Güneş
batmaya yakın, hafif rüzgâr esiyor, savaş bitmiş, bir adam, bir kadın ve bir
çocuk kalmış geriye. Bir şehirde, bir sokakta yaşıyorlar. Sokak, kaya parçası
ve çamurdan yapılma bir yol, sağlı sollu kerpiç evlerden ibaret.
Savaş,
ne sebeple başladığı bilinmeyen ama durması için hiçbir sebebin kalmadığı,
birçok insanın çıldırdığı, intiharlar, toplu intiharlar, katliamlar, toplu
katliamlar ile doluymuş. Devletler topladıkları vergilerle ne kadar silah, ne
çeşit silah üretebilmiş ise üretmiş. İnsanlar bir fikirden yoksun, barış
hayalinden dahi habersiz hale gelmiş. Tam 40 yıl boyunca, kan kusmuşlar, nefret
dökmüşler.
Adam,
dudağına asmış sigarasını bekliyor sokağın köşesinde. Kumral renkli olan saçı
ve sakalı uzamış, kirli bir durumda. Beyaz, geniş, ipek bir elbise var
üzerinde. Sırtında silah asılı, elinde bir pala, 1.80 boyunda, 90 kilo, geniş
omuzlu. Ortadoğulu, belli. Arap, Kürt, Acem, Ermeni, Yahudi belki de. Yıllar
var omuzlarında, eskimiş yüzü, gözleri anlam üretmiyor, anladığını dahi belli
edemiyor. Yürürken, büyüdüğü savaşın tüm korkutuculuğu ile yürüyor. Yüzü daima
asık. Korktuğu kadar, korkutuyor. Sıcak
memleketlerde, soğuk zamanlar ve kıtlık görmüş. Savaş çıktığında henüz 6 yaşındaymış. Şimdi 46
yaşında.
Kadın,
evin önünde oturmuş, dolu dolu kahkaha atıyor. Hiç kimse böyle gülmemiştir. Hiç
kimse böyle ciğerden kahkaha atmamıştır. Siyah saçları, bembeyaz yüzü var.
Gözleri kocaman. Kimsenin kıyamayacağı kadar güzel. Tanrı, bir son düşlediğinde
ilk, bu kadını yaratmış. En sona, en güzel olanı saklamak için. O kadar güzel
ki, tanrı hiçbir kadına vermediği ve biriktirdiği tüm kutsiyeti damla damla bu
kadının bedenine işlemiş. Göğüsleri kudurmuş bir volkanın, sabırla dizginlenmiş
hali. Beli, denizlerin nereye gideceğini belirten bir yol, incecik. Kalçaları,
nesil üzerine nesil yetiştirmeye amade, doğurganlığın tüm cezbesinin mücessem
hali. Ve sesi, 40 yıllık savaşa rağmen ve geriye koca bir talan, sonsuz bir
harabe varken hala yaşamaya bahane.
Çocuk, çırıl çıplak koşuyor sokakta. Ebedi bir yalnızlığa meyilli ruhu ama
farkında değil.
Şimdi
adam, sigarasından son bir nefes daha çekti ve attı izmariti. Yavaşça eve,
kadın ve çocuğun olduğu yere doğru yöneldi. Adımları biraz hızlı, biraz meçhule
gider gibi. Ne olacağını bilemiyor, kadın hala gülüyor, çocuk hala
koşuyor. Bir anda durdu adam, kadında
durdu, çocukta durdu.
Adam
uzun uzun baktıktan sonra kadına ve çocuğa, derin bir nefes çekti. “Kadın,
düşündüm ve yeniden var etmenin anlamı yok, yeniden yeryüzünü talan edip, kendi
kendini acıtan, inciten, parçalayan nesilleri var etmenin anlamı yok, sizi
öldüreceğim, bu oyun bitecek” dedi, daha sonra yavaşça silahını doğrultup,
ikisini de vurdu. Sonra göğe bakarak “yalnız kaldım ey bizi yaratan âlemlerin
rabbi, bir emrin bir buyruğun var mı? Şu dağı başıma mı geçireceksin, üzerime
denizler mi salacaksın?” diye haykırdı. Ses yok, büyük bir acı oturdu kalbine,
yerdeki cesetlere baktı. Ağlamak istedi, içinde büyüdüğü toplumun dikte ettiği
güdü ile tuttu kendini, sonra kimsenin kalmadığı geldi aklına, sonra ağlamaya
başladı. Tekrar göğe baktı, “bizi, bir birimizin etini yerken izlemek ne kadar
keyifli olabilir ey tanrım, ben de öleceğim ve yapayalnız kalacaksın” dedi ve
elindeki palayı kalbinden içeri soktu. Öldü.
Şimdi
yapayalnız kaldım.