

O lanet, o zifiri gün Piraye'm yeni şehrine yerleşmek için yola çıktığında ben kabullenmekle terbiye edilmeye başladım. O gün itibariyle elimi neye attıysam bir şeyleri kabullenmek zorunda kaldım. Bir şeyler. Hep bir şeyler. işte öykü de tam burada başladı. Sadık olmanın birinç kuralı: kabullenmek.

Daha sonra yazdığım ve asla film olamayan bir senaryoda baş karakter şöyle diyordu:

"Misal varlığını kabul eder ve onun bilincine varırsan hastasındır. Ancak herhangi bir terk edilişi, herhangi bir yitişi kabullenirsen güçlüsündür. İnsanın ölümü kabullendiği gün büyüdüğüne inanılır. kabullenmek sabitlenmektir. Şuraya-şöylece sabitlenmek."
 "Şuraya-şöylece" derken parmağıyla bir duvarı işaret ediyordu. Şükür ki çekme girişiminde bile bulunmayıp yırtıp atmışım. 

Piya gittikten sonra onu kabullenmek zorunda kaldım. Gitmiş bir ablayı kabullenmek zorunda kaldım. Sonra da işte kabullenebileceğim onlarca şey çıktı karşıma. hepsini kabullendim. Piya artık gidiyordu. Her gelişinde daha da gidiyordu bu evden. On dokuzunda ise tamamen gitti. Size dedemin emekli subay postallarının bu işe ne kadar sinirlendiğinden asla bahsetmeyeceğim.

Piya o adamı çok sevdi. Tüm aileyi arabesk bir şekilde karşısına aldı. Tanrım affet ama aşk böyle bir şey değil. Biz tabakaları arasında geçişkenlik gösterebilen bir millet değiliz. Neysen osundur bu toplumda. Fakat ablam işte, eden bilmiyoruz, evlendi o adamla. Sonra da çok mutsuz oldu. Çok çok kahretti kaderine. Ancak yol yakınken dönmeyi de bildi. O benim kadar kabullenir görünmüyordu herhangi bir şeyi. Burnu hep benim burnumdan daha dik dururdu. Öyle de devam etti. Ben kabullenmeyi onun sayesinde öğrendim ama o hiç kabullenmedi. Daha sonra birkaç celsede bitti bu iş. Hem bu satırları okursa bana kızmasın hem de hatırlamasın diye ne evlilik, ne de adam hakkında detay vermek istemiyorum. Zaten ailede de bahsedilmesi gerektiğinde ortamdaki en büyük kişi tarafından "aman bitti gitti işte" ifadesiyle ve bir sinek kovalarcasına bilekten sallanan el ile geçiştirilir. Hakkında çok konuşulan bir fenalığın gelip tekrar sizi bulması kaçınılmazdır. En azından bizim ailenin inanışlarına göre bu böyle. Piya geri geldi. Ancak ben onun olmadığı zamanlara kendimi öylesine odaklamıştım ki varlığını fark edemiyordum.

Fakat, ya kendi hayatım? O noktada da kabullenmem gereken onlarca şey oldu. Her zaman bir kadını kabullenmek zorunda kaldım mesela. Onun her şeyini kabullenmek zorunda kaldım. Kime elimi attıysam kabullenmem gereken onlarca şey gördüm. Her şeyi de kabul ettim. Kabul etmeyi kabul ettim. Ancak öyküm burada bitmedi. Sabırlı olursanız size anlatacaklarım var daha. Lütfen buraya yine gelin ve ben yeni bir şeyler yazınca hemen okuyun. Çünkü Sadık sadece kabullenerek sadık olmadı. Birçok şey gördü, birçok şey yaşadı. 

Bir televizyon dizisi kadar havalı:

Devam edecek.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder