29 Aralık 2014 Pazartesi

YALIN AYAK YALNIZLIK

Güneş batmaya yakın, hafif rüzgâr esiyor, savaş bitmiş, bir adam, bir kadın ve bir çocuk kalmış geriye. Bir şehirde, bir sokakta yaşıyorlar. Sokak, kaya parçası ve çamurdan yapılma bir yol, sağlı sollu kerpiç evlerden ibaret.
Savaş, ne sebeple başladığı bilinmeyen ama durması için hiçbir sebebin kalmadığı, birçok insanın çıldırdığı, intiharlar, toplu intiharlar, katliamlar, toplu katliamlar ile doluymuş. Devletler topladıkları vergilerle ne kadar silah, ne çeşit silah üretebilmiş ise üretmiş. İnsanlar bir fikirden yoksun, barış hayalinden dahi habersiz hale gelmiş. Tam 40 yıl boyunca, kan kusmuşlar, nefret dökmüşler.
Adam, dudağına asmış sigarasını bekliyor sokağın köşesinde. Kumral renkli olan saçı ve sakalı uzamış, kirli bir durumda. Beyaz, geniş, ipek bir elbise var üzerinde. Sırtında silah asılı, elinde bir pala, 1.80 boyunda, 90 kilo, geniş omuzlu. Ortadoğulu, belli. Arap, Kürt, Acem, Ermeni, Yahudi belki de. Yıllar var omuzlarında, eskimiş yüzü, gözleri anlam üretmiyor, anladığını dahi belli edemiyor. Yürürken, büyüdüğü savaşın tüm korkutuculuğu ile yürüyor. Yüzü daima asık. Korktuğu kadar, korkutuyor.  Sıcak memleketlerde, soğuk zamanlar ve kıtlık görmüş.  Savaş çıktığında henüz 6 yaşındaymış. Şimdi 46 yaşında.
Kadın, evin önünde oturmuş, dolu dolu kahkaha atıyor. Hiç kimse böyle gülmemiştir. Hiç kimse böyle ciğerden kahkaha atmamıştır. Siyah saçları, bembeyaz yüzü var. Gözleri kocaman. Kimsenin kıyamayacağı kadar güzel. Tanrı, bir son düşlediğinde ilk, bu kadını yaratmış. En sona, en güzel olanı saklamak için. O kadar güzel ki, tanrı hiçbir kadına vermediği ve biriktirdiği tüm kutsiyeti damla damla bu kadının bedenine işlemiş. Göğüsleri kudurmuş bir volkanın, sabırla dizginlenmiş hali. Beli, denizlerin nereye gideceğini belirten bir yol, incecik. Kalçaları, nesil üzerine nesil yetiştirmeye amade, doğurganlığın tüm cezbesinin mücessem hali. Ve sesi, 40 yıllık savaşa rağmen ve geriye koca bir talan, sonsuz bir harabe varken hala yaşamaya bahane.
Çocuk, çırıl çıplak koşuyor sokakta. Ebedi bir yalnızlığa meyilli ruhu ama farkında değil.
Şimdi adam, sigarasından son bir nefes daha çekti ve attı izmariti. Yavaşça eve, kadın ve çocuğun olduğu yere doğru yöneldi. Adımları biraz hızlı, biraz meçhule gider gibi. Ne olacağını bilemiyor, kadın hala gülüyor, çocuk hala koşuyor.  Bir anda durdu adam, kadında durdu, çocukta durdu.
Adam uzun uzun baktıktan sonra kadına ve çocuğa, derin bir nefes çekti. “Kadın, düşündüm ve yeniden var etmenin anlamı yok, yeniden yeryüzünü talan edip, kendi kendini acıtan, inciten, parçalayan nesilleri var etmenin anlamı yok, sizi öldüreceğim, bu oyun bitecek” dedi, daha sonra yavaşça silahını doğrultup, ikisini de vurdu. Sonra göğe bakarak “yalnız kaldım ey bizi yaratan âlemlerin rabbi, bir emrin bir buyruğun var mı? Şu dağı başıma mı geçireceksin, üzerime denizler mi salacaksın?” diye haykırdı. Ses yok, büyük bir acı oturdu kalbine, yerdeki cesetlere baktı. Ağlamak istedi, içinde büyüdüğü toplumun dikte ettiği güdü ile tuttu kendini, sonra kimsenin kalmadığı geldi aklına, sonra ağlamaya başladı. Tekrar göğe baktı, “bizi, bir birimizin etini yerken izlemek ne kadar keyifli olabilir ey tanrım, ben de öleceğim ve yapayalnız kalacaksın” dedi ve elindeki palayı kalbinden içeri soktu. Öldü.

Şimdi yapayalnız kaldım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder