11 Temmuz 2015 Cumartesi

Kalbin Kadar Temiz - Muhammedî Güller

Merhaba Leman;

Sen beni tamamen unutmuşsundur belki. Hayat gailesi, kurufasulyenin kilosu,
seçim sonuçları, koalisyon seçenekleri, Yunanistan'daki ekonomik kriz,
Galatasaray'ın dördüncü yıldızı takması, Emre Belözoğlu'nun silahlı kavgaya
karışması, Elif Şafak'tan nefret etmen, "O kız hiç o dal gibi çocuğun yanına
yakışmış mı?" düşüncesi, Survivor Turabi, sürekli "feysten dürten" çocuk, ev
işlerine zorsunman, kocanın ayak kokusu,İslamcı şairlerin ne kadar da kötü
yazıyor olduğu gerçeği, saçlarını ombre yaptırmak, iş yerindeki Gakgoş müdür
gibi kafanı dolduran binlerce şeyin arasında bir ilkokul hatırasını hatılamaman
kadar doğal ne olabilir ki? Ben de milyonlarca düşüncenin arasında ilkokulun
güzel ve akıllı kızı Leman'ı pek de hatırlamıyordum zaten. Ta ki birgün "Acaba
Robin Van Persie Fener'e geldi mi?" diye açtığım Facebook sayfasında ilkokul
arkadaşımız Erhan Dolma'nın arkadaşlık isteği gönderdiğini görene kadar. Bu
çocuğun soyadıyla herkes dalga geçerdi, ben de o coşkulu eğlence korosuna
katılmayı ne çok isterdim ama olmazdı.  Ben sınıfın sessiz ve tuhaf çocuğuydum.
Komik olduğunu sandığı espriyi yapınca soğuk ve sessiz bir duvara çarpan, tuhaf
tuhaf bakılan çocuktum. Kızların uzak durduğu, yüzünde ve vücudunun sol
tarafında derin yanık izleri olan çocuktum. Her neyse bu kadar laftan sonra
hatırlamışsındır ne de olsa benimle konuşma inceliğini gösteren tek insandın.
Erhan Dolma'nın Facebook profilinde, arkadaşlarının arasında seni ve o güzel,
büyük, bir elma gibi büyük ela gözlerini görünce birçok şeyi hatırladım. Annemin
nasıl bir tanrıça, babamın nasıl bir şerefsiz olduğunu, ilkokul yıllarımın ne kadar
sancılı geçtiğini ve senin o okula gitmem için nasıl da tek sebep olduğunu ve sana
küsüşümü daha da sessizliğe nasıl gömüldüğümü, bir dönem neredeyse
konuşmayı bile unutacak hale geldiğimi anımsadım. Bütün bunları sana
yazıyorum çünkü bir hatıra defteri getirmiştin, herkese kalbin kadar temiz bir
sayfa ayırmış, seninle ilgili güzel hatıralarını yazmalarını istemiştin. Sınıfın
kabadayısı Sadrettin'e bile bir sayfa ayırmıştın, büyük, eğri büğrü iğrenç el
yazısıyla o temiz sayfayı kirletmişti. Sadrettin'i hatırlarsın, sınıfta herkesi
kendinden güçsüz görür, herkese bulaşır, temiz ve eli yüzü düzgün zengin
çocuklara haraç keser, çalışkan çocuklardan zorla kopya isterdi. O bile o haliyle
gelip de bana bulaşmazdı. Sekizinci sınıftaydık, bir gün sınıfın temiz
çocuklarından Serkan'ı köşeye sıkıştırdığında, sinirim tepeme zıplamış "Allah
mısın lan sen? Bulaşma artık çocuklara senin kitabını sikerim!" diye olduğum
yerden aniden fırlayıp Sadrettin'in burnuna kafayı gömmüştüm. Kırılan yalnız
burnu değil aynı zamanda gururu da olmuş, birden ortalık karışınca koşa koşa
sınıfa giren nöbetçi öğretmen dinci Meral Hoca, kulağımdan tuttuğu gibi disipline
götürmüş, üç gün uzaklaştırma vermişti. O üç gün anneme okula gidiyorum deyip
Antep'in sokaklarını arşınlamıştım. O zamana kadar hayatımın en güzel üç
günüydü. Okula döndüğüm gün Sadrettin, mahalleden dört arkadaşını alıp okul
çıkışı çok feci dövmüştü, gözüm morarmış, dudağım patlamıştı. Ertesi gün sen
hariç, bir Allah'ın kulu ne olduğunu sormadı ama hepsi kurulmuş gibi sınıfa adım
atar atmaz senin neden her tarafın yanık diye, iğrenen ve acıyan gözlerle bakıp
sormayı bilmişlerdi. Onu da bir tek sen sormamıştın. Bunu da zaten hem yıllar
sonra sana küsmemin bir özrü, hem hatıra defterinde benim için ayırdığın ama
boş kalan sayfayı doldurmak hem de ömrüm boyunca bu yanık izlerini merak da
etmene rağmen rahatsız olduğumu fark edip sormayan tek insan olduğun için
yazıyorum.

Çok gevezelik ettim biliyorum. İnsan hatırladıkça konuşası geliyor, bu durumda
yazası geliyor desek daha doğru olur. Bana ısmarladığın gazozları hatırlıyorum
mesela, sigaraya başladığımda yanımda durup çevreyi gözetlemeni, neden
insanlara bu kadar uzak davrandığımı sormanı hatırlıyorum. O soruna da hiç
cevap vermemiştim. Bir defasında, hatırlarsın bizim sınıfta Kız Onur dedikleri,
efemine bir çocuk vardı. Herkes onun şorolo olduğunu ima ederdi, hatta
Sadrettin bir defasında yüksek sesle üst sınıflardan bir çocuğun Kız Onur'u
"siktiğini" bile anlatmıştı. Onur'a içim ezilmiş, üzerine bu kadar gidilmesini
kaldıramamıştım. Yine böyle Onur'la çok dalga geçilen bir gün, tenefüste Onur'un
yanına gidip "Üzülme Onur, kız olmak da kötü bir şey değil ki..." demiştim,
aklımca teselli veriyordum. Onur birden bana esip gürlemeye başladı "Sen
kimsin ki bana akıl veriyorsun?" dedi, Onur, en acımasızca dalga geçilen de olsa
popülerdi, ben ise ona teselli verecek kişi değildim. Galiba bu olay o gün neden
insanlardan bu kadar uzak durduğumu sorduğunda vereceğim cevaptı. İşte böyle
tuhaf bir çocukluk zamanı geçiriyordum ve tek arkadaşım sendin. Beni en
bunaltan o soruyu, nasıl olup da vücudumun yarısının yanık olduğu sorusunu tek
sormayan da sendin. Ben ise yazmam için uzattığın hatıra defterinde Ümran'ın
"Bir de Yakup denen o tuhaf çocukla dostluk etmesen" cümlesini görüp, hiçbir
şey yazmadan hatıra defterini sana verip "Bir daha da benle konuşma, zaten okul
da bitiyor, ayrı liselere gideriz ne sen beni görürsün ne ben seni" deyip sana
küsmüştüm.  Sahiden de ayrı liselere gittik ve birbirimizi bir daha hiç görmedik.
Şimdi ise özrümü kabul etmeni diliyorum. Bir de tanıştığım herkesin ilk iş
sorduğu ama senin sormadığın o malum sorunun cevabını ilk kez ve yalnızca
sana anlatmak istiyorum.

Biz şehre göçmeden önce bir tarafı Halfeti'ye bakan Fırat kenarında bir köyde
yaşardık. Anamın bir tanrı olduğunu, nasıl da yılmadan, yıkılmadan bütün işleri
aynı anda çekip çevirdiğini o zamanlar fark edemezdim. Fıstıktan, üzüme gider,
çiftini çubuğunu kendi sürer, mahsulü de kendi toplardı. Dahası üzümleri
ayaklarıyla ezip kış için pekmez de çıkarır, tek çocuğunu yani beni mesut etmek
için pekmezden şıllık tatlısı yapardı. O pekmezi, yine kendi yaptığı yoğurda
karıştırıp verirdi, öksürdüğümde hemen koşup pekmez yedirirdi. Bir pekmezden
hem ilaç, hem yiyecek üretirdi. Bir de evimizin "hayatında" yani üst avlusunda
yağ tenekelerinin içinde kan kırmızısı Muhammedî güller yetiştirirdi. Yani bizim
orada o güllere Muhammedî güller derlerdi. Muzzam renge sahip bu büyük
güllere çok özen gösterirdi annem, onları adeta beni sevdiği gibi sever hatta belki
benden bile çok ihtimam gösterirdi. Köydeki herkes, bizim evin hayatındaki
Muhammedî gülleri konuşur, evin yakınından geçerken parmaklarıyla
gösterirlerdi. Babam ise mahsülü satar, haftanın yedi gününün üçünü ya
Halfeti'de ya Antep'te geçirirdi. O zamanlar babamın mahsülden gelen parayla
kumara ve pavyona gittiğini hatta daha çok para kazanıp pavyonda ve
kumarhanede daha çok vakit geçirmek için esrar yetiştirip sattığını bilmezdim.
Bunu tek yapan da babam değildi, babamın "tertip" diye hitap ettiği Küçük Ali ve
muhtar azası Kel Kamber de bu işin içindeydi. Haftanın üç bazen de beş günü Kel
Kamber'in Kartal'ına atlar köyden giderlerdi. Bu da herkesin dilindeydi,
gayrımeşru işler peşinde koşan muhtar azasının dedikodusu bir köy için
vazgeçilmezdi. O yaz yerel seçim olduğunda muhtarlığı yine Kel Kamber'in azası
olduğu Dik Halil'e kaptırınca rakibi sonunda dayanamamış, Kel Kamber'i
dolayısıyla esrar yetiştiren diğer kişiler olan Küçük Ali'yi ve babamı da
jandarmaya ihbar etmiş. İhbarın yapıldığı günün gecesinde baskın olacak diye
haber gelmiş. Babam da evde annemle beni asla sokmadığı küçük odada bulunan
çuval çuval esrarı, annemle benim uyuduğuma emin olduktan sonra evin
avlusunda yakmaya karar vermiş. Ben o zaman 7 yaşındaydım, evin damında
annem, babam ve ben kucak kucağa yatardık. Babam yanımda olmazsa huzursuz
olurdum, uyuyamazdım. O zamanlar babamdan böylesine nefret etmezdim. O
gece, babam yataktan usulca kalkıp gidince aniden uyandım. Çevreme bakındım
babamı göremedim, aşağıdan çıtırtılar geliyordu, kalkıp damın kenarına gidip
baktım babamı ateşin başında gördüm. Çocuk aklı işte yanına gidip elini tutmak,
"gel de uyuyak korkuyorum" demek istedim. Uyku sersemi, git gide büyüyen
ejdarha alevi gibi ateşe doğru yürümeye başladım, çuval çuval yakılan esrarın
kokusu beni sarhoş etmişti sanki, kafamın içerisinde milyon tane düşünce
dolaşıyordu, beynim git gide uyuşuyordu. Öyle kendimi bilmez bir haldeydim ki
ateşin etrafından dolaşmak yerine doğrudan ateşin içine yürüdüğümü fark
etmedim, yanan çuvala takılıp ateşin içine düştüğümü de fark etmedim yanan
esrarın kokusundan sarhoş olmuş bir rüyanın içine dalmıştım. alev alev yanan
kocaman bir kuşun sırtında gökyüzüne uçuyordum. Bereket ki annemin uykusu
ağır değildir, aşağıya inip ne olduğunu fark etmiş, bir tanrı olduğu için de
korkusuzca alevin içine atlamış beni kurtarmış. Gözümü hastanede açtığımda her
tarafım sargı içindeydi ve başımda yalnızca annem vardı.

Bu olayın olduğu gece baskın olmamış, babam da nasıl olsa ihbar ciddiye
alınmamış diye esrar yetiştirmeye ve satmaya, parasını da kumara ve
pavyondaki kadınlara harcamaya bir süre daha devam etti. O gece beklenen
baskın kimsenin haberi yokken bu olaydan dört yada beş ay sonra oldu. Babamın
mahkemesi çok kısa sürdü hemen hapse attılar. İki yıl Gaziantep'te dört yıl da
Sinop'ta hapis yattı. Annemi ise önce tarlada hakkı yok diye amcam köyden
kovdu, annem de beni ve tenekelerdeki Muhammedî güllerini alıp, Antep'te
yaşayan dayımın yanına geldi. Dayımın dört çocuğu vardı, annemle ben de
gelince epey kalabalık olmaya başlamış, yengem ise artık rahatça hepimizin
duyacağı şekilde şikayetçi olmaya başlamıştı. Annem bir hırsla beni ve güllerini
alıp dayımın evini de terk etti. Hayatı boyunca tekstil atölyelerinde çalıştı,
kimseye minnet etmeden beni büyüttü. Ne de olsa bir tanrıydı, yorulduğunu, bu
kadar zorluğun içinde şikayet ettiğini ve ağladığını hiç görmedim. Bütün bunların
yanında arada bir beni de alır kalkıp Sinop'a gider, babama temiz çamaşır, sigara
ve para götürürdü. Babam ise hapisten çıktıktan sonra bir daha bizim bu
taraflara uğramadı. Nerede yaşadığını ne yiyip ne içtiğini duymadık, peşine de
düşmedik. Annem umursamadı, ben ise günden düne öfke duyup nefret ettim.
Lise son sınıftayken bir Çarşamba günü -ki kötü olayların olması için haftanın en
ideal günü Çarşamba'dır.- annem bilinmeyen bir nedenle öldü. Mezarının
toprağını kendi ellerimle eşip, içine annemi kendi ellerimle yerleştirdim. Üzerine
toprağını örtüp, Muhammedî güllerini kendi ellerimle diktim. Bir süredir
gidemedim, gülleri soldu, annemin hatırasına da en büyük ihaneti babam değil
ben ettim.

İşte böyle Leman. Bana ayırdığın hatıra defteri sayfasına aradan 15 sene
geçtikten sonra bunları yazıyorum. Umarım özrümü kabul edersin.

Sevgiler.

Yakup.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder