“Bu
kadar yağmur yağması iyi değil, sonra başka mevsimlerde yağdıracak yağmur
bulamıyorsun tanrım, pek beceremiyorsun gibi bu işi“ diye düşündü, eliyle cebindeki
saati sımsıkı tutuyordu ve her yeri ıslanmıştı. Dağı taşı delecek güç olsa
kendisinde, dağı taşı delerdi. Ama yok! Olsa öyle bir gücü, sokakları baştan
başa mavi ve pembe arası bir renge boyardı, ama yok!
Uzaktan
okul zili sesi geliyordu, çoğu okulun zil sesi gibi ünlü bir besteciye ait
dandik bir eser. Yani ilk seferinde böyle dandik gelmemiş olabilir kulağa ama
sonradan pek dandikleşmiş, özellikle okullarda, zil sesi olarak kullanılmaya
başlanınca.
Küçük
bir kedi gördü seri adımlarla yürürken, yolun kenarına terk edilmiş bir tankın
altında, açıkmış gibiydi, uzun uzun bu
açlık dramını izlemek isterdi ama o kadar çok yağmur yağıyordu ki yapamazdı, kendisinden
başkası bu kediyi böyle açken izlemesin diye de sağ elinin serçe parmağını
kesip attı önüne, yemedi kedi. Sonra cebinden kocaman bir peynir çıkarıp
fırlattı. Güzel kedicik bunu afiyetle yedi. Kahkaha attı kadın, “peynir
parmağımdan daha mı değerli aptal kedi, o parmak çok işe yarıyordu” dedi
bağırarak. Gömleğinden bir parça yırtıp sardı parmağını.
Kesip
attığı parmağın acısı ile birazcık ağladı. Uzun zamandır ağlamamıştı, içi
rahatladı. Ağlamak iyi gelir, ruhun gıdasıdır, diyetidir. Sessizce ağlıyor,
bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve kadın çok güzel. Bir parmağı eksik ve
üstelik kanıyor yine de çok güzel. Sevişmek için başka bahaneye gerek yok, namusum
üzerine yemin ederim başka bahaneye gerek yok. Öyle güzel ki; tanrının yeni bir
peygamber göndermesine gerek yok zira ancak tanrı var edebilir böyle bir
güzelliği! Hayal edebileceğiniz en güzel kadın bu, eğer başka bir kadını hayal
ediyorsanız yazık size, yaşamanızın pek ehemmiyeti yok, açık söyleyeyim,
ölseniz daha iyi edersiniz.
Yürüdü,
topuklusunun tıkırtısı ile yağmur sesi dans ediyordu tam o sırada acı bir fren
sesi ikisini de susturdu. Arabanın camı açıldı, içeriden yakışıklı iki
beyefendi, bu güzel kadına seslendi “ata bir tur binmenin bedeli nedir?!”.
Kadın sakince düşündü bu cümleyi, ortalığa saçma sapan bir şekilde dökülen
bilyelerin arasında yürümenin verdiği rahatsızlığa benzer bir rahatsızlık doldu
içine, ekşimiş yüzünü tam olarak adamlara çevirdi. Bir dakikaya yakın bekledi,
adamlar, kendi cemiyetlerinde son zamanlarda moda olan bir tarzda ve pek zarif
olarak kıkırdıyorlardı. Kadın eteğini kaldırıp, iç çamaşırını çıkardı, adamlar
şok geçirmiş gibi sustular, zira meşreplerince böyle bir şey gördüklerinde şok
geçirmeleri gerekiyor, kadın çamaşırı adamlara fırlattı, adamlar iyice
şaşırdılar, kadın koynundan “Magnum” marka revolveri çıkardı, 4 kere tetiğe
bastı ve iki güzel adam öldü.
Ne
gereği vardı şimdi kıymaya bu iki gereksiz mahlûkun canına, büyük ihtimal ile şok
geçirmişlerdir adamlar kendilerini bir anda eşek cennetinde bulunca. Kendileri,
galiba bir hata sonucu, var eden yaratıcıya and olsun, bunların böyle bok yoluna
gitmesine üzüldüm. Külotu da arabada kaldı, şimdi kendisini iç çamaşırından
tanıyabilecek biri çıkarsa başı ağrıyacak. Düşündü biraz, bir kaç dedektife ve
polise vajinasını göstermişti, hatta bir şekilde içinde ne olduğunu anlamak
için girip, çıkmalarına da izin vermişti ama hiç biri bu çamaşırından
soyunurken görmemiş olmalıydı kendisini.
Yağmur
durdu aniden ama eve varmıştı bile, şu yokuşu da çıkınca evi oracıktaydı.
Çocukları biraz acıkmıştır şimdi, gerçi yemek hazırdı ama kendisi gelmeden
sofraya oturmaz kimse, saygıdan.
Evine
varınca, küçük oğlu koştu kapıya, henüz 7 yaşındaydı, “annecim saatimi
yaptırdın mı?” diye bağırarak sarıldı eteğine annesinin. Kadın başını okşadı
oğlunun “yaptırdım oğulcuğum, onun için çıktım ya zaten” dedi, sonra cebinde
sımsıkı tuttuğu saati oğluna uzattı, çocukcağız sevinçten şarkı söylemeye
başladı. Büyük oğlu kendi odasındaydı, odaya girdi kadın, oğlu uzanmıştı
yatakta, annesini görünce hemen ayağa kalktı, annesinin elinin bir bezle sarılı
olduğunu ve kanamış olduğunu gördü. “Ne oldu eline tatlı annem?” dedi, kadın “kediye
attım yemesi için ama yemedi” diye cevapladı, gülüştüler, “bal mumu sür anneciğim,
çabucak iyileşir” dedi sonra oğlu. Beraber evin en geniş olan, ailecek
oturdukları odaya geçtiler.
Bir
anda kadının gözleri sevinçten patlayacak gibi açıldı, kocası uzun zaman sonra
çalışma odasından çıkmıştı. “Ne oldu adam, bitirdin mi hikâyeyi?” diye sordu
kocasına, kocası gülümsedi ve hayır der gibi başını salladı. “Neden?” diye
sordu tekrar kadın. Adam duraksadı, cennete bakar gibi baktı kadına, öksürdü ve
sonra “olmuyor kadın, seni anlatmaya hangi kelimeden başlasam absürt kaçıyor, neye
benzetsem eksik kalıyor, yortulardan anlam devşireyim diyorum basit kaçıyor,
susuyorum, kalakalıyorum, ben iyisi mi, vakit kaybetmeden seveyim seni, sadece
seveyim”. Gülümsedi kadın, “olsun, böyle de güzel” dedi.
“Sana
bir sürprizim var” dedi kocası gülerek, “Nedir?” dedi merakla kadın, “tütün
buldum, Endülüsden getirmiş bir seyyah”. Kadın tüm olan biteni unutup,
sevinçten ağlayarak kocasına sarıldı, sonra sardılar tütünü, yaktılar, derin
derin çektiler, parmak uçlarına kadar zevk doldu, saat normalde yanlıştı ama
şimdi doğru vakti göstermeye başlamıştı. Bittiği zaman bu keyifli tütün içme
işi, bir birlerine baktılar, bakıştılar, öpüştüler, seviştiler, bağıra bağıra
seviştiler. Tütünden sonra her zaman yaptıkları gibi seviştiler. Yıkanmalarına
ihtiyaç kalmayacak kadar masum seviştiler, kirlenmelerine imkân kalmayacak
kadar severek seviştiler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder