1 Ocak 2015 Perşembe

TÜTÜNE DOĞRU


“Bu kadar yağmur yağması iyi değil, sonra başka mevsimlerde yağdıracak yağmur bulamıyorsun tanrım, pek beceremiyorsun gibi bu işi“ diye düşündü, eliyle cebindeki saati sımsıkı tutuyordu ve her yeri ıslanmıştı. Dağı taşı delecek güç olsa kendisinde, dağı taşı delerdi. Ama yok! Olsa öyle bir gücü, sokakları baştan başa mavi ve pembe arası bir renge boyardı, ama yok!
Uzaktan okul zili sesi geliyordu, çoğu okulun zil sesi gibi ünlü bir besteciye ait dandik bir eser. Yani ilk seferinde böyle dandik gelmemiş olabilir kulağa ama sonradan pek dandikleşmiş, özellikle okullarda, zil sesi olarak kullanılmaya başlanınca.
Küçük bir kedi gördü seri adımlarla yürürken, yolun kenarına terk edilmiş bir tankın altında,  açıkmış gibiydi, uzun uzun bu açlık dramını izlemek isterdi ama o kadar çok yağmur yağıyordu ki yapamazdı, kendisinden başkası bu kediyi böyle açken izlemesin diye de sağ elinin serçe parmağını kesip attı önüne, yemedi kedi. Sonra cebinden kocaman bir peynir çıkarıp fırlattı. Güzel kedicik bunu afiyetle yedi. Kahkaha attı kadın, “peynir parmağımdan daha mı değerli aptal kedi, o parmak çok işe yarıyordu” dedi bağırarak. Gömleğinden bir parça yırtıp sardı parmağını.
Kesip attığı parmağın acısı ile birazcık ağladı. Uzun zamandır ağlamamıştı, içi rahatladı. Ağlamak iyi gelir, ruhun gıdasıdır, diyetidir. Sessizce ağlıyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve kadın çok güzel. Bir parmağı eksik ve üstelik kanıyor yine de çok güzel. Sevişmek için başka bahaneye gerek yok, namusum üzerine yemin ederim başka bahaneye gerek yok. Öyle güzel ki; tanrının yeni bir peygamber göndermesine gerek yok zira ancak tanrı var edebilir böyle bir güzelliği! Hayal edebileceğiniz en güzel kadın bu, eğer başka bir kadını hayal ediyorsanız yazık size, yaşamanızın pek ehemmiyeti yok, açık söyleyeyim, ölseniz daha iyi edersiniz.
Yürüdü, topuklusunun tıkırtısı ile yağmur sesi dans ediyordu tam o sırada acı bir fren sesi ikisini de susturdu. Arabanın camı açıldı, içeriden yakışıklı iki beyefendi, bu güzel kadına seslendi “ata bir tur binmenin bedeli nedir?!”. Kadın sakince düşündü bu cümleyi, ortalığa saçma sapan bir şekilde dökülen bilyelerin arasında yürümenin verdiği rahatsızlığa benzer bir rahatsızlık doldu içine, ekşimiş yüzünü tam olarak adamlara çevirdi. Bir dakikaya yakın bekledi, adamlar, kendi cemiyetlerinde son zamanlarda moda olan bir tarzda ve pek zarif olarak kıkırdıyorlardı. Kadın eteğini kaldırıp, iç çamaşırını çıkardı, adamlar şok geçirmiş gibi sustular, zira meşreplerince böyle bir şey gördüklerinde şok geçirmeleri gerekiyor, kadın çamaşırı adamlara fırlattı, adamlar iyice şaşırdılar, kadın koynundan “Magnum” marka revolveri çıkardı, 4 kere tetiğe bastı ve iki güzel adam öldü.
Ne gereği vardı şimdi kıymaya bu iki gereksiz mahlûkun canına, büyük ihtimal ile şok geçirmişlerdir adamlar kendilerini bir anda eşek cennetinde bulunca. Kendileri, galiba bir hata sonucu, var eden yaratıcıya and olsun, bunların böyle bok yoluna gitmesine üzüldüm. Külotu da arabada kaldı, şimdi kendisini iç çamaşırından tanıyabilecek biri çıkarsa başı ağrıyacak. Düşündü biraz, bir kaç dedektife ve polise vajinasını göstermişti, hatta bir şekilde içinde ne olduğunu anlamak için girip, çıkmalarına da izin vermişti ama hiç biri bu çamaşırından soyunurken görmemiş olmalıydı kendisini.
Yağmur durdu aniden ama eve varmıştı bile, şu yokuşu da çıkınca evi oracıktaydı. Çocukları biraz acıkmıştır şimdi, gerçi yemek hazırdı ama kendisi gelmeden sofraya oturmaz kimse, saygıdan.
Evine varınca, küçük oğlu koştu kapıya, henüz 7 yaşındaydı, “annecim saatimi yaptırdın mı?” diye bağırarak sarıldı eteğine annesinin. Kadın başını okşadı oğlunun “yaptırdım oğulcuğum, onun için çıktım ya zaten” dedi, sonra cebinde sımsıkı tuttuğu saati oğluna uzattı, çocukcağız sevinçten şarkı söylemeye başladı. Büyük oğlu kendi odasındaydı, odaya girdi kadın, oğlu uzanmıştı yatakta, annesini görünce hemen ayağa kalktı, annesinin elinin bir bezle sarılı olduğunu ve kanamış olduğunu gördü. “Ne oldu eline tatlı annem?” dedi, kadın “kediye attım yemesi için ama yemedi” diye cevapladı, gülüştüler, “bal mumu sür anneciğim, çabucak iyileşir” dedi sonra oğlu. Beraber evin en geniş olan, ailecek oturdukları odaya geçtiler.
Bir anda kadının gözleri sevinçten patlayacak gibi açıldı, kocası uzun zaman sonra çalışma odasından çıkmıştı. “Ne oldu adam, bitirdin mi hikâyeyi?” diye sordu kocasına, kocası gülümsedi ve hayır der gibi başını salladı. “Neden?” diye sordu tekrar kadın. Adam duraksadı, cennete bakar gibi baktı kadına, öksürdü ve sonra “olmuyor kadın, seni anlatmaya hangi kelimeden başlasam absürt kaçıyor, neye benzetsem eksik kalıyor, yortulardan anlam devşireyim diyorum basit kaçıyor, susuyorum, kalakalıyorum, ben iyisi mi, vakit kaybetmeden seveyim seni, sadece seveyim”. Gülümsedi kadın, “olsun, böyle de güzel” dedi.
“Sana bir sürprizim var” dedi kocası gülerek, “Nedir?” dedi merakla kadın, “tütün buldum, Endülüsden getirmiş bir seyyah”. Kadın tüm olan biteni unutup, sevinçten ağlayarak kocasına sarıldı, sonra sardılar tütünü, yaktılar, derin derin çektiler, parmak uçlarına kadar zevk doldu, saat normalde yanlıştı ama şimdi doğru vakti göstermeye başlamıştı. Bittiği zaman bu keyifli tütün içme işi, bir birlerine baktılar, bakıştılar, öpüştüler, seviştiler, bağıra bağıra seviştiler. Tütünden sonra her zaman yaptıkları gibi seviştiler. Yıkanmalarına ihtiyaç kalmayacak kadar masum seviştiler, kirlenmelerine imkân kalmayacak kadar severek seviştiler.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder