“Mavi bir gökyüzünün
altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel görünüyordu.
Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını
izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane
sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu
yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu.
Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri
gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir
güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. Bakın, bu banka oturalı birkaç
dakika oldu tahminen, ama ben bunu yeni fark ediyorum. Siz ise durup dururken
niçin oturduğumu merak ediyorsunuz. Bir şey anlatacağım ve bu anlatacağım şeyin
kafanızda canlanabilmesi için oturmamız gerek,” dedi. Oturmayı düşünmesine ama
aynı zamanda oturmasına rağmen oturduğunu son dört dakikadır fark etmemesine
neden olacak kadar kafasını meşgul edenin ne olduğunu merak ettim. Yüzüme bakıp
gülümsedi bir süre. Hava henüz kararmıştı. Arkamızda kalan camiinin bir süredir
ışıkları yanıyordu ve ben başka kaç şehrin daha bu kadar denize göre
konumlandırılmış olabileceğini tahayyül etmeye çalışıyordum. Gökyüzü,
bahsettiği kadar maviydi bugün de, peki ya, hikayesi neydi?
Anlatmaya tam
başlayacaktı ki kağıt kalem kullanıp kullanamayacağımı sordum. Onu henüz
tanımaya başlamıştım ve hakkındaki her şeyi yavaş yavaş öğrenmek istiyordum.
Bir gazeteci gibi, acele etmeden ve etraflıca öğrenmeliydim hayatını. Meslek
hastalığı işte, hepimizin böyle alışkanlıkları, böyle hastalıkları var çalışma
hayatımızın bizde bıraktığı, öyle değil mi? Sabırlıca not defterimi açmamı,
kalemimi hazırlamamı bekledi. Her şeyi hazırladıktan sonra da kısacık bir süre
bekledi ve devam etti:
“Birim zamanda
aldığınız yol sizin bir noktadan ne kadar uzaklaştığınızı gösterir. Birim
zamanda bir noktadan uzaklaşırken o noktaya duyduğunuz özlem artıyor ise, işte
bu en tehlikelisidir. Siz, insan doğasına aykırı olarak oraya aitsinizdir
artık. Öyle ki eğer bizim gibi Orta Asya’dan göçüp bu yarımada tam ülke
topraklara yerleşmenize rağmen buralardaki bir yeri özlüyorsanız, akıl
sağlığınızdan şüphe etmemeniz için hiçbir sebep yoktur. Pozitif bilimlerden
ödünç aldığım kavramlar ve özlem kelimesini bir arada kullanarak yaptığım bu
şebeklik sona erdiğine göre size şunu açıklıkla ve en önemlisi de içtenlikle
söyleyebilirim ki, ben bu şehirden başka hiçbir şehri özlememiştim. Hayatım
boyunca biraz önce gözlerinizi dikip baktığınız şu camii dışında başka hiçbir
camide namaz kılmadım mesela. Hayatım boyunca hep kocaman şehirlerde yaşamama
rağmen bu bir cadde üzerinde her ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz şehir kadar
hiçbir yeri özlemedim ben inanın. Neden olduğu ise birazdan anlatacağım
hikayede gizli. “
Biraz soluklandı, sonra
gözlerini tepemizdeki sokak lambasına dikip heyecanla kıkırdamaya başladı. Tam
olarak neye güldüğünü bilmiyordum ama elbette ki öğrenecektim. Bekledim bir
müddet. Ayağa kalktı ve not alamamam pahasına karanlıkta kalmamızın benim için
sorun olup olamayacağını sordu. Neden bilmiyorum ama o an tek bir kelimeyle bu
ricaya evet cevabı verdim. Şimdi düşünüyorum da bu yazdıklarımın kırık dökük
olmasına neden olacak bu izni vermesem daha mı iyiydi acaba? Ya da ben o izni
vermesem, bana anlatacağı o dünyalar güzeli hikayenin etkisi bu kadar uzun süre
zihnimde tazeliğini korur muydu? Emin olamıyorum. Kısa bir süre çoktan
karanlığa gömülmüş olan denize baktı. Ay, Akdeniz’in hemen tepesinde
parıldıyordu, dolunaya çeyrek vardı.
Sonra bir çırpıda arkasını denize döndü ve bizi aydınlatan sokak
lambasına bir iki adım attı:
“Nedendir bilmem Enver
Bey, bu lambaların sigortaları hep üstlerindedir ve birbirlerinden bağımsızdır
bu sigortalar,” dedi. Daha sonra kısık bir çıt sesi duydum. Sonra da karanlığı
gördüm. Tam ve bizi tüm varlığımızdan azade bir bağımsızlığa iten bir karanlık.
Artık sadece sokağın ılık nefesi değil, insanı hem rahat hem de güvende
hissetmemizi sağlayan akşam karanlığı da bizimle beraber şuracıkta, şu bankta
oturuyordu sanki. Tekrar yanıma oturdu, yüzünü bana çevirip baktı.
Gülümsediğini belli belirsiz sezdim.
“Ankara’da eş
durumundan geçirdiğim memuriyet yıllarımın uzunluğu beni çok yormuştu Enver
Bey. Nedendir bilmem, ben hep yaşlı bir adamdım. Hep çabuk yorulan, gürültüden
pek de hazzetmeyen, kalabalığa karışınca rahatsız olan, biraz fazla titiz ve,
eh işte, yaşlı bir adamdım hep. Bundan dolayı olsa gerek Ankara’da geçirdiğim o
yıllar, bana bir tür zulüm gibi geldi. Sahi sadece Ankara’da da değil, eşimle
evlenmeden önce İstanbul’da geçirdiğim kısa süre, sonra Ağrı, sonra Mardin,
sonra İzmir… Hepsi birer yük oldu sanki omzuma. Evet, evlendikten sonra işler
nispeten daha kolay oldu zira artık yalnız değildim. Artık Ağrı’daki evin
sobasını düşünmüyordum zira doğalgazla ısınan bir evimiz vardı, artık gün aşırı
menemen yemiyordum zira yemek eve geldiğimde çoktan hazır oluyordu. Ama benim
aradığım başka türden bir şeydi. Başka türdendi zira ben hem şehirden ve şehir
yaşantısından uzaklaşmak istemiyor, hem de sakinliği arzuluyor, sakinliğin
özlemini ciğerimde hissediyordum. Bizim hanımla aynı tarihlerde emekli olduk. O
da ben de yorulmuştuk yılların memuriyetinden. Koca koca şehirlerin trafiği
vesairesi derken bir baktık ki Ankara’dan gitmeye karar verdik. Peki ya nereye
gitmeliydik?”
O saate kadar niyeyse
hiç içmediği sigarasını çıkardı cebinden. Tuhaf, sigara içtiğini düşünmemiştim.
Soru sorarcasına baktığımı anladığından olsa gerek, gülümsedi:
“Arada sırada, öyle her
gün içtiğimden değil ya, sahil içiriyor işte. Vereyim mi bir tane? Gazetecisiniz
siz, en içmeyeniniz bile bulaşıyor şu rezil şeye,” deyip bir tane de bana
uzattı. Gülümseyip başımı salladıktan sonra aldım sigarayı. Önce benim sigaramı
yaktı sonra kendi sigarasını.
“Peki, sonra ne oldu,”
diye sordum.
Derin bir nefes çekip sigarasından,
dumanı denize doğru üfledi. Devam etti:
“Antalya’da bir
arkadaşımın yazlığı vardı. Yanına çağırdı bizi. ‘Madem emekli oldunuz, gelin
şurada biraz beraber tatil yapalım,’ dedi. Öyle ya, gidecek de pek bir
alternatif yoktu. Kabul ediverdik. Toplandık gittik Antalya’ya. Orada bir
çiftle tanıştık bizim yaşlarda. Oğullarının evi varmış Mersin’de, satmak
istiyorlarmış. Benim dostum birden ‘haydi gidelim görelim evi, alın’ demeye
başladı. Yahu alalım alalım da, Mersin’de ne yapacağız biz,“
Gülüyor bu arada.
Yüzüne sevgilisiyle tanışmasını anlatır gibi bir gülümsemenin yayıldığını
hatırlıyorum.
“Neyse, yüklendik iki
arabaya. Yola çıktık. Antalya’dan Mersin’e yol çetin ama zevklidir bilirsiniz.
Çıktık yola, hayli uzun zamanda vardık Mersin’e. Sabahın erken saatinde burada
olduğumuz için gün boyu hem şehri hem de evi görecek vaktimiz oldu. Mavi bir
gökyüzünün altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel
görünüyordu. Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını
izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane
sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu
yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu.
Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri
gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir
güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. “ dedi. Gazeteci kulaklarım beni
yanıltmaz. Konunun başında kurduğu cümlelerin bire bir aynısını bir kez daha
kurdu. Yani, hikayeye geliyorduk. Heyecanlandım. Anladığımı fark etmiş olacak
başını usulca salladı.
“Benim güzel hanım
bayıldı eve. Alalım, dedik. Eşyaları da var evin içinde, elbet değiştireceğiz
ama o gece orada kalmaya karar verdik. Hep beraber hazırladık evi güzelce. Bir
akşam yemeği yedik. Sonra herkes yatak odasına çekildi, muazzam bir sessizlik.
Öyle bir sessizlik ki, insan sonsuz bir uykuda sanıyor kendini. Hem şehrin
içindeyim, şehir karşımda, hem de sessizlik sarıyor vücudumu. Bir sigara içmek
için terasa çıkayım, diye düşündüm. Bir de oranın havasını tatmak istedim.
Terasa çıktım, bir de ne göreyim beyim. Şehir, şehir ta şuramda… Sıcacık hava
şuramda… Sonra, gözüme bir yıldız çarptı, bir tanesi daha, bir tanesi daha, bir
tanesi daha. O kadar çok ki, ben bu
kadar yıldız görmedim hayatımda. Nice şehirde memurluk yapmama rağmen niye bu
kadar fazla yıldız görmediğimi düşündüm. Bir sigarayı bitirdim, diğerini
yaktım. Gözümü gökyüzünden ayıramıyordum. Boynum tutulasıya baktım yıldızlara.
Onlarca şey geçti zihnimden Enver Bey. İnanamazsınız düşünceleri, bu hisleri
size anlatsam. En sonunda şuna karar verdim: nerede huzurluysanız orada daha
çok yıldız görürsünüz. Öyle ya, gök hepimizinse şehrin kirliliği, kalabalığı
nasıl engellesin o yıldızları görmemizi? Şimdi başınızı kaldırın lütfen,
gökyüzüne bakın. Kaç yıldız görüyorsunuz?”
O an anlamıştım sokak
lambasını neden kapattığını. Ben de yıldızlara daldım. Onun ne kadar şanslı
olduğunu düşündüm. Bense yarın gidecektim. Peki, ya bu yıldızlar ne olacaktı?
Tanrım, ne çoklar. Dakikalarca baktım. O hem benim mutluluğuma hem de
yıldızlara bakıyordu.
“Oturup dinlemelik
hikayeymiş sahi,” dedim.
“Gelin, şurada bir çay
ısmarlayayım size,” dedi. Kalktık ve çay içmeye gittik. Yazık, o günden sonra
ne onu görmek kısmet oldu, ne de Mersin’i. Yıldızlarıysa şuramda yer etti, ta
şuramda.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder