Halil
Serkan Öz ve Nuh Köklü için
Sırf
bu yağmurda bu dik yokuşu çıkmak zorunda kaldığım için bile
onu öldürebilirdim ancak bu düşünceyi kafamdan atmam lazım. Ben
bir profesyonelim ve işime duygularımı katmak beni yıpratır.
Müşterim, kendisini öldürebilecek gücü kendisinde bulamadığı
için beni kiralamıştı ve ben, sırf dik bir yokuş çıktım ve
birazcık ıslandım diye ona kin besleyemezdim. Bir profesyonelden
beklenen, ücreti mukabilinde beklenen hizmeti yapmasıdır. İlk
işimden bu yana allaha şükür, profesyonellikten uzak bir tutum
sergilememiştim. Yalnız ilk defa bir müşterim benden kendisini
öldürmemi istiyordu. Garip; üç yıldır bu işi yapıyorum bu
istek beklediğimden çok geç geldi. Üstelik adam öyle zengin bir
adama falan da benzemiyor, telefonda gayet kibar konuşuyordu. Hatta telefon görüşmesi sırasında bir an adama acıdığımı bile
hissettim diyebilirim. Elbette bu düşünceyi hemen aklımdan
uzaklaştırdım. Daha evvel yaptığım işlerin hepsinde bu acıma
hissini yaşamıştım, genelde işimi bitirip öldürdükten sonra.
Onları, belki de polisin haftalar sonra bulacağı bir yere
gömdükten sonra. Yazık, çevresinde başka bir mezar bile olmadan
yatmak can sıkıcı olmalı.
Telefonumdan
bana attığı konum bilgisine tekrar baktım, telefonumun navigasyon
özelliğini kullanarak bu zorlu dik yokuşun her bir yanına
dağılmış yılankavi ara sokaklar arasında yolumu rahatlıkla
buldum. Teknolojiyi seviyorum, bir yerde ekmeğimi teknoloji
sayesinde kazanıyorum denebilir. İlk patronum, - paparrazilerin
uğrak mekanı olan bir bar işletiyordu - ölüm tehditimden korkup
beni serbest bıraktığından beri işlerimi internet üzerinden
görüyorum. Aslında bu işin tutacağını hiç hayal etmemiştim.
İlk işim, patronumun ricası üzerine, karısına kendisini ifşa
etmekle tehdit edip patronu söğüşleyen metresini ortadan
kaldırmak oldu. Becerebileceğimi hiç düşünmemiştim. Nasıl
oldu da kabul etmiştim bilmiyorum ama içimde bir yerlerde bir gün
bir insanı öldürmeyi bekleyen bir duygu varmış demek ki... Neden
sonra, patronumun, patronumun arkadaşlarının ricalarının ardı
arkası kesilmemişti. İntihar süsü vermekte üstüme yoktu,
maktülün cesedini en azından iki ay bulunamayacak şekilde
saklamakta üstüme yoktu. Biraz ağır işleyen adalet sisteminin ve
- Allah mucidinden razı olsun - internetten edindiğim pratik
bilgilerin sayesinde hiç yakalanmamıştım.
Zile
iki defa dokundum. Umarım vazgeçmez diye düşündüm. Bir müşterimi öldürmek hep
aklımdan geçmişti, misal 17 yaşındaki kızını öldürmemi
isteyen şerefsizi silah kullanmadan ellerimle parçalamak isterdim
ama bir profesyonele bu yakışmazdı. Kızın yalvarması hala
rüyalarıma girer durur ama bir rüyada yaşamıyoruz. Bir kiralık
katile çok yoğun bir mesai yaptıran çıldırmış bir dünyada
yaşıyoruz. Sonra o adam, kızını öldürdüğüm adam yani ne
kadar ağlamıştı, ezilmişti karşımda. Töre dedi, yalandı.
Yalanı bir kilometre öteden tanırım, yalanla içli dışlı bir
iş yapıyorum. Zaten artık belli bir yaşın altındaki insanları
öldürmemeye karar verdim, herkesin hayatta prensipleri olmalı.
İnsanlar verdikleri hatalı kararlardan ders çıkarmalı. Şimdi
dönüp baktığımda, keşke o işi kabul etmeseydim hatta müşterimi
kendim öldürseydim diyorum. Kapının otomatik açılma sesi
duyuldu, apartmandan içeri girdim. Asansör olmadığını ve
merdivenlerin ne kadar dik olduğunu görünce öfkeyle bir küfür
salladım.
Çatı
katına varıp kapıyı iki defa tıklattım, kapıyı açtı. Benden
kendisini öldürmemi isteyen adam karşımdaydı. Sakalları bir
yada iki günlüktü, sık traş olduğuna göre memuriyet benzeri
bir iş yapıyordu. Beyaz tişörtünün üstünde bir domates
çekirdeği ve domates lekesi gözüme çarptı, dikkatsiz bir
adamdı. Göz altları torbalanmıştı, bir günlük bir uykusuzluk
olduğu belliydi. Hikayeyi kafamda kurdum, adam işten yeni
kovulmuştu, otuzlu yaşlarının sonunda olduğuna göre yıllarca
emek verdiği işinden olmuştu ve buna dayanamayıp intihar etmeye
karar vermişti. İntihar edemeyeceğini anlayınca da kısa bir
internet araştırmasıyla beni bulmuştu. Ellerine baktım alyans
göremedim, bu tespit genelde yanıltır, erkekler çoğu zaman
alyans takmayı zaten sevmez ama bu adamın hiç evlenmemiş olduğuna
emindim. Belki de işsiz kalınca evlilik arefesinde olduğu
sevgilisi ondan ayrılmıştı.
-
Islanmışsınız, çok özür dilerim. Geçin geçin, size havlu
getireyim.
Ayakkabımı
çıkarıp evden içeri adımımı attım. Tuhaf, sigara kokmuyordu.
Dişlerine baktığımda, sigara tiryakisi olduğuna yemin
edebilirdim. Belli ki yakın zamanda bırakmış. Zaten ölmeye karar
vermiş bir insan neden sigarayı bırakır ki? Holde meraklı
meraklı dururken, banyodan elinde havluyla çıkageldi. Sakız gibi
bir havlu, ilginç bekar bir insana göre fazla temiz bir adam. Belki
de temizlik hastasıdır, benim havlularım ne kadar yıkarsam
yıkayayım hiç beyaz olmaz. Hoş, havlu benim en çok kullandığım
eşyadır, bu nedenle hep hiç kirlenmemiş bir havlum mutlaka
bulunur. Bir de gömlek, kan sıçramış bir gömlekle ortalıkta
dolaşmak istemezsiniz, hoş ilk başlarda bu kadar çok gömlek
alacak param olmadığı zamanlarda kan lekesine çözüm bulmak için
az kafayı yemedim. Her neyse, adamın temiz olmasını sevdim.
-
Çok aptalım, geçin geçin ayakta beklemeyin. Rahat olun.
Sanki
kendisini öldürmek için gelen bir katille değil de evinde ilk
defa ağırladığı çok özel bir misafiriyle konuşuyordu. Üstelik
nezaketinde ne bir rahatsız edici samimiyetsizlik ne de bir korku
vardı. Genelde benimle çalışmak isteyenler benden korkarlar, bu
nedenle de çok saygılı konuşurlar ama bu adam düpedüz bana
sevecen davranıyordu. Oturma odasına geçtim, bir duvar boydan boya
kitaplıktı. Boş olan duvarın önünde bir kanepe ortada bir
sehpa, sehpanın üzerinde ise hazırlanmış ancak henüz
dokunulmamış mükellef bir kahvaltı sofrası vardı. Odanın
dağınık olan tek yeri pencerenin önünde duran çalışma
masasının üstüydü. Bir yığın kağıt, buruşturulup yere
atılmış kağıt topları ve bir de diz üstü bilgisayar vardı.
-
Biraz dağınık, kusura bakmayın.
-
Pek önemsemem.
Ağzımdan
çıkan ilk cümle bu oldu, galiba biraz da kaba oldu.
-
Önemli değil, siz de rahat olun.
Hemen
toparlamak istedim, adam bilmediğim bir şekilde bende hayranlık
uyandırmıştı.
-
Çay birazdan hazır olur, lütfen kahvaltıya oturun. Dedi
gülümseyerek.
Bir
an acaba dalga mı geçiyor diye aklımdan kara bir düşünce geçti.
Neyse ne zaten parasını peşin almıştım, sonra da onu sonsuzluğa
gönderip buna bir cinayet süsü verecektim. Dalga geçmesi asla
problem olamazdı. Gidip sehpanın hemen arkasındaki üçlü koltuğa
oturdum. Birazdan çay tepsisiyle gelip, karşıma yere oturdu.
-
Buyurun yahu başlayın hemen.
-
Teşekkür ederim.
Benim
nezaketim soğuktu, samimi değildi. Bir an ezilmiş gibi hissettim.
Çaydan bir yudum aldım, güzel demlenmişti. Ağzının tadını
bilen bir adam olmalıydı. Çok aç değildim ama bir parça ekmek
kopardım, arasına biraz peynir ve bir dilim domates koydum. Lokmamı
çiğnerken konuştu.
-
İsminiz neydi? Yani internette kullandığınız isminiz değil
gerçek isminiz. Benim yerime bu zor görevi yerine getirecek olan
kişinin ismini bilmek isterim.
Saklayacak
değildim, nasıl olsa bilmesinin bir önemi yoktu.
-
Yusuf. Rahmetli annem Yusuf Peygamberin menkıbelerinden çok
etkilenmiş, onun gibi yakışıklı, ahlaklı, ticarette başarılı
olmamı istemiş herhalde. Yazık, kadıncağıza böyle bir hediye
vermek istemezdim.
-
Memnun oldum Yusuf, benim adım da Suphi. Sen zaten biliyorsun. Ben
adımın anlamına hiç bakmadım, tuhaf bir isim gibi aslında.
Sustuk
tekrar.
-
Zeytin de ye mutlaka, tuhaf belki ama benim en sevdiğim meyve
zeytindir. Gerçi sen gelmeden bi tane ağzıma attım acı çıktı.
Son bir haftadır mutlaka bir zeytin acı çıkıyor. Belki biraz da
bundan dolayı ölmek istiyorum.
Ne
tuhaf laf etti öyle, ruh sağlığı yerinde değil herhalde fazla
kurcalamamak gerek. Şu kahvaltıyı edelim, bir sigara yakar öldürür
giderim. Yine de merak da beynimi rahat bırakmıyor. Sorsam ya neden
ölmek istediğini. Neyse oğlum Yusuf, suyu fazla bulandırma.
-
Sahi hiç sormadın ne telefonda ne şimdi, neden ölmek istediğimi
merak etmiyor musun?
-
Suphi Bey, ben profesyonel bir hizmet vermek için geldim, nedeni
beni hiç alakadar etmez.
Çok
mu sert çıktım? Çok kaba oldu bu. Kendimi neden kötü
hissediyorum? Ağzıma çarçabuk bir zeytin attım, cidden acı
çıkmıştı. Zeytin acısı da hiç çekilmez bir şey. Yüzümü
ekşittiğimi görünce güldü.
-
Acı çıktı değil mi? Son zamanlarda zeytinler hep acı çıkıyor
sanki yada ben zeytin seçmeyi bilmiyorum. Eskiden böyle olmazdı,
seçtiğim zeytine bilhassa özen gösterirdim. Galiba biraz boş
verdim.
-
Pekâlâ anlatın öyleyse. Yani, ben merak ediyorum aslında ama
profesyonellik gereği...
Ağzımda
gevelediğim laflar karşısında epey eğlenmiş görünüyordu.
-
Anlatırım tabii ama önce bi şeyler içelim istersen, evde cin
var. Bir de sizli bizli konuşma yahu ölü bir adama saygı
göstermene ne gerek var.
-
Dostum çok teşekkür ederim ama iş üzerindeyken alkol kullanmam
doğru olmaz, kendimi yakalatabilirim.
-
Canım bir kadeh içersin, bir kadehten bir şey olmaz.
Kahkahası
kulağımda çınladı. Sinir olmuştum, bir yandan da cidden saygı
uyandırmıştı. 17 yaşında bir kız çocuğunun ağlamalarına
kulak asmayan ben bu adamın karşısında neden bocaladım? Kafamı
iyiden iyiye karıştırdı, bari anlatacağı hikâye güzel olsa.
Açıkçası basit bir işten çıkarılma yada terk edilme öyküsü
şu anda beni tatmin etmez.
Elinde
bir otuzbeşlik cin şişesi ve kötü restoranlarda kullanılan bir
çeşit limon sosuyla ve iki viski bardağıyla geldi. Şişeleri ve
bardakları elime tutuşturup, buz dolu bir kaseyle tekrar belirdi.
İçkileri servis ettikten sonra gidip bilgisayarını alıp geldi
yine karşıma yere çöktü. Bilgisayardan müzik açtı, hüzünlü
çok hüzünlü bir şarkı, çok güzel bir kadın sesi. Öyle ki
bir an kadına aşık olabileceğimi düşündüm. Dalmışım.
-
Şerefe Yusuf, kaldır hadi.
Bardaklarımızı
tokuşturduk, "Bir kadehten ne olacak ki?" diye içimden
geçirip bir yudum aldım. Cin içimi yaktı bir an sonra ferahladım.
Cin içmeyeli çok olmuştu herhalde, kötü limon sosu da ne kadar
yakışmıştı namussuza hele şu kadının sesi...
-
Bu şarkıyı biliyor muydun? Adı "Cesur deniz", şarkıda
başka ne anlatılıyor, neden bahsediliyor hiç bilmiyorum. Bana
neyi anımsatıyor biliyor musun? Korkaklığımı. Korkak bir
adamım, kendi ölüm fermanımı imzalayıp, tetiği çekemeyecek
kadar korkak bir adamım. Neden ölmek istediğimi merak ediyorsun
değil mi? Haydi şerefe bir fondip yapalım.
Kendimi
kaptırdım, Suphi kendince bir intihar seremonisi yapıyordu aslında,
biliyordum. Bunun üzerine de okumuştum, intihar edecek kişiler, en
sevdikleri şeyleri yapar, en sevdikleri şarkıları dinler,
kısacası hayattayken en keyif aldıkları anları tekrar yaşayıp
öyle intihar ederlermiş. Ben de kendimi bu seremoniye kaptırdım.
Bardağı fondipledim. Birer kadeh daha koydu, ses etmedim.
-
Bir yıkım devrinde yaşıyoruz Yusuf. İnsanoğlu, medeniyet kuralı
nereden baksan 5000 yıl geçmiştir, belki daha fazla her neyse ne
önemi var. 5000 yılda yaptıklarımızı yüz senedir yıkıyoruz.
Tam ortasındayız biz, senle ben. Saçmalıyorum kusura bakma, neden
ölmek istediğimi anlatmaya çalışıyorum, kızma ama
gülebilirsin. Mesleğine bir baksana, ücreti mukabilinde beni
intihar edeceksin, tuhaf gelmiyor mu? Neyse ben artık zorbalıktan
bıktım. Bunun için ölmek istiyorum. Bavulumu hazırladım kaç
defa, insanların daha nazik olduğu bir yer bulmak için kaçmak
istedim. Faydası yoktu, bir defa kafama kazınmıştı. Takım
elbiseli bir adamın, etrafında onlarca korumayla yerde yatan bir
maden işçisini tekmelemesinin görüntüsü bir defa kafama
kazınmıştı. Biz hiçbir şey yapmadık. Hep onlar kazandı.
Bundan kurtulmanın bir yolu yok. Hiçbir yolu yok. Tuhaf değil mi?
Yaşamın bu kadar ucuz olduğu bir yerde öldürmek için onbin lira
istiyorsun. Sence de anlamsız değil mi Yusuf? Hadi fondip hadi.
Elimde
kadehi evirip çevirdim, o çoktan fondipleyip yeni kadehini
doldurmuş, bir başka hüzünlü şarkıyı açmıştı. Sözlerini
yutmaya çalışıyordum. Ömrünü insan öldürmeye adamış, bir
makine gibi yaşamaya alışmış ben bir adamın sözlerinden mi
etkilenmiştim? O kız kafamdan çıkmıyordu.
-
İçsene Yusuf, darılırım. Bitmez korkma dolapta daha cin var.
Fondipledim,
yeni kadehi doldurdu, onu da fondipledim. Zeytin acısı ağzımdan
gitmemişti sanki, keman ciğerimi yakıyordu. 17 yaşındaki o kızı
düşündüm, kendimi ne kadar aldatsam, olmadığına inandırmış
olsam da kızın karnındaki fetüsü düşündüm.
-
Ee, devam et.
-
Ne anlatayım Yusuf? Budur işte, bir de zeytinler çok acı çıkıyor
artık. Bir hikâye yazmaya çalıştım geçenlerde, gülme ama
yazamadım. Yani gülme dediğim, zeytin üzerine bir hikâye
yazamamak çok koydu, insana en sevdiği meyve neden bir şey
hissettirmez. Hislerin yıkıldığı bir devirde yaşıyoruz Yusuf.
Hislerin yerlerde tekmelendiği bir devirde yaşıyoruz. Bir dostum
vardı Yusuf, kendisini dolandırmaya kalkan bir taksiciye itiraz
ettiği için taksici kuytuya çekip vurdu onu. Bu kadar kolay
olabilir mi Yusuf? Sen öldürmeyi bilen adamsın, öldürebilmek bu
kadar kolay olabilir mi?
-
Benim hikâyem farklı. Öyle bir yıkım devrinde yaşıyoruz, ben o
yıkımın mimarlarından biriyim Suphi. Bazen canımı yakmıyor
değil ancak yaşamanın yolu buysa... ben de yaşıyorum işte bir
şekilde.
Sustuk.
Kalkıp mutfaktan yeni şişe getirdi. Bu kadehleri ikimiz de sek
içtik. Sustuk. Sessizlik elle tutulur gibiydi, kim bilir yeni
dostumun kafasından ne düşünceler geçiyordu. Beynimde yine bir
çocuk ağlamaya başlamıştı, Suphi'nin de düşüncelerini
tekmeliyorlardı eminim ama ne düşünüyordu bilemiyorum. Birer
kadeh daha doldurdu, Suphi'yi öldüremezdim.
-
Bazen...
Cümleye
başlayıp sustum. Duymamış gibiydi elindeki kadehi izliyordu.
-
Bazen beynimde bir çocuk ağlıyor Suphi. Evde yalnız yaşıyorum,
komşularımın hiç çocukları yok. Bazen çocuk ağlamasına
uyanıyorum. Ben o yıkımın mimarlarından biriyim, ben bir çocuğu
üstelik bir çocuk doğurmak üzere olan bir çocuğu öldürdüm...
ben galiba seni öldüremeyeceğim.
Son
cümleyi öyle sessiz kurdum ki ben bile zor duydum. Suphi, dehşetle
bana bakıyordu. "Tamam hadi halledelim şu işi." Dedi.
Son
kadehi içip ayağa kalktım, başım dönüyordu. Epey sarhoş
olmuştum. Gözümün içine bakıyordu. Gözleri kan çanağıydı.