12 Temmuz 2015 Pazar

Editörden

Merhaba okur,

Yatay ve dikey genişliyorsak, büyüyorsak yaşıyoruz demektir. Bu blog-dergi ilk kurulduğunda beş kişiyi ihtiva ediyordu. Bu beş kişinin her biri birbirinden apayrı çevrelerde büyümüş fakat sonunda bir yeni medya platformu aracılığıyla buluşmuştu. Konvansiyonel medyada, şah da piyon da aynı kutudan çıkıp aynı kutuya girer. Çünkü şah da piyon da aynı çevreden gelmektedir. Sabah programlarının şahları olan sunucular ile programın katılımcıları aynı çevreden gelmekte, ancak biri Kasım gibi voliyi vurmaktadır. -O nasıl bir ikinci bölüm!- Tartışma programlarında da durum aynıdır. Kravatlı kravatlı adamlar ortak dille konuşmaya çalışır. Yeni medyanın ise tam tersi bir işleyiş sistemi var. Hem yatay hem de dikey olarak genişleyebiliyor kullanıcılar. Böylelikle birbirini bulmuş beş kişi bu blog-derginin temellerini attı. Çalışmalara tüm hızıyla başladık demek isterdim, ama biz hep dağınık yenilendik. Bu yenilenişler sırasında da genişlemeye devam ettik. Geçen sayıda ilk yazısını yazan CanBey, ikinci kez aramızda. Bir de iki şiiriyle aramıza katılan Vladimir Zinatsk var. Bu blog'ta bizim denemeyi pek beceremediğimiz bir tür olan şiirle hepimize el salladı Zinatsk. Hoş geldi.

Non Serviam, beşinci sayısında yine hem söylenenden daha farklısını söylememeye, hem de çeşitleme yapmaya devam ediyor. İyi bir klasik dinleyicisi çeşitleme yapmayı öğrenir. Biz de çeşitleme yapmayı öğrenmeye çalışıyoruz. Çeşitleyerek yaşamaya ve genişlemeye devam ediyoruz. Yatay ya da dikey fark etmez. Çeşitleyerek varız. Yakup'un mektubuyla, Kasım'ın volisiyle, maşaallah bizi bile gömen Yaşar Abi'yle, Babylon'un Cemal Abi'siyle -ne çok abi var ve ne çok kardeşiz- ve daha bir sürü yüzüyle Non Serviam, dördüncü sayının kapağını aralıyor. Dillensin diye tüm öyküler.

Keyifli okuma dileklerimle,
Andaç Üzel

Sir Alexander Delipetro - 1
Sir Alexander Delipetro - 2
Seyyit Galiyev - Alkhar 1
Vladimir Zinatsk - Zinatsk
CanBey - Vasiyet
Kinyas Göğebakan - Kasım Voliyi Nasıl Vurdu II
Mustafa Cem Dönmez - Kalbin Kadar Temiz - Muhammedî Güller 
Babylon Bayzapata - Karanlıktan / Cemal Abi
Andaç Üzel - Sadık Nasıl Sadık Oldu Bölüm 1: Kabulleniş




yine donuk gözlerle bakıyorsun
bitti o sigara tecavüz etme istersen
karanlık odan yalnızlığın kalesi
bedenin sapasağlam ruhunda çatlaklar
gün ışıyor. artık uyu. nasılsa yoksun gün boyu,ömür boyu
bir yerlerde rastlarsan çocukluğuna
ona ne diyeceksin?,nasıl açıklayacaksın?
korkunç ağrılarını,serkeşliğini,beklentisizliğini
yalnızlığını nasıl açıklayacaksın?
korkaklığını,çaresizliğini
boş adımlarını,hiç kimseliğini
işte o gün geldiğinde koş
arkana ve anılarına bakmadan koş

Alkhar - 1

Nefesini bıraktı. Fırlattığı mızrağın ceylanı bulması için sustu. Bir dua gibiydi susuşu, tanrılara sarılmak gibiydi. Mızrak ceylanın boynunu buldu. Ceylan dilini ısırarak yere yıkıldı. Oğulları Nomi ve Gaya babasına baktı. Alkhar gülümsedi." Başardık! Hadi yüklenip Zellan'a götürelim. Gaya, bir taştan diğerine atlayarak iniyordu. Sapsarı saçlarını savurarak kardeşine ve babasına bakarak gülümsedi. " Siz böyle yavaş yavaş adım atarsanız sabah ancak tepeden inmiş olursunuz" Alkhar dalgın bir şekilde gülümsedi.
 Alkhar yaşamının en büyük kıtlığına tanık oluyordu. Zeytin ağaçları bu sene az hasat vermişti, Kuraklık hayvan çiftliklerini de vurmuş, çoğu hayvan salgın hastalıklardan telef olmuştu. Ölümsüzler tanrılara bu dönem daha az yiyecek götürecekti. Karşı kıyıdan gelen gemiler dolmazsa, ölümsüzler tanrıların diyetlerini alacaktı. Ya Nomi veya Gaya'yı seçerlerse? " Tanrılar adildir" diye geçirdi içinden. Bu gülüşmelerin sonu gelmeden tepelikten inip ağaçlara karışmışlardı. Gök kendini karartıp güneşi kaybetti. Bir ay doğurdu etrafına ve ormanlarca yıldız..
 Alkhar, ormanın sesinden çocuklarının ayak sesini ayırmak için onların ayaklarını izleyerek yürüyordu. Orman, tanrıların Zellan halkına sunduğu bir hayat kaynağıydı. Tanrılar tüm cömertliğini burada gösteriyordu, tüm lanetini de..
 Zellan halkı beş gün boyunca, zeytinliklerde, bağlarda, ve hayvan çiftliklerinde çalışır; beş günün sonunda bir gün boyunca avcılık ve toplayıcılık yaparlardı. Tanrıların mülklerine el sürmeleri yasaktı. Bu av gününde elde ettikleri tüm yiyecekler sonraki av gününe kadar yetmeliydi. Eğer yetmezse Ruhban'dan ağır faizler karşılığında borç alınırdı. Her hane kendi avından sorumluydu. Ruhban'a borcu olmayan hane sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Eğer bir hane avını tamamlayamazsa Zellan'a gidene kadar onları öldürüp ellerindekileri alabilirdi. Tanrılar Zellan halkına öldürmeyi yasaklamıştı. Ama Alkhar, ormanın içinde tanrıların yasaklarının geçmediğinin farkındaydı. Ne olacaktı ki, vahşi hayvanlar saldırdı derler olur biter.. Zaten kıtlık yüzünden insanlar yiyecek bulmakta zorlanıyordu. Sırtındaki ceylan dünyalara bedeldi.
 Bir çıtırdı duydu Alkhar, yabancı bir çıtırtıydı bu. Bir ayak sesiydi. Alkhar sırtındaki ceylanı yere bırakıp Nomi'nin elinden mızrağını kaptı ve arkasına döndü. Yan hanenin beyi Parraktum ile burun buruna geldi. Parraktum'un yüzü asıktı. Elinde zayıf bir keklik vardı. Parraktum için de Ruhban'ın yolu gözükmüştü. " Alkhar, hadi yolumuza devam edelim anneciğim merak etmesin.
 Tanrılar Alkhar'ın annesini ve Parraktum'un babasını aynı yıl kendi ülkelerine katmıştı. Birbirlerine destek çıkarak bugünlere gelmişlerdi. Alkhar Parraktum'dan cüsse olarak daha kalıplıydı ve daha kararlıydı. Parraktum, diğer bütün Zellan halkı gibi Alkhar'a saygı duyuyordu. Çünkü Alkhar'ın babası bir ölümsüzdü. Uzun yıllar önce, bir hasatı kaldırıp tanrılara sunmak için götürmeye geldiklerinde, bir ölümsüz annesinin rahmine tohumlarını bırakıp yeniden karşı kıyıya geçmişti. her ne kadar ruhban bunu kabul etmese de, halk Alkhar'ın bir yarı ölümsüz olduğu konusunda hemfikirdi. Ama o, hiçbir zaman bunu bir üstünlük olarak görmedi.

                                                    *****************

 Dolunay denize düşmüş, mehtap sanki tanrıların huzuruna bir yol olmuştu. Nomi ve Gaya, efsunlu gibi karşı kıyıyı izliyordu. Alkhar yanan ateşe biraz daha kuru çalı attı. Alkhar içindeki huzursuzluğa engel olamıyordu. Yarın tapınağa gidip tanrıların silüetleri huzurunda onlara dua edecek ve çocuklarını ona bağışlamasını dileyecekti. Hem de başrahip Ahura ile bu konuyu görüşecekti. Alkhar'ı bu akıl yangınından Nomi kurtardı. " Babacığım, tanrıları kızdırdık mı biz? Aramıza neden denizden engel koydu? Bizim onları görmemizi neden istemiyorlar?" Alkhar, Nomi ve Gaya'nın saçlarından öptü. Kızıl sakallarını kaşıyarak konuşmaya başladı. " uzun yıllar önce Zellan, Kallac, Efenosya halkları kan davası içindeymiş. Taki, cehennem kan davasından ölenlerle tıka basa dolup dünyayı titretene kadar. Dünya o kadar titremiş ki deniz kabarmış. Dünya'nın bazı yerleri delinip kötü ruhlar cehennemden kaçmış. Tanrılar savaşı bitirmek için kendi ülkelerinden ölümsüzleri göndermiş. Ölümsüzler savaşan herkesi öldürüp tanrıların buyruğunu halklara anlatmışlar. Cehennemden kaçan kötü ruhlar bize zarar vermesin diye onlara çalışıyoruz. Güçlenip kötü ruhları yeniden cehenneme atsınlar diye.
 Alkhar ayağa kalktı. Heybesinden bir elma çıkarıp hançeriyle dilimlemeye başladı. -Gaya başını kaşıyarak- " Babacım sen olmazsan Nomi beni öldürür mü?" bu soru Nomi'yi de Alkhar'ı da şaşırtmıştı. İkisi de birbirlerine baktılar. " Hayır oğlum neden böyle düşündün?" " Tanrılara olan korkusundan mı bir şey yapmaz?" " Seni sevdiği için, hayatta sana muhtaç olduğu için bir şey yapmaz." kıyıya vuran iki dalga zamanı kadar sessizlik oldu. " O zaman tanrılara ne gerek var babacım?" Alkhar duyduğu bu soruyla irkildi. Elindeki hançer sağ elinin baş parmağı ile işaret parmağının arasını kesti. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Oğluna hak vermenin şaşkınlığıyla, korku karışıp vücudunu sardı. Gerçek neydi? Doğru ne demekti? Elindeki kesiğe bakmak için ateşe doğru tuttu. Çapraz yatık kıpkızıl bir çizgiydi.
 Alkhar yumruğunu sıktı, bir damla kan elinden süzülüp yanan ateşin içine düştü. Yüzünü tanrıların yuvasına dikti. O ufacık kan damlası, koskoca üç kavmi, tanrıların çığlıkları arasında boğacaktı.


                                                   *****************

 Alkhar, elinde büyük bir meşale ile Zellan tapınağının basamaklarını tırmanıyordu. Tapınak, Zellan'ın en yüksek ve en büyük yapısıydı. Bütün Ruhban sınıfı aileleriyle beraber burada yaşıyorlardı. Zellan'ın maliyesinden kolluk kuvvetlerine kadar buradan yönetiliyordu. kısacası burası Ruhban'ın karargahıydı. Alkhar tapınağın kapısına geldiğinde iri yarı, elinde on kiloya yakın baltalı iki tapınak muhafızı önüne geçti. Alkhar kara başlığını kaldırıp yüzünü gösterdi ve geliş nedenini söyledi. Tapınağın dev kapısı ardına kadar Alkhar için açıldı. Tam bu sırada Parraktum elinde büyük bir bohçayla tapınaktan çıkıyordu. Parraktum Alkhar'ı görmezden geldi. Utanıyordu çünkü. Alkhar boynunu iki yana doğru esnetti ve içeriye girdi.
 Karşısında upuzun bir koridor ve karşılıklı tanrıların heykellerini buldu. Alkhar koridorun sonunda Ahura'nın odası olduğunu biliyordu. Emin adımlarla yürümeye başladı. Ama bu kararlılığını tapınağın taştan duvarlarını inleten minik bir kızın çığlıkları bozmuştu. Ruhban'a olan faizi birikip ödeyemeyen haneler kızlarını Ruhban'a fahişe ederek ödüyorlardı. Alkhar gözlerini yumdu. Duymamak için başka şeyler düşünmeye çalıştı çalıştı çalıştı.. olmuyordu. Sinirden yumruklarını sıktı. Dün geceki kesik yeniden açıldı, ve bir damla kan Tapınağın tam ortasına düştü. Alkhar  düşen kan damlasına baktı bir anda gözlerini tanrıların silüetlerine çevirdi.Hepsi ona bakıyordu. Attığı çığlıktan kulak zarı patlayan küçük kızın feryatlarına hıçkırıkları karıştı. Sanki tüm tanrılar ona bakıyordu. Ama bu bakışlar düşmancaydı sanki Alkhar'a yapma diyorlardı. Peki Alkhar neyi yapmayacaktı? Alkhar bir an tüm gücünden düştü. Dizlerinin bağı çözülmüştü. İçinden bütün tanrıları devirmek geçti. Tüm gücünü toplayıp yürümeye devam etti.
 Ve birden çığlıklar kesildi. Bir süre sonra bir sürgü sesi geldi. Alkhar arkasını dönüp baktı. Cehennem Tanrısının heykelinin arkasındaki odadan kolluk kuvvetleri komutanı Speron ve iki muhafızı çıktı. Speron Alkhar'ı fark etmemiş olacak ki, beyazlar üzerine işlenmiş ; mavi, altın sarısı, erguvan çizgili ipekten elbisesini çekiştirip duruyordu. bir süre sonra fark ettiğinde Alkhar saygı göstergesi olarak başını yana doğru eğdi. Speron ellerini iki yana açarak " Zeytin bahçelerinin yüce koruyucusu! Bir ölümsüzün oğlu yüce Alkhar! Tapınağa uğrayarak burayı şereflendirmenin sebebi nedir? Çelik bileğini sana bahşettiler diye tanrılara şükranlarını mı sunmaya geldin?" Gülerek ellerini birleştirdi. Alkhar sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu. " Şanlı Zellan kolluk kuvvetlerinin komutanı Speron! Zerranos( Savaş tanrısı) yanında olsun! Benim derdim Ahura ile görüşmekti. Benim Ulu Ruhban'dan bir ricam olacak. Ölümsüzler geldiğinde oğullarım Nomi ve Gaya'yı tanrıların diyetinden korumanızı istiyorum. Size ne isterseni vermeye razıyım." Speron gözlerini uzaklara dikti. Sana yıllar önce kolluğa katılman için bizzat teklifte bulunmuştum hatırlıyor musun?" Alkhar onaylayan bir şekilde başını aşağı yukarı salladı. " Teklifim hala geçerli değil. Çocuklarının canını bağışlamak istiyorsan - Biraz durakladı ve dilini üst dudağının üzerinde gezdirdi. Alkhar'ın yüzüne bakmıyordu. gözlerini hala diktiği yerden ayırmamıştı.- neydi o sarışın mavi gözlü olan oğlunun adı? hey tamam hatırladım. Gaya! onu istiyorum! onu kutsayacağım. canını bağışlamak için sadece bu şekilde yardımcı olurum."
 Alkhar dişlerini sıktı. Beyni alev alıyordu. Yüreğinde savaş davulları çalmaya başlamıştı. Speron bir adım geri çekildi." teklifimi biraz düşün kabul edersen buraya gelmene gerek yok. Evine bir süvari gönderip çocuğu aldırırım." ve koridorda yürümeye devam etti.
 Alkhar yıkılmıştı. Yıkılan sadece Alkhar olmayacaktı. Elindeki kesiğe bir kez daha baktı. Bir fısıltıyla " Kan buraya da döküldü. Kan buraya da döküldü" dedi ve çıkışa doğru tanrıları titreten bir ihtişamla yürümeye koyuldu.

                         

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Sadık Nasıl Sadık Oldu Bölüm Bir: Kabulleniş



Adım Sadık. Babam herhangi bir Türk futbolcunun pek de öne çıkmadığı bir dönemde doğduğum için isim seçme işini anneme bırakmış. Annem de insanın isminin kişiliğine etkisinin olabileceğini düşündüğünden olsa gerek, bu ismi vermiş bana. İsmim gibi olayım istemişler. Olmuş muyum, bilmiyorum. Olmuş muyum, kısmen. Ne kadar olduğumu ise pek kestiremiyorum. Ama her elma gibi oldukça ağaçtan ayrılma zamanımın geldiğ kesin. Sadık oldukça, ben oldukça, olgunlaştıkça, Sadık'laştıkça ve sadıklaştıkça dalımdan kopmam gerekti. Bu öyküde size nasıl Sadık ve nasıl sadık olduğumu anlatacağım.

Doğduğum şehri pek iyi tanıyamadan yaşadım. Yıllarca o şehrin göbeğinde, tarihinde, güzelliğinde yaşayan ailem, ben doğduktan sonra çeşitli sebeplerle -hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu taşınmaya ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim- şehrin uç bir noktasına taşınmak zorunda kalmış. Ablam güzeller güzeli Piraye Hanım, ben doğduğumda henüz ilkokula başlayacakmış. Canım annem Mukaddes Hanım, Kızılağaç'taki kırık dökük evi güzelleştirebilmek için elinden geleni yapmış. Ben Singer marka dikiş makinesinin yanındaki beşiğimde Müzeyyen Senar'ın sesiyle uyurken o da pek güzel masa örtüleri dikermiş. 1980'de anneme hediye geldiğini kimden öğrendiğimi hatırlamıyorum ama o güzelim Singer hala gıcır gıcırdır ve huysuzlanarak da olsa çalışır. Babam Kızılağaç'ta da işlerini götürebilmenin bir yolunu bulmuş, nasıl olduysa. Çevirmendir babam. Her asker çocuğu gibi biraz tembel, biraz alkolik ve biraz sigara tiryakisidir. 27 yaşında başlamış sigaraya, bunu ilk duyduğumda inanamamıştım. Hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu sigara bağımlılığına ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar olduğunuzu düşünmüyorum. Neyse, babam Namık Bey, Kızılağaç'ta vekil öğretmenliğe başlayarak ablamın ilkokula başladığı okulda -okulun ismi Zübeyde Hanım'dı, şimdinin bir örnek, kabakulak olmuş gibi görünen okullarına inat zarifçe bir görünümü vardı- İngilizce öğretmenliği işine girişmiş. Bizimki gibi bir aile için ziyadesiyle az sayılabilecek ama annem Mukaddes Hanım'ın değme iktisatçıya taş çıkartacak ev ekonomisi ve annelik bilgisiyle inanılmaz bir bolluk içerisinde yaşıyormuşuz gibi hissettiren bir maaşı varmış babamın. Bir yandan da babama birkaç çeviri işi geliyormuş iki ayda, üç ayda bir. Babam akşamları çeviri işleri yapar, gündüzleri de okula gider çocuklara İngilizce öğretirmiş. Ne yazık, hiçbir zaman o hayat değiştiren öğretmenlerden olup olmadığını öğrenemedim. Zira bana her şeyi kendi kendime öğrenmemi öğütlemişti, Piraye Hanım'a da öyle. Piraye Hanım'a onlu yaşlarımın ortasına kadar Piya demiştim, hiç değilse çocukluğumu anlatırken de kendisinden Piya diyerek bahsetmeyi deneyeceğim bu hikayede.

Babamla ilgili çocukluğumdan hatırladığım en güzel kare, kahverengi ve güzelim masasında duran  daktilosunu -bir zaman sonra o daktilonun yerini beyaz bir masaüstü bilgisayar almıştı ve babam onu da tıpkı daktilo kullanır gibi ustalıkla ve sakinlikle kullanmayı öğrenmişti- tıkırdatışıydı, akşam karanlığı ve annemin yaptığı kakaolu kekin kokusuyla karışırdı bu güzel görüntü. O masanın üstünde ise şimdi benim dizüstü bilgisayarım duruyor. Bugün tarihli gazeteler, bir cam kültablası ve iki paket Camel ile birlikte. O günlere dönmem gerek.

Ülkenin tüm milli değerlerine bağlı geçirdiğim ilkokul ve ortaokul yıllarım boyunca birçok sınıf ve dolayısıyla sınıf öğretmeni değiştirmek zorunda kaldım. Bunun nedeni anneciğimin titizliğiydi. Herhangi bir öğretmenin bir davranışını beğenmediği an, ertesi dönem bir başka sınıfta eğitim alıyor oluyordum. Bu da ziyadesiyle aidiyet kavramımı sarsmıştı. Hani zaten hiçbir zaman geniş bir arkadaş ortamım ve popüler bir mizacım olmamıştı da, yine de diyordum ki, belki anneciğim bu kadar da titiz olmasa benim için işler daha kolay olabilirdi. Bunun bir diğer handikapı da matematiği hiçbir zaman anlayamamam oldu. Ne yazıktır ki ailem ya çevirmen, ya ressam, ya da müzisyen yetişkinlerin oluşturduğu bir topluluktu. Hatta öyle ki, bu anne tarafımda da baba tarafımda da aynıydı. Düzeni bozan tek kişi dedemdi ve o da bu düzen bozuculuğunun aksine asker olmayı seçmişti. Dedem. Rap. Rap. Rap. Rap.

Ben ilkokula başlayacağım sıralarda Piya onlu yaşlarına gelmişti. Sanki her gün bir santim daha uzuyor, her gün bir adım daha zarifleşiyor ve her gün daha da “siz” haline geliyordu Piya. Yemyeşil gözlerinin içerisindeki balköpüğü çizgiler, bugün ben 25 ve o 31 yaşındayken bile çok güzel. Tüm o güzelliğin arkasında sakladığı sırlara, varlık sancılarına, 19'unda yaptığı ve birkaç ay içerisinde sonlandırdığı o ilk evliliğine ve şimdilerde evli olduğu Arap kırması muallim Kerimullah Bey'e -bir daha asla kendisinin adını tam olarak yazmayacağıma yemin edebilirim- rağmen güzel o benim cânım Piya'm, Piraye'm. Hayır efendim, size asla dedem Mustafa Bey'in emekli subay postallarının bu evliliklerin ikisine de ne kadar kızdığından bahsetmeyeceğim. Dedem Mustafa Bey'i tanıyacak kadar güzel insanlar olduğunuzu düşünmüyorum. Velhasılı, ablam Piraye bir yandan beni yetiştiriyor, bir yandan evi annem çalışırken -o zamanlar güzel validem bir dikiş nakış kursunda kendinden büyük zavallı ev kadınlarına elleri eşlerinin rakı şişesi dışında bir şey tutsun diye dikiş nakış öğretirdi- derli toplu tutmaya çalışır, bir yandan kendini büyütür, bir yandan da o enfes yeteneğiyle bize güzel şarkılar söylerdi. Müziğe müthiş bir yeteneği vardır benim Piraye'min. Kendisinden bana geçen en güzel şey de odur. Hayır, benim müziğe yeteneğim yok; aşkım var. Yıllar var ki elime gitar dışında hiçbir enstrüman alamamış, bu gitarla da 0-3-5-0-3-6-5-0-3-5-3-0 dizisi dışında hiçbir şeyi layığıyla çalamamışımdır. Birazcık şarkı söylemeyi becerebilirim ki o da sadece duşta, saçlarımı güzel kokulu şampuanlarla yıkarken. Efendim konunun dağılmamasını sağlamaya çalışıyorum ancak beni sürekli bir yerlere çekiştiren anılar zihnimde dolanıp duruyor. Ben bu kadar dağınık bir adam değilimdir normalde. Gerçekten değilimdir. Gelin önce size annemin neden çalışması gerektiğinden bahsedeyim.

Annem, o güzeller güzeli beyaz tenli, güler yüzlü annem dedeme bir konuda çok hak verirdi. Dedem her zaman askerdi, çocukları her zaman tembeldi -kafanız karışıyor değil mi, madem tembeldi de niye hem çeviri yapıyor hem de öğretmenlik yapıyordu diyorsunuzdur elbet, söyleyeyim: insan tembel olmasa yazmak yerine çevirmeyi tercih eder mi sanki? Dedem de böyle düşünüyordu- ve dedem çocukları bu tembellikle mücadele edebilsin diye çok önemli bir karar vermişti: "ben yaşarken asla, çok önemli bir durum olmadığı sürece çocuklarıma maddi bir yardımda bulunmayacağım." Ne kadar şanslı olduğunuzu bilmeniz gerek. Şanslısınız çünkü size dedeciğimin o babam dışındaki çocuklarından bahsetmiyorum. Tanrı'ya şükür ki şimdilik onlarla bu satırlarda karşılaşmayacaksınız. Annem dedemin bu güzel ve örnek alınası tavrını takdir ediyordu. Babamla çektiği her maddi sıkıntıyı da kayıtsız şartsız göğüsleyebilmesi bu yüzdendi. Yoksa annem de pekala o aksi teyzelerim ve -affınıza sığınarak- çirkef anneannem gibi oturduğu yerden bey parasıyla geçinmeyi iyi bilirdi. Eve gelen piyano hocasıyla kırıştırmayı, mutfak işlerinden hiç anlamıyor görünüp tüm işleri hizmetçilere ve aşçıya yıkmayı, agorafobisi varmış gibi davranmayı, klostrofobisini bahane edip yüksek tavanlı evlerde yaşamayı, hayattaki tek başarısını iki nihavend bir segah eseri layıkından çok daha kötü seslendirerek de olsa dikkat çekebilmeyi, karikatürize edilebilecek şekilde -yahut bizzat karikatürize- bir mevcudiyeti benimseyip bu mevcudiyeti damarlarındaki son kana kadar yaşamayı da iyi bilirdi. Efendim nasıl bilmesindi? Bunlar bizatihi annemin ailesinin bir özetiydi. Ama işte anneciğim nasıl olduysa bu entrika dolu aileden, bu pislik, irin, yanlış, kir, pas, adaletsizlik, haksızlık, ihanet dolu aileden doğmuş olsa da onlara hiç benzemiyordu; hala da benzemiyor. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama benzemiyor. Her neyse, annem dedemin bu huyunu çok takdir ederdi. Bağışla dede, senden şu dikkatsiz okuyucuya bahsetmemeliydim. Baksana, hiçbirisinin aklına “aman efendim, madem böyle şehirli bir ailesiniz, madem yirmi birinci yüzyılda bile böyle konuşabiliyor ve yazabiliyorsunuz,peki öyleyse neden şehrin dış tarafına taşınmak yahut anneciğinizin çalışmasına şahit olmak zorunda kaldınız” diye sormak gelmedi. Böyle dikkatsiz insanlara seni anlattıım için bağışla beni.

Efendim biz Piya ile her şeyden önce dosttuk. Piya benim sevgilim, dostum, ablam ve annemdi. Sevgilim derken siz okuyucuların dikkatini cezbettiğimi düşünüyorum. Siz bilmez miyim ben, nerede bir hinlik varsa hemen oradasınızdır siz okuyucular. Asla kimsenin bir diğer kişiye sevgililik gibi güçlü bir bağla sevgili olmadan bağlanabileceğini tahmin edemezsiniz. Neyse. Piya'dan bahsediyordum. Benim güzeller güzeli, benim yemyeşil gözlü, incecik, narin, zarif, kırmaya kıyılamayan ve kırılmaya doymayan Piya'mdan. Biz Piya ile babam her ne kadar aksini yıllarca tembihlese de birlikte uyurduk. O evleninceye kadar böyleydi. Bunun nedeni ise Piya ile birbirimize duyduğumuz güven, birbirimize karşı hissettiğimiz ihtiyaç ve sonsuz sevgiydi. Göğsüne başımı koyup ona sarıldığım anlarda aynı anda dünyadaki tüm kadınların toplamı kadar anne-sevgili-eş-abla ve kutsal oluyordu benim Piya'm. Fakat ne yazık, babam haklıymış. Birisine ne kadar bağlanırsan ayrıldığında da işte o kadar üzülüyormuşsun. Bilememişim. Yazıkmış.

Piya üniversite sınavına hazırlanıyordu. Tam da benim ona Piya diyerek hitap etmeyi bıraktığım zamanlarda. Bizim Piraye, kocaman olmak için üniversiteye hazırlanıyordu. İnanamıyordum nasıl olduğuna ama böyleydi. Tembel babam da güzel annem de sırf Piya fazladan bir saat daha özel ders alabilsin diye çalışıyordu gece gündüz. İkisi de Piraye'yi ellerinden tutuyorlardı her an. Sürekli destek veriyorlardı. Gün geldi,, o büyük sınavın sonucu kocaman bir erkek elinin tokadıymışcasına yüzüme indi. Piya'm, Piraye'm benden ayrılıyor ve saatler uzaklıktaki bir büyük şehre okumaya gidiyordu. Ne yapmalıydım? Çıkıp ben de onunla gitmeli miydim? Hayır, gidemezdim. Kabullenmeliydim bu ayrılığı.

O lanet, o zifiri gün Piraye'm yeni şehrine yerleşmek için yola çıktığında ben kabullenmekle terbiye edilmeye başladım. O gün itibariyle elimi neye attıysam bir şeyleri kabullenmek zorunda kaldım. Bir şeyler. Hep bir şeyler. işte öykü de tam burada başladı. Sadık olmanın birinç kuralı: kabullenmek.

Daha sonra yazdığım ve asla film olamayan bir senaryoda baş karakter şöyle diyordu:

"Misal varlığını kabul eder ve onun bilincine varırsan hastasındır. Ancak herhangi bir terk edilişi, herhangi bir yitişi kabullenirsen güçlüsündür. İnsanın ölümü kabullendiği gün büyüdüğüne inanılır. kabullenmek sabitlenmektir. Şuraya-şöylece sabitlenmek."
 "Şuraya-şöylece" derken parmağıyla bir duvarı işaret ediyordu. Şükür ki çekme girişiminde bile bulunmayıp yırtıp atmışım. 

Piya gittikten sonra onu kabullenmek zorunda kaldım. Gitmiş bir ablayı kabullenmek zorunda kaldım. Sonra da işte kabullenebileceğim onlarca şey çıktı karşıma. hepsini kabullendim. Piya artık gidiyordu. Her gelişinde daha da gidiyordu bu evden. On dokuzunda ise tamamen gitti. Size dedemin emekli subay postallarının bu işe ne kadar sinirlendiğinden asla bahsetmeyeceğim.

Piya o adamı çok sevdi. Tüm aileyi arabesk bir şekilde karşısına aldı. Tanrım affet ama aşk böyle bir şey değil. Biz tabakaları arasında geçişkenlik gösterebilen bir millet değiliz. Neysen osundur bu toplumda. Fakat ablam işte, eden bilmiyoruz, evlendi o adamla. Sonra da çok mutsuz oldu. Çok çok kahretti kaderine. Ancak yol yakınken dönmeyi de bildi. O benim kadar kabullenir görünmüyordu herhangi bir şeyi. Burnu hep benim burnumdan daha dik dururdu. Öyle de devam etti. Ben kabullenmeyi onun sayesinde öğrendim ama o hiç kabullenmedi. Daha sonra birkaç celsede bitti bu iş. Hem bu satırları okursa bana kızmasın hem de hatırlamasın diye ne evlilik, ne de adam hakkında detay vermek istemiyorum. Zaten ailede de bahsedilmesi gerektiğinde ortamdaki en büyük kişi tarafından "aman bitti gitti işte" ifadesiyle ve bir sinek kovalarcasına bilekten sallanan el ile geçiştirilir. Hakkında çok konuşulan bir fenalığın gelip tekrar sizi bulması kaçınılmazdır. En azından bizim ailenin inanışlarına göre bu böyle. Piya geri geldi. Ancak ben onun olmadığı zamanlara kendimi öylesine odaklamıştım ki varlığını fark edemiyordum.

Fakat, ya kendi hayatım? O noktada da kabullenmem gereken onlarca şey oldu. Her zaman bir kadını kabullenmek zorunda kaldım mesela. Onun her şeyini kabullenmek zorunda kaldım. Kime elimi attıysam kabullenmem gereken onlarca şey gördüm. Her şeyi de kabul ettim. Kabul etmeyi kabul ettim. Ancak öyküm burada bitmedi. Sabırlı olursanız size anlatacaklarım var daha. Lütfen buraya yine gelin ve ben yeni bir şeyler yazınca hemen okuyun. Çünkü Sadık sadece kabullenerek sadık olmadı. Birçok şey gördü, birçok şey yaşadı. 

Bir televizyon dizisi kadar havalı:

Devam edecek.








Zinatsk

Sigarayı avucumda söndürdüm
Küfür gibi ortak bilinçdışı
Hakkında daha çok şey bilmiyorum

Acı eşiğim yükseliyor
Jung da ne adam ama

Kesesinden çıkamayan bir zebra yavrusuyum
Kendi ayaklarıma kusuyorum.

Le Roi est mort, vive le Roi!
Frenkler hep yalan söylüyor
İç ülkemde krallığımı yitirdim
Alsas-Loren Alman toprağıdır





SALVO
Hava bugün aymadı,
Anılarda Kadirist travmalar..
Çağlayan bir nehirdin içimde, şorul
Feribotta işedim..

Çokça iyi bir adam olamadım,
Belki Franco da sevmiştir,
Peki ya Salazar?
Başına buyruk bir lider gibi çektim sifonu,
Seni uğurladım..

Iyi adamın zararı kendinedir
Ben küpüme dokunmadım
Iki salvoda savurdum seni
Belki bir

Doğada hiçbir ses böyle acı yansımadı

Kalbin Kadar Temiz - Muhammedî Güller

Merhaba Leman;

Sen beni tamamen unutmuşsundur belki. Hayat gailesi, kurufasulyenin kilosu,
seçim sonuçları, koalisyon seçenekleri, Yunanistan'daki ekonomik kriz,
Galatasaray'ın dördüncü yıldızı takması, Emre Belözoğlu'nun silahlı kavgaya
karışması, Elif Şafak'tan nefret etmen, "O kız hiç o dal gibi çocuğun yanına
yakışmış mı?" düşüncesi, Survivor Turabi, sürekli "feysten dürten" çocuk, ev
işlerine zorsunman, kocanın ayak kokusu,İslamcı şairlerin ne kadar da kötü
yazıyor olduğu gerçeği, saçlarını ombre yaptırmak, iş yerindeki Gakgoş müdür
gibi kafanı dolduran binlerce şeyin arasında bir ilkokul hatırasını hatılamaman
kadar doğal ne olabilir ki? Ben de milyonlarca düşüncenin arasında ilkokulun
güzel ve akıllı kızı Leman'ı pek de hatırlamıyordum zaten. Ta ki birgün "Acaba
Robin Van Persie Fener'e geldi mi?" diye açtığım Facebook sayfasında ilkokul
arkadaşımız Erhan Dolma'nın arkadaşlık isteği gönderdiğini görene kadar. Bu
çocuğun soyadıyla herkes dalga geçerdi, ben de o coşkulu eğlence korosuna
katılmayı ne çok isterdim ama olmazdı.  Ben sınıfın sessiz ve tuhaf çocuğuydum.
Komik olduğunu sandığı espriyi yapınca soğuk ve sessiz bir duvara çarpan, tuhaf
tuhaf bakılan çocuktum. Kızların uzak durduğu, yüzünde ve vücudunun sol
tarafında derin yanık izleri olan çocuktum. Her neyse bu kadar laftan sonra
hatırlamışsındır ne de olsa benimle konuşma inceliğini gösteren tek insandın.
Erhan Dolma'nın Facebook profilinde, arkadaşlarının arasında seni ve o güzel,
büyük, bir elma gibi büyük ela gözlerini görünce birçok şeyi hatırladım. Annemin
nasıl bir tanrıça, babamın nasıl bir şerefsiz olduğunu, ilkokul yıllarımın ne kadar
sancılı geçtiğini ve senin o okula gitmem için nasıl da tek sebep olduğunu ve sana
küsüşümü daha da sessizliğe nasıl gömüldüğümü, bir dönem neredeyse
konuşmayı bile unutacak hale geldiğimi anımsadım. Bütün bunları sana
yazıyorum çünkü bir hatıra defteri getirmiştin, herkese kalbin kadar temiz bir
sayfa ayırmış, seninle ilgili güzel hatıralarını yazmalarını istemiştin. Sınıfın
kabadayısı Sadrettin'e bile bir sayfa ayırmıştın, büyük, eğri büğrü iğrenç el
yazısıyla o temiz sayfayı kirletmişti. Sadrettin'i hatırlarsın, sınıfta herkesi
kendinden güçsüz görür, herkese bulaşır, temiz ve eli yüzü düzgün zengin
çocuklara haraç keser, çalışkan çocuklardan zorla kopya isterdi. O bile o haliyle
gelip de bana bulaşmazdı. Sekizinci sınıftaydık, bir gün sınıfın temiz
çocuklarından Serkan'ı köşeye sıkıştırdığında, sinirim tepeme zıplamış "Allah
mısın lan sen? Bulaşma artık çocuklara senin kitabını sikerim!" diye olduğum
yerden aniden fırlayıp Sadrettin'in burnuna kafayı gömmüştüm. Kırılan yalnız
burnu değil aynı zamanda gururu da olmuş, birden ortalık karışınca koşa koşa
sınıfa giren nöbetçi öğretmen dinci Meral Hoca, kulağımdan tuttuğu gibi disipline
götürmüş, üç gün uzaklaştırma vermişti. O üç gün anneme okula gidiyorum deyip
Antep'in sokaklarını arşınlamıştım. O zamana kadar hayatımın en güzel üç
günüydü. Okula döndüğüm gün Sadrettin, mahalleden dört arkadaşını alıp okul
çıkışı çok feci dövmüştü, gözüm morarmış, dudağım patlamıştı. Ertesi gün sen
hariç, bir Allah'ın kulu ne olduğunu sormadı ama hepsi kurulmuş gibi sınıfa adım
atar atmaz senin neden her tarafın yanık diye, iğrenen ve acıyan gözlerle bakıp
sormayı bilmişlerdi. Onu da bir tek sen sormamıştın. Bunu da zaten hem yıllar
sonra sana küsmemin bir özrü, hem hatıra defterinde benim için ayırdığın ama
boş kalan sayfayı doldurmak hem de ömrüm boyunca bu yanık izlerini merak da
etmene rağmen rahatsız olduğumu fark edip sormayan tek insan olduğun için
yazıyorum.

Çok gevezelik ettim biliyorum. İnsan hatırladıkça konuşası geliyor, bu durumda
yazası geliyor desek daha doğru olur. Bana ısmarladığın gazozları hatırlıyorum
mesela, sigaraya başladığımda yanımda durup çevreyi gözetlemeni, neden
insanlara bu kadar uzak davrandığımı sormanı hatırlıyorum. O soruna da hiç
cevap vermemiştim. Bir defasında, hatırlarsın bizim sınıfta Kız Onur dedikleri,
efemine bir çocuk vardı. Herkes onun şorolo olduğunu ima ederdi, hatta
Sadrettin bir defasında yüksek sesle üst sınıflardan bir çocuğun Kız Onur'u
"siktiğini" bile anlatmıştı. Onur'a içim ezilmiş, üzerine bu kadar gidilmesini
kaldıramamıştım. Yine böyle Onur'la çok dalga geçilen bir gün, tenefüste Onur'un
yanına gidip "Üzülme Onur, kız olmak da kötü bir şey değil ki..." demiştim,
aklımca teselli veriyordum. Onur birden bana esip gürlemeye başladı "Sen
kimsin ki bana akıl veriyorsun?" dedi, Onur, en acımasızca dalga geçilen de olsa
popülerdi, ben ise ona teselli verecek kişi değildim. Galiba bu olay o gün neden
insanlardan bu kadar uzak durduğumu sorduğunda vereceğim cevaptı. İşte böyle
tuhaf bir çocukluk zamanı geçiriyordum ve tek arkadaşım sendin. Beni en
bunaltan o soruyu, nasıl olup da vücudumun yarısının yanık olduğu sorusunu tek
sormayan da sendin. Ben ise yazmam için uzattığın hatıra defterinde Ümran'ın
"Bir de Yakup denen o tuhaf çocukla dostluk etmesen" cümlesini görüp, hiçbir
şey yazmadan hatıra defterini sana verip "Bir daha da benle konuşma, zaten okul
da bitiyor, ayrı liselere gideriz ne sen beni görürsün ne ben seni" deyip sana
küsmüştüm.  Sahiden de ayrı liselere gittik ve birbirimizi bir daha hiç görmedik.
Şimdi ise özrümü kabul etmeni diliyorum. Bir de tanıştığım herkesin ilk iş
sorduğu ama senin sormadığın o malum sorunun cevabını ilk kez ve yalnızca
sana anlatmak istiyorum.

Biz şehre göçmeden önce bir tarafı Halfeti'ye bakan Fırat kenarında bir köyde
yaşardık. Anamın bir tanrı olduğunu, nasıl da yılmadan, yıkılmadan bütün işleri
aynı anda çekip çevirdiğini o zamanlar fark edemezdim. Fıstıktan, üzüme gider,
çiftini çubuğunu kendi sürer, mahsulü de kendi toplardı. Dahası üzümleri
ayaklarıyla ezip kış için pekmez de çıkarır, tek çocuğunu yani beni mesut etmek
için pekmezden şıllık tatlısı yapardı. O pekmezi, yine kendi yaptığı yoğurda
karıştırıp verirdi, öksürdüğümde hemen koşup pekmez yedirirdi. Bir pekmezden
hem ilaç, hem yiyecek üretirdi. Bir de evimizin "hayatında" yani üst avlusunda
yağ tenekelerinin içinde kan kırmızısı Muhammedî güller yetiştirirdi. Yani bizim
orada o güllere Muhammedî güller derlerdi. Muzzam renge sahip bu büyük
güllere çok özen gösterirdi annem, onları adeta beni sevdiği gibi sever hatta belki
benden bile çok ihtimam gösterirdi. Köydeki herkes, bizim evin hayatındaki
Muhammedî gülleri konuşur, evin yakınından geçerken parmaklarıyla
gösterirlerdi. Babam ise mahsülü satar, haftanın yedi gününün üçünü ya
Halfeti'de ya Antep'te geçirirdi. O zamanlar babamın mahsülden gelen parayla
kumara ve pavyona gittiğini hatta daha çok para kazanıp pavyonda ve
kumarhanede daha çok vakit geçirmek için esrar yetiştirip sattığını bilmezdim.
Bunu tek yapan da babam değildi, babamın "tertip" diye hitap ettiği Küçük Ali ve
muhtar azası Kel Kamber de bu işin içindeydi. Haftanın üç bazen de beş günü Kel
Kamber'in Kartal'ına atlar köyden giderlerdi. Bu da herkesin dilindeydi,
gayrımeşru işler peşinde koşan muhtar azasının dedikodusu bir köy için
vazgeçilmezdi. O yaz yerel seçim olduğunda muhtarlığı yine Kel Kamber'in azası
olduğu Dik Halil'e kaptırınca rakibi sonunda dayanamamış, Kel Kamber'i
dolayısıyla esrar yetiştiren diğer kişiler olan Küçük Ali'yi ve babamı da
jandarmaya ihbar etmiş. İhbarın yapıldığı günün gecesinde baskın olacak diye
haber gelmiş. Babam da evde annemle beni asla sokmadığı küçük odada bulunan
çuval çuval esrarı, annemle benim uyuduğuma emin olduktan sonra evin
avlusunda yakmaya karar vermiş. Ben o zaman 7 yaşındaydım, evin damında
annem, babam ve ben kucak kucağa yatardık. Babam yanımda olmazsa huzursuz
olurdum, uyuyamazdım. O zamanlar babamdan böylesine nefret etmezdim. O
gece, babam yataktan usulca kalkıp gidince aniden uyandım. Çevreme bakındım
babamı göremedim, aşağıdan çıtırtılar geliyordu, kalkıp damın kenarına gidip
baktım babamı ateşin başında gördüm. Çocuk aklı işte yanına gidip elini tutmak,
"gel de uyuyak korkuyorum" demek istedim. Uyku sersemi, git gide büyüyen
ejdarha alevi gibi ateşe doğru yürümeye başladım, çuval çuval yakılan esrarın
kokusu beni sarhoş etmişti sanki, kafamın içerisinde milyon tane düşünce
dolaşıyordu, beynim git gide uyuşuyordu. Öyle kendimi bilmez bir haldeydim ki
ateşin etrafından dolaşmak yerine doğrudan ateşin içine yürüdüğümü fark
etmedim, yanan çuvala takılıp ateşin içine düştüğümü de fark etmedim yanan
esrarın kokusundan sarhoş olmuş bir rüyanın içine dalmıştım. alev alev yanan
kocaman bir kuşun sırtında gökyüzüne uçuyordum. Bereket ki annemin uykusu
ağır değildir, aşağıya inip ne olduğunu fark etmiş, bir tanrı olduğu için de
korkusuzca alevin içine atlamış beni kurtarmış. Gözümü hastanede açtığımda her
tarafım sargı içindeydi ve başımda yalnızca annem vardı.

Bu olayın olduğu gece baskın olmamış, babam da nasıl olsa ihbar ciddiye
alınmamış diye esrar yetiştirmeye ve satmaya, parasını da kumara ve
pavyondaki kadınlara harcamaya bir süre daha devam etti. O gece beklenen
baskın kimsenin haberi yokken bu olaydan dört yada beş ay sonra oldu. Babamın
mahkemesi çok kısa sürdü hemen hapse attılar. İki yıl Gaziantep'te dört yıl da
Sinop'ta hapis yattı. Annemi ise önce tarlada hakkı yok diye amcam köyden
kovdu, annem de beni ve tenekelerdeki Muhammedî güllerini alıp, Antep'te
yaşayan dayımın yanına geldi. Dayımın dört çocuğu vardı, annemle ben de
gelince epey kalabalık olmaya başlamış, yengem ise artık rahatça hepimizin
duyacağı şekilde şikayetçi olmaya başlamıştı. Annem bir hırsla beni ve güllerini
alıp dayımın evini de terk etti. Hayatı boyunca tekstil atölyelerinde çalıştı,
kimseye minnet etmeden beni büyüttü. Ne de olsa bir tanrıydı, yorulduğunu, bu
kadar zorluğun içinde şikayet ettiğini ve ağladığını hiç görmedim. Bütün bunların
yanında arada bir beni de alır kalkıp Sinop'a gider, babama temiz çamaşır, sigara
ve para götürürdü. Babam ise hapisten çıktıktan sonra bir daha bizim bu
taraflara uğramadı. Nerede yaşadığını ne yiyip ne içtiğini duymadık, peşine de
düşmedik. Annem umursamadı, ben ise günden düne öfke duyup nefret ettim.
Lise son sınıftayken bir Çarşamba günü -ki kötü olayların olması için haftanın en
ideal günü Çarşamba'dır.- annem bilinmeyen bir nedenle öldü. Mezarının
toprağını kendi ellerimle eşip, içine annemi kendi ellerimle yerleştirdim. Üzerine
toprağını örtüp, Muhammedî güllerini kendi ellerimle diktim. Bir süredir
gidemedim, gülleri soldu, annemin hatırasına da en büyük ihaneti babam değil
ben ettim.

İşte böyle Leman. Bana ayırdığın hatıra defteri sayfasına aradan 15 sene
geçtikten sonra bunları yazıyorum. Umarım özrümü kabul edersin.

Sevgiler.

Yakup.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Vasiyet

Meraklı garson yolun karşı tarafındaki arabayı işaret ederek sordu: “Amca birşey yemiyor mu?”. “Sanmıyorum”, dedi Tamer. “Çok yorgun zaten, uyuyordur...” diye geçiştirmeye çalıştı.

Hızlıca çorbasını içip, bir an evvel uzaklaşmak istiyordu bu yol üstü lokantasından. Başına bir bela gelmesinden çekiniyordu. “Ulan daha ne gelebilir ki başıma zaten?” diye düşünerek gülümsedi. Yola çıktıklarından beri uğursuzluk yakalarını bir türlü bırakmamıştı. Şu anda tek derdi bir an evvel Bozbayır’a varmaktı.

...

Bozbayır’ın adını çok duymuştu Yaşar Abi’sinden. Akşamları karşılıklı iki duble rakının üzerine bir tane çift kağıtlı sarıp efkar dağıtırlarken, yetmişlik ihtiyar bir anda elli sene gençleşir, gözlerine delikanlılık feri geri gelir, başlardı anlatmaya...

“Bak Tamer, biz de anamızdan böyle ihtiyar doğmadık be oğlum. Askerden yeni gelmişim o zamanlar. Köyde, kasabada benden daha yakışıklı, daha sağlam adam yok. Bekar kızların hepsi, anamın yollarını gözlüyor, evlerine oturmaya gelse de oğlunu evlendirme niyetini analarına açsa diye. Ama benim gözüm açılmış tabi İstanbul’da. Köylü kızların hiç biri ilgimi çekmiyor. Ulan dangalak Yaşar. Şehirli karılar n’apsın lan senin gibi beş parasız, mesleksiz serseriyi. Anamı dinleyip de köyden düzgün bir kızla evlenseydim, belki şimdi seninle cigaralık içeceğime, torunlarımı seviyor olurdum. Kader be...”

Yapayalnız bir adamdı Yaşar Abi’si. Bütün gün İstanbul sokaklarından eski gazete, dergi toplar, mühim olayların hemen akabinde çıkmış sayıları meraklıları için özenle ayırır, sahaflara satardı. Bu sahaflara gelen koleksiyoncular, misal 86’daki uzay mekiği patlamasının ardından çıkan haber dergilerini ya da Özal’ın vurulduğu günün ertesi çıkan gazeteleri üç beş misli fiyatına aldırmadan almak isterlerdi. Yaşar Abi’si de gelen parayı, rakıya, lakerdaya bir de cigaralığa harcar, tek göz evinin kirasını bile zar zor öderdi.

“Ablam en iyisini yaptı gene Tamer. Hiç ayrılmadı Bozbayır’dan. Keşke ben de hiç gelmeseydim bu şehre. Ama işte askerliğimi yaparken gönlümü çeldi namussuz şehir. Buradaki hayatı, renkleri, canlılığı görünce, köy sanki mapushane gibi geldi bana. Nereden bilirdim buranın, dünyanın en kalabalık zindanı olduğunu...
Bak oğlum, buralarda ölüp gidersem, sakın bu şehire gömdürtme beni. Duydun mu lan!”

“Allah gecinden versin Yaşar Abi ya... O nasıl söz? Zaten sen, maşallah beni bile gömersin!”

“Kes ulan zırvalamayı, vasiyetimi söylüyorum, yaz! Ben Yaşar Yılmaz, ölürsem Bozbayır Köyü’nde anamın yanına gömülmeyi vasiyet ediyorum. Evimde kalan bütün dergileri, gazeteleri, hayattaki tek dostum, Tamer’e...”

“N’aptın Yaşar Abi? Bir anda bu kadar büyük bir servete konarsam, kafayı üşütebilirim...” diyerek kahkahalarla lafını kesti Tamer. Konuyu değiştirmek istiyordu. Ölümden konuşmak istemiyordu. O günün geleceğini aklından bile geçirmeyi reddediyordu.

Bir Pazar sabahı, saat sekiz falan civarında kapısının kırılırcasına yumruklanmasıyla uyandı Tamer. Bir haftalık iş seyahatinin ardından sabaha karşı eve gelmiş ve bütün Pazar gününü uyuyarak geçirmeyi planlıyordu. Hiddetle kapıyı açtığında kapıcıyla göz göze geldi, daha ağzını açamadan kapıcı nefes nefese “Tamer Bey, başımız sağolsun...” deyiverdi.

Üç gündür Yaşar Abi’den haber alamayan komşuları, tek göz apartman dairesinden gelen kokular üzerine polise haber vermiş, kapı kırılınca her zamanki koltuğunda öylece oturur halde bulmuşlardı ihtiyar delikanlıyı.
“Rahmetlinin kimi kimsesi yokmuş buralarda Tamer Bey. Sen bilirsin belki, var mıymış bir akrabası haber verebileceğimiz?”

Tamer hala rüyada zannediyordu kendisini. Aralarındaki otuz yaşlık farka aldırmadan onbeş senedir yarenlik ettiği dostunun vasiyetini yerine getirme vaktinin geldiğini anladığında sigara paketinin yarısı bitmişti çoktan.

Şirketinden 3 gün izin istedikten sonra Kartal’ına atladığı gibi morgun yolunu tuttu. İki tane hademenin yardımıyla arka koltukları yatırıp tabutu bagaja yerleştirdiler. Bagaj kapağının kapanmayacağını önceden hesapladığı için yanına aldığı iplerle önce tabutu arabaya sıkıca sabitledi, ardından da bagaj kapağını iyice bağlayarak tedbirini aldı. Bozbayır’a kadar böyle gideceklerdi. Yaşar Abi’si de son isteğine böylece kavuşmuş olacaktı.

Zaten yorgun ve uykusuz olduğu için yavaş ve dikkatli gitmeye çalışıyordu ama cenazeyi de ertesi gün öğle namazına yetiştirmenin doğru olacağını düşünüyordu. Derken direksiyonda uyuyakalıp rüya mı gördü, yoksa gerçekten gece karanlıkta karşısına bir ceylan mı fırladı, anlayamadan, çarpmamak aniden frene bastı. Tabi, ceylan hayatını kurtardı kurtarmasına ama arabanın arkasından gelen patırtı, Tamer’i midesine inen bir yumruk gibi ayılttı.

El frenini çekip arabadan inince, korktuğunun başına geldiğini anlamıştı; ani frenle tabut iplerini kopartmış, Yaşar Abi’si de tabuttan fırlayıp yola serilmişti. Yere devrilen tabut paramparça hale gelmemiş olsaydı, naaşı yerleştirip, ipleri bağlayıp yoluna devam edebilirdi. Ancak şimdi sorun biraz daha karmaşık bir hal almıştı.

Aklına gelen ilk şey, en mantıklı şey gibi de geldi, ve Yaşar Abi’sini yanındaki koltuğa oturtup, emniyet kemerini de takıp yola öylece devam etmeye karar verdi. Zaten şunun şurasında birkaç saatlik yolu kalmıştı. Yalnız bu uykusuzluk işi fenaydı, belki bir yerde oturup bir çorba içerse uykusunun dağılacağını düşünerek, gördüğü ilk mola yerinde arabayı dikkat çekmemesi için çift şerit yolun karşı tarafında bırakıp, çorbasını içmeye koyuldu.

...

“Ulan arabayı ta nereye bıraktık, oradan bile ekstra müşteriyi gördü, uyanık herif. Birşey değil de jandarmaya denk gelirsek fena” diye aklından geçirirken, arabanın etrafında toplanıp havlamaya başlayan başıboş köpekleri farketti. ¨Şimdi sıçtık işte¨ diye düşündü. Durduk yerde dikkat çekeceğini hissetti. Çorbayı bitirmeden kalkmanın iyi olacağına kanaat getirdi. Masanın üzerine yeterli miktarda parayı bırakıp arabaya doğru hareketlendiğinde uzaktan yaklaşmakta olan jandarma devriye aracının ışıklarını görünce paniğe kapılıp aceleyle koşmaya başladı.

Telaşla yola atlamadan önce sol tarafa bakmadığı için pişman olduğunda artık çok geçti. Ne o, hızla yaklaşan kamyonu, ne de kamyonun şoförü onu farkedebilmişti çarpışmadan önce. Yerde yüzükoyun uzanırken son kez yolun karşısında duran arabanın yolcu koltuğundaki Yaşar Abi’sine baktı. ¨Kusura bakma¨ demek istedi, gücü yetmedi. Derken arabanın yanında duran ceylanla göz göze geldi. Ceylan, Tamer’e adeta teşekkür edercesine minnetle bakıyordu.





20 Haziran 2015 Cumartesi

Karanlıktan/Cemal Abi

Nereye gidiyoruz?”diye sordu Cemal. Ne cesur adam bu Cemal, aptal Cemal. Cemal abi, nereye gidiyor olduğumuzu bilsek gitmeyiz, değil mi? Ama işte sordu bir kere, cevap vermek gerekir şimdi bu adama. Doğruldum, bir iki öksürüp sesimi açtım “sikiş var Cemal abi, oraya gidiyoruz” dedim.
Duydu mu?
Hayır.
Gördü mü?
Hayır.
Kalktı ayağa, pembe, yırtık kanepeye fırlattığı ceketine uzanıp, aldı. Kollarını geçirmeden, sırtına taktı. Aynanın karşısına geçip “nereye gidiyorsun Cemal, bak kadın terk etti seni, yeni bir kadın bulasıya kadar 31 e devam. Nereye gidiyorsun Cemal, arabanı sattın, yeni bir araba alana kadar tabana kuvvet, yürümeye devam. Nereye gidiyorsun Cemal, ruhunu şeytana sattın, yeni bir tane bulana kadar insanmış gibi yaşamaya devam
Sonra sırtından ceketi fırlatıp, sesini yükselterek “nereye gidiyorsun Cemal, kerhanelere mi, meyhanelere mi, yoksa uzak köylerde kızını üç-beş kuruşa siktiren adamlar bulmaya mı? Yok uzak köylerde öyle adamlar Cemal, sen adam mısın CEMAL” dedi, bağırarak söyledi sonunda. Dizlerinin üzerine düştü, bir dizini kucağına çekip, yüzünü yasladı, ağladı.
Ağlama be Cemal abi, geçer bu varoluş sancısı. Hem senin varlık sebebini sikeyim be Cemal abi, yeter ki ağlama.
Doyana kadar ağladı.
Kalkıp, aslı beyaz, nihayeti kirden siyaha bozmuş gri koltuğuna oturup, bilgisayarını açtı. Bir iki şarkı dinleyip, sigara içti.  Porno izledi.
Odanın hiçbir yanında cam yok. Duvarın birine masa yaslanmış. Ladin ağacından yapılmış, daha doğrusunu söylemek gerekirse masa olsun diye yontulmuş ama kullanıla kullanıla estetiğini bulmuş bir masa. Eski, çizilmiş, cilasız ve elbette boyasız masa.
Masanın önünde İtalyan tasarımı, bizon derisi ile kaplı, zümrüt yeşili taşlar ile süslenmiş, geniş bir koltuk var. Tahtı andırıyor. Ki önündeki masayla uyumsuzluğunu tekrar belirtmeme gerek yok. Ve pembe, yırtık pırtık kanepe ve aslı beyaz, nihayeti kirden siyaha bozmuş gri koltuk.
Sibel’i aradı, “bir şeyler içelim, ne zamandan beri görüşmüyoruz, soğuk bir şeyler veya sıcak bir şeyler, içelim Sibel” dedi.
Müsait değilim Cemal, ölümden yeni döndüm biliyorsun, sıradanlığa alışmak için birkaç egzersiz önerdi doktor, onları yapacağım. Hem annem gelecek yarın, temizlik yapmam lazım
sikmeyecez ya, ne olur lan 2 saat otursak, kimse yok, hiç kimse yok
bana kaldıysan ölmüşsün Cemal, Cemal abi
Kapattı telefonu.
Nereye gidiyoruz, sanki Marstan üzerimize işeyen zenci uzaylıların varlığı konusunda şüpheye düşmüş gibiyiz, hâlbuki eminiz, böyle bir şey yok,
Nereye gidiyoruz, İskandinav ülkelerinde Adolf Hitler tarafından gizlenen bir laboratuarda zombiler mi türedi, yeşil elbiseler giyen, beyaz tenli, iri memeli zombiler, hayır tabi!
Öyle ise nereye gidiyoruz?” diye bağırdı.
Anlıyor musunuz? Yalnızlık böyle bir şey. İnsan, beyninin içine bozuk kimyasallar damlıyormuş gibi hissediyor.
Dışarı çıktı, hava soğuk, ceketine iyice sarıldı, rüzgârlı hava. Sigara içmek pek güç, bir Pub’a girdi. Arkasından daldım ben de. Eteğinden sıkıldığını, çıkarmak istediğini, bunun sorun olup, olmayacağını söyleyen, siyah saçlı, mavi gözlü Arap kadın ile karşı karşıya duruyordu.
Sorun olmaz,” dedi Cemal abi “ama kalçaların güzel mi, güzel değilse biraz daha sabret, az sonra kapatırlar burayı, çıkar gideriz,  evde çıkarırsın, hem bir temiz sikerim seni
Kalçalarım güzeldir merak etme, utandırmam
Dudağından öptü kadını, kendini müziğe kaptırdı biraz. Dans, balans, dans, balans, dans, balans diye bağırıyordu.
LSD aldı biraz, göz bebekleri büyüdü, ölecek lan bu adam! Diğer herkes gibi ölecek, bir anda tüm ses kesildi. “Benim annem öldü” diye bağırdı genç adam, kestane rengi saçları vardı. Herkes donakaldı. Ben de şaşırdım. Bu kalabalık içerisinde, herkes “dans, balans, dans, balans, dans, balans” diye bağırırken, ne demek bu şimdi?
Cemal abi belinden Alman Walther P99 çıkardı, arka arkaya 4 kere tetiğe bastı. 4 kurşun da genç adamın yüzüne isabet etmişti.
Korkusuz Cemal, birazdan yakalayacaklar seni. Kaçmayı düşündü, kapıya doğru koşmaya başladı, ayağı bir yerlere takıldı.
Yere düştü, yüz üstü düştü. Burnu yere çarpmıştı, aklına intihar etmek geldi. Kafama dayadı silahı, Alman Walther 99. Namlusu sıcacık. Zeynep’i sikmiştim, onun amcığı gibi sıcacık. “Ölmek ne garip şey anne” diyen adamın sesi kadar sıcacık. Zeynep nereden geldi aklıma, bu kargaşada. Ne yapıyor acaba şimdi.

Tetiğe bastı. BAM!

8 Mayıs 2015 Cuma

Editörden

                                                                            Bu sayı Halil Serkan Öz ve Nuh Köklü'ye adanmıştır

İnsan deneyerek terbiye olur. Biri szi terbiyesizlikle suçluyorsa bunun nedeni yeterince denememenizdir. Herhangi bir şeyi anlamayı, öğrenmeyi, dinlemeyi denememişsinizdir. Yazmak ise anlatmayı denemektir. 

Terbiyesizliğin en önemli nedeni olarak uzmanlarca işaret edilen denememek hastalığı, kişide genellikle öğrenilmiş çaresizlik sebebiyle vücut bulmaktadır. Terbiyesizlik düşündüğümüz gibi soyut bir kavram değildir, onun bir vücudu vardır. İnsanlarla iletişim kurarken yüzlerine dikkatli bakın. Herhangi bir yerde "aman ne terbiyesiz be bu," diyerek yüz ekşittiğiniz biriyle karşılaşırsanız, bilin ki terbiyesizlik bu beyefendi veya hanımefendinin vücudunu kendine mesken tutmuş, onunla somutlaşmıştır. Bu vücuda gelme eylemi, terbiyesizliği tek başına iktidara taşıyacak kadar çoğunluk haline getirmez. Getiremez. O vücutları tek tek toplasanız ancak bir tane terbiyesizlik eder. Zira herkes farklı bir şeyi denememeyi seçmiş, herkesin farklı bir yönü terbiyesiz kalmıştır. Terbiye, ağır ağır ve kısık ateşte insanın dönmesiyle elde edilir. Denemek ise ağır ağır ve kısık ateşte dönmektir. Tuzunuz fazla gelmesin, dikkat edin.

Fakat, terbiyesizliğin ve denememenin de bir sınırı vardır. Eğer o sınırı geçerseniz siz artık terbiyesiz bile değilsinizdir. Bir kişinin canını onu en sevdiği varlıkların önünde aşağılayarak sözlerinizle, yahut sırf eğlenmeye çalışıyor diye ellerinizle alıyorsanız siz terbiyesiz bile değilsinizdir. İşte biz bu yüzden, hem terbiyesiz olarak anılmamak, hem de insanlığımızı yitirmemek için yazıyoruz. Bunun için deniyoruz. 

Biz efendim, sizinle aynı toprakları ve aynı dili paylaşan bu bir avuç adam ise Non Serviam'da denemeyi ve edebiyatla terbiye olmayı seçtik. Normlar çerçevesinde bir terbiyesizlik hasebiyle terbiye olmaya çalışmıyoruz. Biz sadece denemekten yanayız. Öykülerimizde yarattığımız karakterlere/tiplere bakarsanız onlar da deneyen canlılardır. Zira bu blog -yahut dergi, adına ne derseniz deyin- hepimizin hem kendisini, hem de yazdıklarını deneme ortamı. Kasım voliyi vurmayı, Nedim hiç yoktan vedalaşmayı ve Aikhar'da Seyyit Galiyev bir yazı içerisinde en fazla kaç tane yıldız kullanılabileceğini deniyor. 

Düzensiz aralıklarla çıkmayı sürdüreceğini sandığımız Non Serviam'ın yeni sayısını size takdim etmekten onur duyarım.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Non Serviam denemeye devam ediyor hala.

Klitoral İncelik

Nedim’in tüm aile fertleriyle bir bir vedalaşmasının 4.günüydü neredeyse bitmek üzereydi en engebeli  veda ..validesi  Bediha hanımla  olacaktı. Kış biraz daha sert geçmiş,Nedim ilk yas yılını hızla devirmişti. Yolların, uzunca seyahatlerin ,dur durak bilmez terminallerin ne vaad edip de onu iyi edeceğini bilmez ama sıkışan hayatın bir hareketle tekrar soluklanacağı besbelliydi.-esasen bu giz’li bir tur olacaktı” nedim kolay düşünüp yalın koyulmuştu işe .
Neresi olurdu en hareketli neresi ,neresi ?  …nerede bitmezdi yollar ?
Nerede durmadan başlardı  yollar ? … nerede kimseyle  vedalaşmak zorunda  değildi ki
Nerede topuklarını birbirine sürterek titrek bacaklarla oturmasını insanlar problem etse de tek kelime etmezdi  ki.
Hepsinin mümkün olduğu tek yer vardı otogarlar ,onun şehirleri,  hepsi  bizim nedimin şehirleri kimsesiz nedim’in şehirleri
Sabah 9:00’da uyandı bu eve söylenmiş bir yalandı, Nedim 2 gündür uymuyordu  9 aylık bir sürecin yinelenen halleriydi . Annesine uyuyordu ,sorumluluklarına uyuyordu güzel bir uykuyu çekmiş olmanın yalan nazlı edasıyla odasının kapısına yürüdü, gözlerine umut etmenin ilk şartı mahmurluk tebessümlerini taktı, camlarını inançla ovaladı bunu yaparken yine mi oynuyorum edasını hiç takınmadan. Bu kocamandı, Nedim’in sihir sahibi bedenin güvendiği yegane zırhıydı.
 Anlayamamanın karşısında Nedim usta bir oyuncu olalı uzun yıllar olmuştu .Odanın kapısını sigara birikintisi öksürüğü ile açtı. Validesi ,nefesi … mutfaktan  koca anne kuşların minik yavrularını dürttüğü gibi sesiyle nedim’i yokladı. “gece yine çok sigara içmişsin oğlum ..nedim senle ne yapacağım hiç bilmiyorum kendine neden acımıyorsun ne güzel rengin var solacaksın ahh oğlum ah  “..
Bizim kayıp”  anne haklısın bu hafta sonu bırakıyorum ,anne ben de istiyorum –kırmama hatasını perdeleyen o kıkırdak tebessümüyle- günlerdir çıkarmadığı sigara, deodorant, ter kokusu harmanı t-shirtünün üstüne kalınca oduncu gömleğini  çekti savruk savruk. Tedbir delisi bizim kayıp oğlan ön ceplerine sevdiği sigaralarını koydu bu içini gıdıklıyordu  hep şunu tekrarladı durmadan
-hiç yoksa armağan bir kedere 2 tane şarjörüm var 40 mermi  sıkarım, hepsi değil beni ben onları vururum- kabiliyetsizlik akan plastik şair günlerinin tesiriyle deli laflar ederdi .mükemmel mısralar çıkacak derdi  sonrasında her insan mükemmel yazamazsa da bazı insanlar mükemmel ölebilirdi nedim’in düsturu güzel ölmenin taşlarını ustaca dizmenin parıltılı yoluydu. Kusursuz bir katil olmaya karar vereli 9 ay olmuştu …270 küsur yahut ondan bir kaç eksik gün. klitoris sinir uçlarını hassasiyeti ,incelikliği gibi …
Durur mu hiç meçhule de gitse Validesinin uğurlama duasını hep duymalıydı
“anne bir şey lazım mı
-yok oğlum Allah’a emanet ol.”
Uykusuzluktan başı döndü her şey karardı bilinci keçi sütü gibi berraktı . Şuraya , buraya tutunacağım derdine düşmeden aşağı bırakıp bedenini neler olacağını görmenin  sevinciyle  merdivenlerden bıraktı apartmanın spiral merdiveninden 36 basamak kafası betonda seke seke her defa, her  sonraki basamakta  kaburgaları kırıla kırıla …9 ay koca 270 küsur ya da eksiği gün Nedim muzaffer olmuştu , kimse neden diyemezdi  Nedim  26 yaşında olamadı, Hiç kimse bu cinayeti çözemedi . Ölmenin Büyülü Sanatçısı Nedim ...



Gavur İmam İsyanı

Göz bebeklerim titriyordu.Perdelerin arasından süzülen gün ışığı, odadaki tozu selamlayarak yerdeki İran halısının üzerine düşüyordu. Halının motifleri, vuslat kokuyordu. Hangi sıla hasreti çeken Acem kızı dokumuştu kim bilir? Taba renginin hakim olduğu oda, Kıta Avrupası'nın yarısını ilhak etmesine rağmen Osmanlı'nın oryantalist duruşunun sadece minik bir sunumuydu. Oda şaşırtıcı derece ufaktı. Bir valinin huzurundan çok, onun dinlenmek için kullandığı bir yerdi. Valinin sırtı bana dönüktü. Masanın üzerindeki haritaya bakıyordu.Yavaşça başını kaldırdı."Refik efendi... Şöhretin sen gelmeden Kıbrıs'ı sardı efendi. Payitaht'tı İngilizlere dar edişin dilden dile yayılıyor efendi." Vali'nin bir demirci gibi dövdüğü bütün sözcükler kafamda yankılanıyordu: Otorite...Otorite...Otorite
 " Devlet-i Aliye, Kavalalı belasıyla boğuşuyor paşa hazretleri. Malumatınız vardır elbet, Kavalalı Kütahya içlerine kadar ilerlemiştir. Böyle elem bir halde iken size gerek seyfi gerek maddi bir yardımda bulunması mümkün değildir." Odada bir dakikaya yakın bir sessizlik oldu. Ilık bir rüzgar pencereden bir hırsız çabukluğunda girip haritaları karıştırdı.
"Bir isyan nasıl bastırılır efendi, bilir misin? 3 yolu vardır. Birincisi, bütün halkı katledersin; Bizimkisi böyle bir imkanımız yok. Kıbrıs'ta ki Müslüman tebaayı arttırmamız lazım. İkincisi, İsyanın içindeki herkesi tehcir ettirmek. Bu da birincinin olmazına tekabül eder. Ve üçüncüsü, İsyanın yüzünü katletmek." Paşa aniden bana doğru döndü." Efendi, Osmanlı'nın istikbali senin kılıcında."
 Vali efendinin huzurundan ayrıldıktan sonra işin ehemmiyetini daha iyi kavradım. İsyanın ayak sesleri bile Osmanlıyı korkutmaya yetmişti. Osmanlı'nın stratejisi, Vali paşa komutasında, Kütahya'ya kadar ilerlemiş olan Kavalalı'yı kalbinde vurup Mısır'ı yeniden ilhak etmek. Mehmet Ali Paşa'yı gerisin geriye Mısır'a dönmek zorunda bırakmaktı. Osmanlı, orduyu derleyip toparlayabilmek için vergileri iki katına çıkarmıştı. Ama Osmanlı'nın görmek istemediği bir durum vardı. Bir yıldır tek damla yağmur düşmemişti. Kıbrıs, Kavalalı'ya karşı Osmanlı'nın elindeki tek karttı. Ordu 20 gün önceden köylere girip, direnen bütün köyleri yağmalamıştı. Kaçabilen kaçmış, kaçamayan Devlet-i Aliye'nin karanlık yüzünü görmüştü. Yarın yanıma Kıbrıs'ı avucunun içi gibi bilen iki asker alıp Gavur'un izini sürecektim.
 Gün yıkılmıştı ve ben odama çekildim.
Üçümüzde kapkara giyinmiştik. Üçümüzün de kepleri kapkara, kılıçlarımız keskin ve atlarımız yağızdı. Dağlara sürüyorduk dağlara, Allah'ın buyruğunu taşıyan Cebrail kadar heyecanlıydık.Devlet-İ Aliye'nin bekasıyla bilenmiştik. Kalplerimiz savaş davulları gibi ritim tutuyordu. Rüzgar bize üç değil, üç yüz bin atlı gibi eşlik ediyordu. Tozu dumana katıp soluğu dağların eteklerinde aldık. Kamp kurup kılıçlarımıza zehir yedirdik. Uykuyu öfkeye karıp geceyi burada geçirdik. Gün ağarmaya başlamıştı. Atlarımızın huysuzlanmasına uyandık. Kılıçlarımızı çekip çadırımızdan çıktık. Etrafımızda 15 ila 20 kişi arasında değişen bir gurup vardı. Ellerinde sopalar, oraklar ve hançerler vardı. Gurubun içinden orta boylu, gür sesli ve pala bıyıklı esmer bir adam çıktı."
- Kimsiniz siz? ne ararsınız buralarda!
- Bizler İbrahim Ağa'yı ararız! Sizler yoksa Valinin paralı katilleri misiniz! Savulun!... Bir iki adım öne çıkıp kılıcımı savurdum.
- İndir o kılıcını Çelebi. Bizler İbrahim Ağa'nın yoldaşıyız. Osmanlı'ya baş kaldırmışız. Derdiniz nedir sizin? Neden ararsınız Ağa'yı?...Esmer adamın sesi yumuşamıştı. Kılıçlarımızı kınına soktuk.
- Ben manisalı bir tüccarım. Asker kervanıma saldırdı. Neyim var neyim yok yağmaladı. Sadece iki korumamla kaldım. Paşa huzurunda kabul etmedi. Bizde konaktan bu üç atı çalıp İbrahim Ağa'nın isyanına katılmaya karar verdik.
 Bugün, Cehennemle yeryüzü anlaşma yapmıştı. Bu sıcağın başka bir açıklaması olamazdı. Vakit ikindiyi gösteriyordu. Atlarımızı dağın eteğindeki seyyar karakola bırakarak tırmanmaya başladık. Kupkuru çalılar kuduz gibi saldırıyordu. Güneş, beynimizle dans ediyordu.. Herkes sırasıyla bir yarıktan içeri girmeye başladı. Onları izlemek, karıncaları izlemekten farksızdı. İletişim kurmadan, sessiz ve organize. En son üçümüz yarıktan içeri girdik. Dapdaracık bir yolu sürtüne sürtüne geçtik. Yüzümüze dağın serin nefesi vuruyordu. Hissediyorduk, Allah heryerdeydi. Dar yolun sonu genişce bir alana açıldı. grup birden durdu. Ne olduğunu anlamak için önlere doğru ilerledim. 3 tane çocuk grubun önünde durmuşlardı. Ortandaki çocuk konuşmaya başladı. " Ağalar geç kaldınız" Herkes yolu hızlı adımlarla kat etmeye başladı. Yol genişledikçe koşar adım ilerliyorlardı. Yolun sonunda bir ışık belirmeye başladı. Biz koştukça ışık bir kalp gibi çarpmaya başlıyordu. Yolun sonuna vardık. Büyük bir kalabalık halka oluşturmuştu. Halkayı yarıp neler olduğuna baktım. 
 Bir sedirin üzerinde bakır saçlı ufacık bir kız çocuğu, elleri şile bezinden gömleğinin üzerinde bağlı bir şekilde uzanıyordu. Ölmüştü. Karşısında ak sakallı irice bir adam yumruklarını sıkıyordu. Bu oydu! İbrahim Ağaydı! Ellerini göğe kaldırdı. Yüksek sesle bir Fatiha okudu. Herkes imama eşlik etti. Dizlerinin üzerine çöktü ve kadife sesiyle ağıt yakmaya başladı. " Dolama ah dollamayı, dollama ah dolamayı! Getirin bağlamayı getirin bağlamayı! Bıktım ben bu zulümden, bıktım ben bu zulümden! Osmanlı'nın elinden Osmanlı'nın elinden. Amman amman elinden, yandım ben bu zulümden! Ben ne eker ben içerim paşa alır elimden! "
 O yaktıkça ben yandım. O yaktıkça benim yüreğimdeki kartondan dava alev aldı. O an gördüm, uğruna hayatımı adadığım ülkünün aslında insanlığa sürülen en soysuz lekelerden biri olduğunu. Ben hangi adaletin havarisiydim? Duramıyordum. Yüreğim iflas etmişti. Kılıcımı çektim. " Ya Kahhar!" diye haykırdım. Herkes ardından " Ya Kahhar" diye haykırdı. İbrahim Ağa'ya yaklaştım. Birkaç isyancı omuzlarımdan tuttu ve daha ileri gitmemi engelledi. "Günü geldi o kalleşin vuralım artık!" Diş etlerim çekiliyordu, sinirden parmak uçlarım elektrikleniyordu.  "Yeryüzünün mutlak sahibi olana and olsun, dökülen kanların, alınan öşürlerin, yakılan canların hesabını soracağım! Adaletin neferi olacağım!" dedim. bu kendime yeminim yüreğimin mührünü açıp yepyeni bir mühürle dağlamıştı. Ah be küçük kız, seni ipekler içinde uğurlamak vardı. Ah be küçük kız, aç karnına ölmek zor. Beşparmak dağlarını bu acıyla sarsmak zor. Devletin kurbanı olmak zor. 
 Gün yıkıldı, yıldızlar üzerimize çöktü. Tütünümü sararken yanımdaki iki yiğide kendimi açtım. Artık kararımızı verdik. Yarın ovaya çıkıyoruz bu fukaraların saflarını katılıyoruz. İbrahim ağanın ulakları saraya varmış olmalıydı. İsyancıların ufak bir grup olduğunu ve ovada olduğunu söyleyeceklerdi. Benim bildiğim paşa, cabbar davranıp bütün haklarıyla ovaya kurulacaktı. Oraç, çekiç, saban,tırpan, yalın kılıç; humbaraya, topa, tüfeğe, yirmi kiloluk kılıçlara karşıydı. İsyan ateşiyle kavrulan bu hastalıklı, aç ve kirli bedenler; tokadıyla boyun kıran, bin atlıyla haçlı ordusunu darma duman eden, kara yağız ölüm emekçilerine karşıydı. Bunun adı kabullenilmiş intihardı.
 İbrahim Ağa'nın imamı olduğu sabah namazını eda ettik. Ardından göklerine duman durmuş Beşparmaklar'ı terk ettik. Ağır aksak topal bir orduyla indik ovaya. 
 Tam karşımızda eflatun bir ordu belirmeye başladı. İşte o an omuzlarımda bakır saçlı sabi, bir dizime mağripli bir sabi, diğer dizime hindu bir sabi bindi. 
 Atımı şaha kaldırdım," Bırak elçi ben olayım Ağa! düşmanın bir olmadığını görsün muktedir!" Sanki yüzyıllardır susan bir adamdan cevap bekliyordum. Gözleri kıpkızıl kesilmiş imam başını salladı. Yanımdaki iki yiğitle beraber atımı dört nala sürmeye başladım. 
 Çekicin çelikle her temasında, çıkan sesle aşka gelip semaha duran Mevlana gibi, her nal sesiyle aşka geliyordum. Ordudan on atlı ayrılıp önümüze durdu. Yavaşlayıp karşılarına durduk. Sapsarı bir oğlan konuşmaya başladı. " Devlet isyancılarla görüşmez, pazarlık yapmaz. Selam alıp, selam vermez. Dönün geri!" Adamı umursamadan arka saflara avazım çıktığı kadar bağırdım. " Paşa, çık karşıma!" kısa bir sessizlikten sonra saflar ayrılmaya başladı. Önce minik bir ordu ardından da beyaz atı, haram kaftanıyla paşa göründü. 
  -Üç tane atlıdan bu kadar mı korkuyorsun paşa!
 - Ben hainlerle yüz göz olmam. Madem elçi olarak geldin buralara, öyleyse ilet söyleyeceklerimi gavura. Öşürünü versin, Mısıra kalkacak olan orduya can versin, tek tellerine zarar gelmesin.
 - Verirler mi alırlar mı belli olmaz paşa! Allah ufacık kızın hesabını ya bu meydanda sorar, ya da ahirette! İstersen mahşeri topla, o ufacık kızcağızdan, şu açlar ordusundan, Allah'ın Kahhar adından koruyamazsın kendini! 
 Atımı şaha kaldırıp yeniden saflarımıza döndük.Dünyanın görüp görebileceği en fantastik sahnelerden birinin ortasındaydım. Şehit kime denirdi? Zulüm ne demekti? İsyan ne demekti? Yasalarla yapılmış olan bu yoksulluk benim ihtilalim mi devirecekti? Tamam tamam kırbaçlama beynimi Allah'ım, şu İbrahimlerin karıncasıyım ben. Benim safım belli. Allah'ım, şimdi sıra sende!
 O an hiç beklenmedik bir olay oldu. Rumlar bize desteğe gelmişti. Artık bütün ada, tek vücut olmuştu. Kendi saflarımıza vardığımda zafere inancım biraz daha artmıştı. Rumlar yüz küsür atlıyla gelmişti. Az da olsa tüfeğimiz ve mühimmatımız vardı. Açlar ordusunu yara yara İbrahim Ağa'yı buldum. Yanında iki papazla izlenecek yolları değerlendiriyordu. Destur isteyerek söze başladım." İlk çarpışma atlılarla olacak efendiler. İki fedaim eski askerdir. Osmanlı'da süvari birliğindelerdi. Bırakın bu muharebede atlıları biz yönetelim." Ağa gözyaşları sakalına tutuna tutuna ayağa kalktı. " Evladım, eğer şehit olursanız, hakkımız size şimdiden helal olsun. Allah bizi muzaffer kılsın, o sabi kızım size şefaatçi olsun.-Omuzlarımı sıkarak- Allah sizi bahtiyar kılsın evladım." Alt dudağımda bir damar yerinden kopmuştu sanki, yüzüm kızarmaya başladı. Ben buraya ne niyetle gelmiştim. Şu dünya dedikleri nasıl bir kevaşeydi böyle.
 Atlıları toplayıp stratejimizi anlatmak için yol almaya başladım. atlıların yanına vardığımda, herkesin gözünü arkamızdaki en yüksek tepeliğe diktiği gördüm. İbrahim Ağa, bu tepeliğe çıkmıştı. Baf Ovası göz uçlarında geziniyordu, bulunduğu yer ovadaki en yüksek yerdi ve sesi en yüksek perdedendi. Binlerce köylü, on binlerce topraksız, sefil, perişan ama avurtlarına kadar kin dolu insanlar dikkatle İmama bakıyorlardı. Kalabalığın içinde papazlardan başka kimsenin üstünde doğru dürüst bir kıyafet yoktu... Ellerindeki dirgenleri, eski kılıçları, ucu kör mızrakları yere saplamış bekleşiyorlardı. Başlarını kavuran sıcaktan korunmak için ıslak yemeniler ve kulaklarında günlerdir dağ taş köyleri dolaşmaktan birikmiş kermeler görünüyordu. Kah Türkçe kah Rumca bir uğultu doğuyor alanda dolaşıyordu...Birden bağır çağır bir ses ovadaki herkesi sarıvermişti... İmamdı bu...Yanında uzun boyunlu babayiğit bir Rum köylüsü vardı, kelime kelime tercüme etmek için sabırsızdı ve nihayet imamın sesi bir top ateşi gibi patlayıvermişti...
"Ey kahraman karındaşlarım...Hey hakkı çalınan, yağmadan kaçan dostlarım. Bugün elele verdiğimize Baf Ovası şahittir...Zulüm ordusu karşımızda, tuğunu sancağını topladı geldi... Suyumuzu ağulamaya aşımızı yakmaya geldi...Öşür için evimizi barkımızı başımıza yıkanlar karşımızdadır. Yıllar yılı asesleriyle, cellatlarıyla kan gölüne çevirdikleri bu fakir toprakların, daha da fakir sahibi olan bizler, bu gözü dönmüş insafsız paşaların ve korsanlarıyla Kıbrıs’ı kerhane etmek isteyen Mısır hidivlerinin iştahını doyurmaktan bıktık. Kuraklık illetiyle kaç yavrumuz toprağa girdi, malımız davarımız telef oldu, kardeşler birbirine düştü. Mültezimin asesleri kıydı canlarımıza...Kadınlarımızı kaldırdılar, kalan malımızı da ateşe verdiler. Bir de utanmadan asker istediler bizden. Kalan oğullarımızı da alıp çöllere asker göndereceklerdi ve bedeviye kırdıracaklardı...Gayrik yeter dedik... Bıçak kemiğe dayanmıştı. Karşı çıktık, el vurdurmadık...Dövüşümüz böyle başladı... Gün artık dişe diş, kana kan hesaplaşma vaktidir. Altımızdaki toprak, tepemizdeki gök yanımızdadır korkmayın...Hak davası için dövüşeceğiz, Tanrıya güvenin... Benle beraber bu dövüşe katılanlar ile kendi yavrularımı hiç ayırt etmedim, etmem de... -Sesi titreyerek- Artık herkes bendendir, ben hepinizdenim... Bir yavrumu verdim, kendimi de esirgemem... Bunca felakete tutulmuş insancıklarımızın, komşularımızın üç tavuğundan ikisini almaya yeltenen, bizi açlık ve sefalete mahkum eden bu ordunun ağabeyleri ve sultanları müslüman ise ben müslüman değilim. Bilesiniz ki ey Rum kardeşlerim yarenlerim; bu karşımızdaki ordu müslüman değildir! Müslüman, yanınızda sizinle birlik olmuş şu yoksullardır. Karşımızdaki ordunun nidaları Tanrı nidası gibidir amma zulümleri şeytani bile aşar... Çalacağınız kılıç zalimedir, namerdedir bunu bilesiniz... -Ellerini kaldırıp bağırarak- Kılıcınız keskin olsun, temreniniz çetin olsun, mızrağınız kavi olsun... yüreğiniz ferah olsun...Dövüşümüz kutlu olsun...Davamız kutlu olsun... -"Hep bir ağızdan ova, tek bir adam gibi seslenmeye başladı"-
  Atlıları yeniden toparladım. İzlenecek bütün yolları teker teker anlatmaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. İmamın yaktığı ateşi körüklüyordum. 
 Osmanlı süvarisinin yarısı tüfekli, diğer yarısı kargılı ve kılıçlılardan oluşuyordu. Osmanlı sahaya hilal şeklinde yayılıp kanatlara yerleştirdiği tüfeklilerle bizi iki ateş arasında bırakacaktı.Sonra orta kısımdaki kargılı kılıçlı atlılar bizi akbabalara terk edecekti. Biz ise sistemi tam tersi çalıştıracaktık. Hilalin orta kısmını saçma yağmuruna tutup, kanatlardaki atlılara ikinci ateş şansı vermeden darma duman edecektik. Tüfek zahmetli bir işti. Hele de at üzerindeysen. Sahaya aramızda geniş boşluklar bırakıp, dağınık bir şekilde çıkacaktık. Kanatlardan ateş başladığı anda aramızda zikzaklar çizip olabildiğince saçmalardan kurtulmaya çalışacaktık. 
 Tüfekliler en önde, biz üçümüz tam göbekte sahaya çıktık. İçimde Anadolu'nun yiğitlik türküleri gümbürdüyordu. Tozu dumana katıp kovanına çomak sokulmuş arılar gibi saldırıyorduk. Kılıcımı kınından sıyırıp şimdi diye bağırdım.Bütün atlılar kendi aralarında yeniden karıştı. Fakat o kadar başarılı olamadık. Zayiat beklediğimden fazla olmuştu. Osmanlı'nın kanatları geriye doğru çekilmeye başladı. Orta kısımdaki atlılar hareketlenmeye başladı, yeniden şimdi diye bağırdım. iki hatta ortadan ikiye ayrıldı. Bunu beklemiyorlardı. Osmanlı sersemlemişti. Tüfekliler yavaşlayıp ikinci ateş için hazırlanmaya başladılar. Kılıçlı atlılarla iki hatta da hücüm ettik. Gök gürlemeden şimşek çakmıştı ordunun üzerine. Jiletten bir rüzgar, at üstünde asker; omuz üstünde baş bırakmıyordu. Kılıçlarımız kömür kalpleri dağlıyordu. Dün buğday hasadı kaldıran köylüler şimdi insan hasadı kaldırıyordu.
 Bu coğrafyanın irsi hastalığıydı acemice sevmek. Hürriyeti de acemice seviyordu bu çocuklar. Kimisi bağıra bağıra, kimisi gizli gizli. Seviyorlardı işte, gözlerinden yaşlar boşalıyordu hepsinin. 
 Atımı şaha, kanlı kılıcımı güneşe kaldırdım. " Allah,intikam,özgürlük!"
 İmam bu zaferin peşinden saldırı emri verdi. Ada, Birkaç saat içinde yok olacaktı.

Emekli Bir Memurla Sıradışı Röportaj: Şehri Duymuyorum


“Mavi bir gökyüzünün altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel görünüyordu. Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. Bakın, bu banka oturalı birkaç dakika oldu tahminen, ama ben bunu yeni fark ediyorum. Siz ise durup dururken niçin oturduğumu merak ediyorsunuz. Bir şey anlatacağım ve bu anlatacağım şeyin kafanızda canlanabilmesi için oturmamız gerek,” dedi. Oturmayı düşünmesine ama aynı zamanda oturmasına rağmen oturduğunu son dört dakikadır fark etmemesine neden olacak kadar kafasını meşgul edenin ne olduğunu merak ettim. Yüzüme bakıp gülümsedi bir süre. Hava henüz kararmıştı. Arkamızda kalan camiinin bir süredir ışıkları yanıyordu ve ben başka kaç şehrin daha bu kadar denize göre konumlandırılmış olabileceğini tahayyül etmeye çalışıyordum. Gökyüzü, bahsettiği kadar maviydi bugün de, peki ya, hikayesi neydi?

Anlatmaya tam başlayacaktı ki kağıt kalem kullanıp kullanamayacağımı sordum. Onu henüz tanımaya başlamıştım ve hakkındaki her şeyi yavaş yavaş öğrenmek istiyordum. Bir gazeteci gibi, acele etmeden ve etraflıca öğrenmeliydim hayatını. Meslek hastalığı işte, hepimizin böyle alışkanlıkları, böyle hastalıkları var çalışma hayatımızın bizde bıraktığı, öyle değil mi? Sabırlıca not defterimi açmamı, kalemimi hazırlamamı bekledi. Her şeyi hazırladıktan sonra da kısacık bir süre bekledi ve devam etti:
“Birim zamanda aldığınız yol sizin bir noktadan ne kadar uzaklaştığınızı gösterir. Birim zamanda bir noktadan uzaklaşırken o noktaya duyduğunuz özlem artıyor ise, işte bu en tehlikelisidir. Siz, insan doğasına aykırı olarak oraya aitsinizdir artık. Öyle ki eğer bizim gibi Orta Asya’dan göçüp bu yarımada tam ülke topraklara yerleşmenize rağmen buralardaki bir yeri özlüyorsanız, akıl sağlığınızdan şüphe etmemeniz için hiçbir sebep yoktur. Pozitif bilimlerden ödünç aldığım kavramlar ve özlem kelimesini bir arada kullanarak yaptığım bu şebeklik sona erdiğine göre size şunu açıklıkla ve en önemlisi de içtenlikle söyleyebilirim ki, ben bu şehirden başka hiçbir şehri özlememiştim. Hayatım boyunca biraz önce gözlerinizi dikip baktığınız şu camii dışında başka hiçbir camide namaz kılmadım mesela. Hayatım boyunca hep kocaman şehirlerde yaşamama rağmen bu bir cadde üzerinde her ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz şehir kadar hiçbir yeri özlemedim ben inanın. Neden olduğu ise birazdan anlatacağım hikayede gizli. “
Biraz soluklandı, sonra gözlerini tepemizdeki sokak lambasına dikip heyecanla kıkırdamaya başladı. Tam olarak neye güldüğünü bilmiyordum ama elbette ki öğrenecektim. Bekledim bir müddet. Ayağa kalktı ve not alamamam pahasına karanlıkta kalmamızın benim için sorun olup olamayacağını sordu. Neden bilmiyorum ama o an tek bir kelimeyle bu ricaya evet cevabı verdim. Şimdi düşünüyorum da bu yazdıklarımın kırık dökük olmasına neden olacak bu izni vermesem daha mı iyiydi acaba? Ya da ben o izni vermesem, bana anlatacağı o dünyalar güzeli hikayenin etkisi bu kadar uzun süre zihnimde tazeliğini korur muydu? Emin olamıyorum. Kısa bir süre çoktan karanlığa gömülmüş olan denize baktı. Ay, Akdeniz’in hemen tepesinde parıldıyordu, dolunaya çeyrek vardı.  Sonra bir çırpıda arkasını denize döndü ve bizi aydınlatan sokak lambasına bir iki adım attı:
“Nedendir bilmem Enver Bey, bu lambaların sigortaları hep üstlerindedir ve birbirlerinden bağımsızdır bu sigortalar,” dedi. Daha sonra kısık bir çıt sesi duydum. Sonra da karanlığı gördüm. Tam ve bizi tüm varlığımızdan azade bir bağımsızlığa iten bir karanlık. Artık sadece sokağın ılık nefesi değil, insanı hem rahat hem de güvende hissetmemizi sağlayan akşam karanlığı da bizimle beraber şuracıkta, şu bankta oturuyordu sanki. Tekrar yanıma oturdu, yüzünü bana çevirip baktı. Gülümsediğini belli belirsiz sezdim.
“Ankara’da eş durumundan geçirdiğim memuriyet yıllarımın uzunluğu beni çok yormuştu Enver Bey. Nedendir bilmem, ben hep yaşlı bir adamdım. Hep çabuk yorulan, gürültüden pek de hazzetmeyen, kalabalığa karışınca rahatsız olan, biraz fazla titiz ve, eh işte, yaşlı bir adamdım hep. Bundan dolayı olsa gerek Ankara’da geçirdiğim o yıllar, bana bir tür zulüm gibi geldi. Sahi sadece Ankara’da da değil, eşimle evlenmeden önce İstanbul’da geçirdiğim kısa süre, sonra Ağrı, sonra Mardin, sonra İzmir… Hepsi birer yük oldu sanki omzuma. Evet, evlendikten sonra işler nispeten daha kolay oldu zira artık yalnız değildim. Artık Ağrı’daki evin sobasını düşünmüyordum zira doğalgazla ısınan bir evimiz vardı, artık gün aşırı menemen yemiyordum zira yemek eve geldiğimde çoktan hazır oluyordu. Ama benim aradığım başka türden bir şeydi. Başka türdendi zira ben hem şehirden ve şehir yaşantısından uzaklaşmak istemiyor, hem de sakinliği arzuluyor, sakinliğin özlemini ciğerimde hissediyordum. Bizim hanımla aynı tarihlerde emekli olduk. O da ben de yorulmuştuk yılların memuriyetinden. Koca koca şehirlerin trafiği vesairesi derken bir baktık ki Ankara’dan gitmeye karar verdik. Peki ya nereye gitmeliydik?”
O saate kadar niyeyse hiç içmediği sigarasını çıkardı cebinden. Tuhaf, sigara içtiğini düşünmemiştim. Soru sorarcasına baktığımı anladığından olsa gerek, gülümsedi:
“Arada sırada, öyle her gün içtiğimden değil ya, sahil içiriyor işte. Vereyim mi bir tane? Gazetecisiniz siz, en içmeyeniniz bile bulaşıyor şu rezil şeye,” deyip bir tane de bana uzattı. Gülümseyip başımı salladıktan sonra aldım sigarayı. Önce benim sigaramı yaktı sonra kendi sigarasını.
“Peki, sonra ne oldu,” diye sordum.
Derin bir nefes çekip sigarasından, dumanı denize doğru üfledi. Devam etti:
“Antalya’da bir arkadaşımın yazlığı vardı. Yanına çağırdı bizi. ‘Madem emekli oldunuz, gelin şurada biraz beraber tatil yapalım,’ dedi. Öyle ya, gidecek de pek bir alternatif yoktu. Kabul ediverdik. Toplandık gittik Antalya’ya. Orada bir çiftle tanıştık bizim yaşlarda. Oğullarının evi varmış Mersin’de, satmak istiyorlarmış. Benim dostum birden ‘haydi gidelim görelim evi, alın’ demeye başladı. Yahu alalım alalım da, Mersin’de ne yapacağız biz,“
Gülüyor bu arada. Yüzüne sevgilisiyle tanışmasını anlatır gibi bir gülümsemenin yayıldığını hatırlıyorum.
“Neyse, yüklendik iki arabaya. Yola çıktık. Antalya’dan Mersin’e yol çetin ama zevklidir bilirsiniz. Çıktık yola, hayli uzun zamanda vardık Mersin’e. Sabahın erken saatinde burada olduğumuz için gün boyu hem şehri hem de evi görecek vaktimiz oldu. Mavi bir gökyüzünün altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel görünüyordu. Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. “ dedi. Gazeteci kulaklarım beni yanıltmaz. Konunun başında kurduğu cümlelerin bire bir aynısını bir kez daha kurdu. Yani, hikayeye geliyorduk. Heyecanlandım. Anladığımı fark etmiş olacak başını usulca salladı.
“Benim güzel hanım bayıldı eve. Alalım, dedik. Eşyaları da var evin içinde, elbet değiştireceğiz ama o gece orada kalmaya karar verdik. Hep beraber hazırladık evi güzelce. Bir akşam yemeği yedik. Sonra herkes yatak odasına çekildi, muazzam bir sessizlik. Öyle bir sessizlik ki, insan sonsuz bir uykuda sanıyor kendini. Hem şehrin içindeyim, şehir karşımda, hem de sessizlik sarıyor vücudumu. Bir sigara içmek için terasa çıkayım, diye düşündüm. Bir de oranın havasını tatmak istedim. Terasa çıktım, bir de ne göreyim beyim. Şehir, şehir ta şuramda… Sıcacık hava şuramda… Sonra, gözüme bir yıldız çarptı, bir tanesi daha, bir tanesi daha, bir tanesi daha.  O kadar çok ki, ben bu kadar yıldız görmedim hayatımda. Nice şehirde memurluk yapmama rağmen niye bu kadar fazla yıldız görmediğimi düşündüm. Bir sigarayı bitirdim, diğerini yaktım. Gözümü gökyüzünden ayıramıyordum. Boynum tutulasıya baktım yıldızlara. Onlarca şey geçti zihnimden Enver Bey. İnanamazsınız düşünceleri, bu hisleri size anlatsam. En sonunda şuna karar verdim: nerede huzurluysanız orada daha çok yıldız görürsünüz. Öyle ya, gök hepimizinse şehrin kirliliği, kalabalığı nasıl engellesin o yıldızları görmemizi? Şimdi başınızı kaldırın lütfen, gökyüzüne bakın. Kaç yıldız görüyorsunuz?”
O an anlamıştım sokak lambasını neden kapattığını. Ben de yıldızlara daldım. Onun ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Bense yarın gidecektim. Peki, ya bu yıldızlar ne olacaktı? Tanrım, ne çoklar. Dakikalarca baktım. O hem benim mutluluğuma hem de yıldızlara bakıyordu.
“Oturup dinlemelik hikayeymiş sahi,” dedim.

“Gelin, şurada bir çay ısmarlayayım size,” dedi. Kalktık ve çay içmeye gittik. Yazık, o günden sonra ne onu görmek kısmet oldu, ne de Mersin’i. Yıldızlarıysa şuramda yer etti, ta şuramda.