8 Mayıs 2015 Cuma

Emekli Bir Memurla Sıradışı Röportaj: Şehri Duymuyorum


“Mavi bir gökyüzünün altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel görünüyordu. Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. Bakın, bu banka oturalı birkaç dakika oldu tahminen, ama ben bunu yeni fark ediyorum. Siz ise durup dururken niçin oturduğumu merak ediyorsunuz. Bir şey anlatacağım ve bu anlatacağım şeyin kafanızda canlanabilmesi için oturmamız gerek,” dedi. Oturmayı düşünmesine ama aynı zamanda oturmasına rağmen oturduğunu son dört dakikadır fark etmemesine neden olacak kadar kafasını meşgul edenin ne olduğunu merak ettim. Yüzüme bakıp gülümsedi bir süre. Hava henüz kararmıştı. Arkamızda kalan camiinin bir süredir ışıkları yanıyordu ve ben başka kaç şehrin daha bu kadar denize göre konumlandırılmış olabileceğini tahayyül etmeye çalışıyordum. Gökyüzü, bahsettiği kadar maviydi bugün de, peki ya, hikayesi neydi?

Anlatmaya tam başlayacaktı ki kağıt kalem kullanıp kullanamayacağımı sordum. Onu henüz tanımaya başlamıştım ve hakkındaki her şeyi yavaş yavaş öğrenmek istiyordum. Bir gazeteci gibi, acele etmeden ve etraflıca öğrenmeliydim hayatını. Meslek hastalığı işte, hepimizin böyle alışkanlıkları, böyle hastalıkları var çalışma hayatımızın bizde bıraktığı, öyle değil mi? Sabırlıca not defterimi açmamı, kalemimi hazırlamamı bekledi. Her şeyi hazırladıktan sonra da kısacık bir süre bekledi ve devam etti:
“Birim zamanda aldığınız yol sizin bir noktadan ne kadar uzaklaştığınızı gösterir. Birim zamanda bir noktadan uzaklaşırken o noktaya duyduğunuz özlem artıyor ise, işte bu en tehlikelisidir. Siz, insan doğasına aykırı olarak oraya aitsinizdir artık. Öyle ki eğer bizim gibi Orta Asya’dan göçüp bu yarımada tam ülke topraklara yerleşmenize rağmen buralardaki bir yeri özlüyorsanız, akıl sağlığınızdan şüphe etmemeniz için hiçbir sebep yoktur. Pozitif bilimlerden ödünç aldığım kavramlar ve özlem kelimesini bir arada kullanarak yaptığım bu şebeklik sona erdiğine göre size şunu açıklıkla ve en önemlisi de içtenlikle söyleyebilirim ki, ben bu şehirden başka hiçbir şehri özlememiştim. Hayatım boyunca biraz önce gözlerinizi dikip baktığınız şu camii dışında başka hiçbir camide namaz kılmadım mesela. Hayatım boyunca hep kocaman şehirlerde yaşamama rağmen bu bir cadde üzerinde her ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz şehir kadar hiçbir yeri özlemedim ben inanın. Neden olduğu ise birazdan anlatacağım hikayede gizli. “
Biraz soluklandı, sonra gözlerini tepemizdeki sokak lambasına dikip heyecanla kıkırdamaya başladı. Tam olarak neye güldüğünü bilmiyordum ama elbette ki öğrenecektim. Bekledim bir müddet. Ayağa kalktı ve not alamamam pahasına karanlıkta kalmamızın benim için sorun olup olamayacağını sordu. Neden bilmiyorum ama o an tek bir kelimeyle bu ricaya evet cevabı verdim. Şimdi düşünüyorum da bu yazdıklarımın kırık dökük olmasına neden olacak bu izni vermesem daha mı iyiydi acaba? Ya da ben o izni vermesem, bana anlatacağı o dünyalar güzeli hikayenin etkisi bu kadar uzun süre zihnimde tazeliğini korur muydu? Emin olamıyorum. Kısa bir süre çoktan karanlığa gömülmüş olan denize baktı. Ay, Akdeniz’in hemen tepesinde parıldıyordu, dolunaya çeyrek vardı.  Sonra bir çırpıda arkasını denize döndü ve bizi aydınlatan sokak lambasına bir iki adım attı:
“Nedendir bilmem Enver Bey, bu lambaların sigortaları hep üstlerindedir ve birbirlerinden bağımsızdır bu sigortalar,” dedi. Daha sonra kısık bir çıt sesi duydum. Sonra da karanlığı gördüm. Tam ve bizi tüm varlığımızdan azade bir bağımsızlığa iten bir karanlık. Artık sadece sokağın ılık nefesi değil, insanı hem rahat hem de güvende hissetmemizi sağlayan akşam karanlığı da bizimle beraber şuracıkta, şu bankta oturuyordu sanki. Tekrar yanıma oturdu, yüzünü bana çevirip baktı. Gülümsediğini belli belirsiz sezdim.
“Ankara’da eş durumundan geçirdiğim memuriyet yıllarımın uzunluğu beni çok yormuştu Enver Bey. Nedendir bilmem, ben hep yaşlı bir adamdım. Hep çabuk yorulan, gürültüden pek de hazzetmeyen, kalabalığa karışınca rahatsız olan, biraz fazla titiz ve, eh işte, yaşlı bir adamdım hep. Bundan dolayı olsa gerek Ankara’da geçirdiğim o yıllar, bana bir tür zulüm gibi geldi. Sahi sadece Ankara’da da değil, eşimle evlenmeden önce İstanbul’da geçirdiğim kısa süre, sonra Ağrı, sonra Mardin, sonra İzmir… Hepsi birer yük oldu sanki omzuma. Evet, evlendikten sonra işler nispeten daha kolay oldu zira artık yalnız değildim. Artık Ağrı’daki evin sobasını düşünmüyordum zira doğalgazla ısınan bir evimiz vardı, artık gün aşırı menemen yemiyordum zira yemek eve geldiğimde çoktan hazır oluyordu. Ama benim aradığım başka türden bir şeydi. Başka türdendi zira ben hem şehirden ve şehir yaşantısından uzaklaşmak istemiyor, hem de sakinliği arzuluyor, sakinliğin özlemini ciğerimde hissediyordum. Bizim hanımla aynı tarihlerde emekli olduk. O da ben de yorulmuştuk yılların memuriyetinden. Koca koca şehirlerin trafiği vesairesi derken bir baktık ki Ankara’dan gitmeye karar verdik. Peki ya nereye gitmeliydik?”
O saate kadar niyeyse hiç içmediği sigarasını çıkardı cebinden. Tuhaf, sigara içtiğini düşünmemiştim. Soru sorarcasına baktığımı anladığından olsa gerek, gülümsedi:
“Arada sırada, öyle her gün içtiğimden değil ya, sahil içiriyor işte. Vereyim mi bir tane? Gazetecisiniz siz, en içmeyeniniz bile bulaşıyor şu rezil şeye,” deyip bir tane de bana uzattı. Gülümseyip başımı salladıktan sonra aldım sigarayı. Önce benim sigaramı yaktı sonra kendi sigarasını.
“Peki, sonra ne oldu,” diye sordum.
Derin bir nefes çekip sigarasından, dumanı denize doğru üfledi. Devam etti:
“Antalya’da bir arkadaşımın yazlığı vardı. Yanına çağırdı bizi. ‘Madem emekli oldunuz, gelin şurada biraz beraber tatil yapalım,’ dedi. Öyle ya, gidecek de pek bir alternatif yoktu. Kabul ediverdik. Toplandık gittik Antalya’ya. Orada bir çiftle tanıştık bizim yaşlarda. Oğullarının evi varmış Mersin’de, satmak istiyorlarmış. Benim dostum birden ‘haydi gidelim görelim evi, alın’ demeye başladı. Yahu alalım alalım da, Mersin’de ne yapacağız biz,“
Gülüyor bu arada. Yüzüne sevgilisiyle tanışmasını anlatır gibi bir gülümsemenin yayıldığını hatırlıyorum.
“Neyse, yüklendik iki arabaya. Yola çıktık. Antalya’dan Mersin’e yol çetin ama zevklidir bilirsiniz. Çıktık yola, hayli uzun zamanda vardık Mersin’e. Sabahın erken saatinde burada olduğumuz için gün boyu hem şehri hem de evi görecek vaktimiz oldu. Mavi bir gökyüzünün altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel görünüyordu. Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. “ dedi. Gazeteci kulaklarım beni yanıltmaz. Konunun başında kurduğu cümlelerin bire bir aynısını bir kez daha kurdu. Yani, hikayeye geliyorduk. Heyecanlandım. Anladığımı fark etmiş olacak başını usulca salladı.
“Benim güzel hanım bayıldı eve. Alalım, dedik. Eşyaları da var evin içinde, elbet değiştireceğiz ama o gece orada kalmaya karar verdik. Hep beraber hazırladık evi güzelce. Bir akşam yemeği yedik. Sonra herkes yatak odasına çekildi, muazzam bir sessizlik. Öyle bir sessizlik ki, insan sonsuz bir uykuda sanıyor kendini. Hem şehrin içindeyim, şehir karşımda, hem de sessizlik sarıyor vücudumu. Bir sigara içmek için terasa çıkayım, diye düşündüm. Bir de oranın havasını tatmak istedim. Terasa çıktım, bir de ne göreyim beyim. Şehir, şehir ta şuramda… Sıcacık hava şuramda… Sonra, gözüme bir yıldız çarptı, bir tanesi daha, bir tanesi daha, bir tanesi daha.  O kadar çok ki, ben bu kadar yıldız görmedim hayatımda. Nice şehirde memurluk yapmama rağmen niye bu kadar fazla yıldız görmediğimi düşündüm. Bir sigarayı bitirdim, diğerini yaktım. Gözümü gökyüzünden ayıramıyordum. Boynum tutulasıya baktım yıldızlara. Onlarca şey geçti zihnimden Enver Bey. İnanamazsınız düşünceleri, bu hisleri size anlatsam. En sonunda şuna karar verdim: nerede huzurluysanız orada daha çok yıldız görürsünüz. Öyle ya, gök hepimizinse şehrin kirliliği, kalabalığı nasıl engellesin o yıldızları görmemizi? Şimdi başınızı kaldırın lütfen, gökyüzüne bakın. Kaç yıldız görüyorsunuz?”
O an anlamıştım sokak lambasını neden kapattığını. Ben de yıldızlara daldım. Onun ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Bense yarın gidecektim. Peki, ya bu yıldızlar ne olacaktı? Tanrım, ne çoklar. Dakikalarca baktım. O hem benim mutluluğuma hem de yıldızlara bakıyordu.
“Oturup dinlemelik hikayeymiş sahi,” dedim.

“Gelin, şurada bir çay ısmarlayayım size,” dedi. Kalktık ve çay içmeye gittik. Yazık, o günden sonra ne onu görmek kısmet oldu, ne de Mersin’i. Yıldızlarıysa şuramda yer etti, ta şuramda. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder