8 Mayıs 2015 Cuma

Editörden

                                                                            Bu sayı Halil Serkan Öz ve Nuh Köklü'ye adanmıştır

İnsan deneyerek terbiye olur. Biri szi terbiyesizlikle suçluyorsa bunun nedeni yeterince denememenizdir. Herhangi bir şeyi anlamayı, öğrenmeyi, dinlemeyi denememişsinizdir. Yazmak ise anlatmayı denemektir. 

Terbiyesizliğin en önemli nedeni olarak uzmanlarca işaret edilen denememek hastalığı, kişide genellikle öğrenilmiş çaresizlik sebebiyle vücut bulmaktadır. Terbiyesizlik düşündüğümüz gibi soyut bir kavram değildir, onun bir vücudu vardır. İnsanlarla iletişim kurarken yüzlerine dikkatli bakın. Herhangi bir yerde "aman ne terbiyesiz be bu," diyerek yüz ekşittiğiniz biriyle karşılaşırsanız, bilin ki terbiyesizlik bu beyefendi veya hanımefendinin vücudunu kendine mesken tutmuş, onunla somutlaşmıştır. Bu vücuda gelme eylemi, terbiyesizliği tek başına iktidara taşıyacak kadar çoğunluk haline getirmez. Getiremez. O vücutları tek tek toplasanız ancak bir tane terbiyesizlik eder. Zira herkes farklı bir şeyi denememeyi seçmiş, herkesin farklı bir yönü terbiyesiz kalmıştır. Terbiye, ağır ağır ve kısık ateşte insanın dönmesiyle elde edilir. Denemek ise ağır ağır ve kısık ateşte dönmektir. Tuzunuz fazla gelmesin, dikkat edin.

Fakat, terbiyesizliğin ve denememenin de bir sınırı vardır. Eğer o sınırı geçerseniz siz artık terbiyesiz bile değilsinizdir. Bir kişinin canını onu en sevdiği varlıkların önünde aşağılayarak sözlerinizle, yahut sırf eğlenmeye çalışıyor diye ellerinizle alıyorsanız siz terbiyesiz bile değilsinizdir. İşte biz bu yüzden, hem terbiyesiz olarak anılmamak, hem de insanlığımızı yitirmemek için yazıyoruz. Bunun için deniyoruz. 

Biz efendim, sizinle aynı toprakları ve aynı dili paylaşan bu bir avuç adam ise Non Serviam'da denemeyi ve edebiyatla terbiye olmayı seçtik. Normlar çerçevesinde bir terbiyesizlik hasebiyle terbiye olmaya çalışmıyoruz. Biz sadece denemekten yanayız. Öykülerimizde yarattığımız karakterlere/tiplere bakarsanız onlar da deneyen canlılardır. Zira bu blog -yahut dergi, adına ne derseniz deyin- hepimizin hem kendisini, hem de yazdıklarını deneme ortamı. Kasım voliyi vurmayı, Nedim hiç yoktan vedalaşmayı ve Aikhar'da Seyyit Galiyev bir yazı içerisinde en fazla kaç tane yıldız kullanılabileceğini deniyor. 

Düzensiz aralıklarla çıkmayı sürdüreceğini sandığımız Non Serviam'ın yeni sayısını size takdim etmekten onur duyarım.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Non Serviam denemeye devam ediyor hala.

Klitoral İncelik

Nedim’in tüm aile fertleriyle bir bir vedalaşmasının 4.günüydü neredeyse bitmek üzereydi en engebeli  veda ..validesi  Bediha hanımla  olacaktı. Kış biraz daha sert geçmiş,Nedim ilk yas yılını hızla devirmişti. Yolların, uzunca seyahatlerin ,dur durak bilmez terminallerin ne vaad edip de onu iyi edeceğini bilmez ama sıkışan hayatın bir hareketle tekrar soluklanacağı besbelliydi.-esasen bu giz’li bir tur olacaktı” nedim kolay düşünüp yalın koyulmuştu işe .
Neresi olurdu en hareketli neresi ,neresi ?  …nerede bitmezdi yollar ?
Nerede durmadan başlardı  yollar ? … nerede kimseyle  vedalaşmak zorunda  değildi ki
Nerede topuklarını birbirine sürterek titrek bacaklarla oturmasını insanlar problem etse de tek kelime etmezdi  ki.
Hepsinin mümkün olduğu tek yer vardı otogarlar ,onun şehirleri,  hepsi  bizim nedimin şehirleri kimsesiz nedim’in şehirleri
Sabah 9:00’da uyandı bu eve söylenmiş bir yalandı, Nedim 2 gündür uymuyordu  9 aylık bir sürecin yinelenen halleriydi . Annesine uyuyordu ,sorumluluklarına uyuyordu güzel bir uykuyu çekmiş olmanın yalan nazlı edasıyla odasının kapısına yürüdü, gözlerine umut etmenin ilk şartı mahmurluk tebessümlerini taktı, camlarını inançla ovaladı bunu yaparken yine mi oynuyorum edasını hiç takınmadan. Bu kocamandı, Nedim’in sihir sahibi bedenin güvendiği yegane zırhıydı.
 Anlayamamanın karşısında Nedim usta bir oyuncu olalı uzun yıllar olmuştu .Odanın kapısını sigara birikintisi öksürüğü ile açtı. Validesi ,nefesi … mutfaktan  koca anne kuşların minik yavrularını dürttüğü gibi sesiyle nedim’i yokladı. “gece yine çok sigara içmişsin oğlum ..nedim senle ne yapacağım hiç bilmiyorum kendine neden acımıyorsun ne güzel rengin var solacaksın ahh oğlum ah  “..
Bizim kayıp”  anne haklısın bu hafta sonu bırakıyorum ,anne ben de istiyorum –kırmama hatasını perdeleyen o kıkırdak tebessümüyle- günlerdir çıkarmadığı sigara, deodorant, ter kokusu harmanı t-shirtünün üstüne kalınca oduncu gömleğini  çekti savruk savruk. Tedbir delisi bizim kayıp oğlan ön ceplerine sevdiği sigaralarını koydu bu içini gıdıklıyordu  hep şunu tekrarladı durmadan
-hiç yoksa armağan bir kedere 2 tane şarjörüm var 40 mermi  sıkarım, hepsi değil beni ben onları vururum- kabiliyetsizlik akan plastik şair günlerinin tesiriyle deli laflar ederdi .mükemmel mısralar çıkacak derdi  sonrasında her insan mükemmel yazamazsa da bazı insanlar mükemmel ölebilirdi nedim’in düsturu güzel ölmenin taşlarını ustaca dizmenin parıltılı yoluydu. Kusursuz bir katil olmaya karar vereli 9 ay olmuştu …270 küsur yahut ondan bir kaç eksik gün. klitoris sinir uçlarını hassasiyeti ,incelikliği gibi …
Durur mu hiç meçhule de gitse Validesinin uğurlama duasını hep duymalıydı
“anne bir şey lazım mı
-yok oğlum Allah’a emanet ol.”
Uykusuzluktan başı döndü her şey karardı bilinci keçi sütü gibi berraktı . Şuraya , buraya tutunacağım derdine düşmeden aşağı bırakıp bedenini neler olacağını görmenin  sevinciyle  merdivenlerden bıraktı apartmanın spiral merdiveninden 36 basamak kafası betonda seke seke her defa, her  sonraki basamakta  kaburgaları kırıla kırıla …9 ay koca 270 küsur ya da eksiği gün Nedim muzaffer olmuştu , kimse neden diyemezdi  Nedim  26 yaşında olamadı, Hiç kimse bu cinayeti çözemedi . Ölmenin Büyülü Sanatçısı Nedim ...



Gavur İmam İsyanı

Göz bebeklerim titriyordu.Perdelerin arasından süzülen gün ışığı, odadaki tozu selamlayarak yerdeki İran halısının üzerine düşüyordu. Halının motifleri, vuslat kokuyordu. Hangi sıla hasreti çeken Acem kızı dokumuştu kim bilir? Taba renginin hakim olduğu oda, Kıta Avrupası'nın yarısını ilhak etmesine rağmen Osmanlı'nın oryantalist duruşunun sadece minik bir sunumuydu. Oda şaşırtıcı derece ufaktı. Bir valinin huzurundan çok, onun dinlenmek için kullandığı bir yerdi. Valinin sırtı bana dönüktü. Masanın üzerindeki haritaya bakıyordu.Yavaşça başını kaldırdı."Refik efendi... Şöhretin sen gelmeden Kıbrıs'ı sardı efendi. Payitaht'tı İngilizlere dar edişin dilden dile yayılıyor efendi." Vali'nin bir demirci gibi dövdüğü bütün sözcükler kafamda yankılanıyordu: Otorite...Otorite...Otorite
 " Devlet-i Aliye, Kavalalı belasıyla boğuşuyor paşa hazretleri. Malumatınız vardır elbet, Kavalalı Kütahya içlerine kadar ilerlemiştir. Böyle elem bir halde iken size gerek seyfi gerek maddi bir yardımda bulunması mümkün değildir." Odada bir dakikaya yakın bir sessizlik oldu. Ilık bir rüzgar pencereden bir hırsız çabukluğunda girip haritaları karıştırdı.
"Bir isyan nasıl bastırılır efendi, bilir misin? 3 yolu vardır. Birincisi, bütün halkı katledersin; Bizimkisi böyle bir imkanımız yok. Kıbrıs'ta ki Müslüman tebaayı arttırmamız lazım. İkincisi, İsyanın içindeki herkesi tehcir ettirmek. Bu da birincinin olmazına tekabül eder. Ve üçüncüsü, İsyanın yüzünü katletmek." Paşa aniden bana doğru döndü." Efendi, Osmanlı'nın istikbali senin kılıcında."
 Vali efendinin huzurundan ayrıldıktan sonra işin ehemmiyetini daha iyi kavradım. İsyanın ayak sesleri bile Osmanlıyı korkutmaya yetmişti. Osmanlı'nın stratejisi, Vali paşa komutasında, Kütahya'ya kadar ilerlemiş olan Kavalalı'yı kalbinde vurup Mısır'ı yeniden ilhak etmek. Mehmet Ali Paşa'yı gerisin geriye Mısır'a dönmek zorunda bırakmaktı. Osmanlı, orduyu derleyip toparlayabilmek için vergileri iki katına çıkarmıştı. Ama Osmanlı'nın görmek istemediği bir durum vardı. Bir yıldır tek damla yağmur düşmemişti. Kıbrıs, Kavalalı'ya karşı Osmanlı'nın elindeki tek karttı. Ordu 20 gün önceden köylere girip, direnen bütün köyleri yağmalamıştı. Kaçabilen kaçmış, kaçamayan Devlet-i Aliye'nin karanlık yüzünü görmüştü. Yarın yanıma Kıbrıs'ı avucunun içi gibi bilen iki asker alıp Gavur'un izini sürecektim.
 Gün yıkılmıştı ve ben odama çekildim.
Üçümüzde kapkara giyinmiştik. Üçümüzün de kepleri kapkara, kılıçlarımız keskin ve atlarımız yağızdı. Dağlara sürüyorduk dağlara, Allah'ın buyruğunu taşıyan Cebrail kadar heyecanlıydık.Devlet-İ Aliye'nin bekasıyla bilenmiştik. Kalplerimiz savaş davulları gibi ritim tutuyordu. Rüzgar bize üç değil, üç yüz bin atlı gibi eşlik ediyordu. Tozu dumana katıp soluğu dağların eteklerinde aldık. Kamp kurup kılıçlarımıza zehir yedirdik. Uykuyu öfkeye karıp geceyi burada geçirdik. Gün ağarmaya başlamıştı. Atlarımızın huysuzlanmasına uyandık. Kılıçlarımızı çekip çadırımızdan çıktık. Etrafımızda 15 ila 20 kişi arasında değişen bir gurup vardı. Ellerinde sopalar, oraklar ve hançerler vardı. Gurubun içinden orta boylu, gür sesli ve pala bıyıklı esmer bir adam çıktı."
- Kimsiniz siz? ne ararsınız buralarda!
- Bizler İbrahim Ağa'yı ararız! Sizler yoksa Valinin paralı katilleri misiniz! Savulun!... Bir iki adım öne çıkıp kılıcımı savurdum.
- İndir o kılıcını Çelebi. Bizler İbrahim Ağa'nın yoldaşıyız. Osmanlı'ya baş kaldırmışız. Derdiniz nedir sizin? Neden ararsınız Ağa'yı?...Esmer adamın sesi yumuşamıştı. Kılıçlarımızı kınına soktuk.
- Ben manisalı bir tüccarım. Asker kervanıma saldırdı. Neyim var neyim yok yağmaladı. Sadece iki korumamla kaldım. Paşa huzurunda kabul etmedi. Bizde konaktan bu üç atı çalıp İbrahim Ağa'nın isyanına katılmaya karar verdik.
 Bugün, Cehennemle yeryüzü anlaşma yapmıştı. Bu sıcağın başka bir açıklaması olamazdı. Vakit ikindiyi gösteriyordu. Atlarımızı dağın eteğindeki seyyar karakola bırakarak tırmanmaya başladık. Kupkuru çalılar kuduz gibi saldırıyordu. Güneş, beynimizle dans ediyordu.. Herkes sırasıyla bir yarıktan içeri girmeye başladı. Onları izlemek, karıncaları izlemekten farksızdı. İletişim kurmadan, sessiz ve organize. En son üçümüz yarıktan içeri girdik. Dapdaracık bir yolu sürtüne sürtüne geçtik. Yüzümüze dağın serin nefesi vuruyordu. Hissediyorduk, Allah heryerdeydi. Dar yolun sonu genişce bir alana açıldı. grup birden durdu. Ne olduğunu anlamak için önlere doğru ilerledim. 3 tane çocuk grubun önünde durmuşlardı. Ortandaki çocuk konuşmaya başladı. " Ağalar geç kaldınız" Herkes yolu hızlı adımlarla kat etmeye başladı. Yol genişledikçe koşar adım ilerliyorlardı. Yolun sonunda bir ışık belirmeye başladı. Biz koştukça ışık bir kalp gibi çarpmaya başlıyordu. Yolun sonuna vardık. Büyük bir kalabalık halka oluşturmuştu. Halkayı yarıp neler olduğuna baktım. 
 Bir sedirin üzerinde bakır saçlı ufacık bir kız çocuğu, elleri şile bezinden gömleğinin üzerinde bağlı bir şekilde uzanıyordu. Ölmüştü. Karşısında ak sakallı irice bir adam yumruklarını sıkıyordu. Bu oydu! İbrahim Ağaydı! Ellerini göğe kaldırdı. Yüksek sesle bir Fatiha okudu. Herkes imama eşlik etti. Dizlerinin üzerine çöktü ve kadife sesiyle ağıt yakmaya başladı. " Dolama ah dollamayı, dollama ah dolamayı! Getirin bağlamayı getirin bağlamayı! Bıktım ben bu zulümden, bıktım ben bu zulümden! Osmanlı'nın elinden Osmanlı'nın elinden. Amman amman elinden, yandım ben bu zulümden! Ben ne eker ben içerim paşa alır elimden! "
 O yaktıkça ben yandım. O yaktıkça benim yüreğimdeki kartondan dava alev aldı. O an gördüm, uğruna hayatımı adadığım ülkünün aslında insanlığa sürülen en soysuz lekelerden biri olduğunu. Ben hangi adaletin havarisiydim? Duramıyordum. Yüreğim iflas etmişti. Kılıcımı çektim. " Ya Kahhar!" diye haykırdım. Herkes ardından " Ya Kahhar" diye haykırdı. İbrahim Ağa'ya yaklaştım. Birkaç isyancı omuzlarımdan tuttu ve daha ileri gitmemi engelledi. "Günü geldi o kalleşin vuralım artık!" Diş etlerim çekiliyordu, sinirden parmak uçlarım elektrikleniyordu.  "Yeryüzünün mutlak sahibi olana and olsun, dökülen kanların, alınan öşürlerin, yakılan canların hesabını soracağım! Adaletin neferi olacağım!" dedim. bu kendime yeminim yüreğimin mührünü açıp yepyeni bir mühürle dağlamıştı. Ah be küçük kız, seni ipekler içinde uğurlamak vardı. Ah be küçük kız, aç karnına ölmek zor. Beşparmak dağlarını bu acıyla sarsmak zor. Devletin kurbanı olmak zor. 
 Gün yıkıldı, yıldızlar üzerimize çöktü. Tütünümü sararken yanımdaki iki yiğide kendimi açtım. Artık kararımızı verdik. Yarın ovaya çıkıyoruz bu fukaraların saflarını katılıyoruz. İbrahim ağanın ulakları saraya varmış olmalıydı. İsyancıların ufak bir grup olduğunu ve ovada olduğunu söyleyeceklerdi. Benim bildiğim paşa, cabbar davranıp bütün haklarıyla ovaya kurulacaktı. Oraç, çekiç, saban,tırpan, yalın kılıç; humbaraya, topa, tüfeğe, yirmi kiloluk kılıçlara karşıydı. İsyan ateşiyle kavrulan bu hastalıklı, aç ve kirli bedenler; tokadıyla boyun kıran, bin atlıyla haçlı ordusunu darma duman eden, kara yağız ölüm emekçilerine karşıydı. Bunun adı kabullenilmiş intihardı.
 İbrahim Ağa'nın imamı olduğu sabah namazını eda ettik. Ardından göklerine duman durmuş Beşparmaklar'ı terk ettik. Ağır aksak topal bir orduyla indik ovaya. 
 Tam karşımızda eflatun bir ordu belirmeye başladı. İşte o an omuzlarımda bakır saçlı sabi, bir dizime mağripli bir sabi, diğer dizime hindu bir sabi bindi. 
 Atımı şaha kaldırdım," Bırak elçi ben olayım Ağa! düşmanın bir olmadığını görsün muktedir!" Sanki yüzyıllardır susan bir adamdan cevap bekliyordum. Gözleri kıpkızıl kesilmiş imam başını salladı. Yanımdaki iki yiğitle beraber atımı dört nala sürmeye başladım. 
 Çekicin çelikle her temasında, çıkan sesle aşka gelip semaha duran Mevlana gibi, her nal sesiyle aşka geliyordum. Ordudan on atlı ayrılıp önümüze durdu. Yavaşlayıp karşılarına durduk. Sapsarı bir oğlan konuşmaya başladı. " Devlet isyancılarla görüşmez, pazarlık yapmaz. Selam alıp, selam vermez. Dönün geri!" Adamı umursamadan arka saflara avazım çıktığı kadar bağırdım. " Paşa, çık karşıma!" kısa bir sessizlikten sonra saflar ayrılmaya başladı. Önce minik bir ordu ardından da beyaz atı, haram kaftanıyla paşa göründü. 
  -Üç tane atlıdan bu kadar mı korkuyorsun paşa!
 - Ben hainlerle yüz göz olmam. Madem elçi olarak geldin buralara, öyleyse ilet söyleyeceklerimi gavura. Öşürünü versin, Mısıra kalkacak olan orduya can versin, tek tellerine zarar gelmesin.
 - Verirler mi alırlar mı belli olmaz paşa! Allah ufacık kızın hesabını ya bu meydanda sorar, ya da ahirette! İstersen mahşeri topla, o ufacık kızcağızdan, şu açlar ordusundan, Allah'ın Kahhar adından koruyamazsın kendini! 
 Atımı şaha kaldırıp yeniden saflarımıza döndük.Dünyanın görüp görebileceği en fantastik sahnelerden birinin ortasındaydım. Şehit kime denirdi? Zulüm ne demekti? İsyan ne demekti? Yasalarla yapılmış olan bu yoksulluk benim ihtilalim mi devirecekti? Tamam tamam kırbaçlama beynimi Allah'ım, şu İbrahimlerin karıncasıyım ben. Benim safım belli. Allah'ım, şimdi sıra sende!
 O an hiç beklenmedik bir olay oldu. Rumlar bize desteğe gelmişti. Artık bütün ada, tek vücut olmuştu. Kendi saflarımıza vardığımda zafere inancım biraz daha artmıştı. Rumlar yüz küsür atlıyla gelmişti. Az da olsa tüfeğimiz ve mühimmatımız vardı. Açlar ordusunu yara yara İbrahim Ağa'yı buldum. Yanında iki papazla izlenecek yolları değerlendiriyordu. Destur isteyerek söze başladım." İlk çarpışma atlılarla olacak efendiler. İki fedaim eski askerdir. Osmanlı'da süvari birliğindelerdi. Bırakın bu muharebede atlıları biz yönetelim." Ağa gözyaşları sakalına tutuna tutuna ayağa kalktı. " Evladım, eğer şehit olursanız, hakkımız size şimdiden helal olsun. Allah bizi muzaffer kılsın, o sabi kızım size şefaatçi olsun.-Omuzlarımı sıkarak- Allah sizi bahtiyar kılsın evladım." Alt dudağımda bir damar yerinden kopmuştu sanki, yüzüm kızarmaya başladı. Ben buraya ne niyetle gelmiştim. Şu dünya dedikleri nasıl bir kevaşeydi böyle.
 Atlıları toplayıp stratejimizi anlatmak için yol almaya başladım. atlıların yanına vardığımda, herkesin gözünü arkamızdaki en yüksek tepeliğe diktiği gördüm. İbrahim Ağa, bu tepeliğe çıkmıştı. Baf Ovası göz uçlarında geziniyordu, bulunduğu yer ovadaki en yüksek yerdi ve sesi en yüksek perdedendi. Binlerce köylü, on binlerce topraksız, sefil, perişan ama avurtlarına kadar kin dolu insanlar dikkatle İmama bakıyorlardı. Kalabalığın içinde papazlardan başka kimsenin üstünde doğru dürüst bir kıyafet yoktu... Ellerindeki dirgenleri, eski kılıçları, ucu kör mızrakları yere saplamış bekleşiyorlardı. Başlarını kavuran sıcaktan korunmak için ıslak yemeniler ve kulaklarında günlerdir dağ taş köyleri dolaşmaktan birikmiş kermeler görünüyordu. Kah Türkçe kah Rumca bir uğultu doğuyor alanda dolaşıyordu...Birden bağır çağır bir ses ovadaki herkesi sarıvermişti... İmamdı bu...Yanında uzun boyunlu babayiğit bir Rum köylüsü vardı, kelime kelime tercüme etmek için sabırsızdı ve nihayet imamın sesi bir top ateşi gibi patlayıvermişti...
"Ey kahraman karındaşlarım...Hey hakkı çalınan, yağmadan kaçan dostlarım. Bugün elele verdiğimize Baf Ovası şahittir...Zulüm ordusu karşımızda, tuğunu sancağını topladı geldi... Suyumuzu ağulamaya aşımızı yakmaya geldi...Öşür için evimizi barkımızı başımıza yıkanlar karşımızdadır. Yıllar yılı asesleriyle, cellatlarıyla kan gölüne çevirdikleri bu fakir toprakların, daha da fakir sahibi olan bizler, bu gözü dönmüş insafsız paşaların ve korsanlarıyla Kıbrıs’ı kerhane etmek isteyen Mısır hidivlerinin iştahını doyurmaktan bıktık. Kuraklık illetiyle kaç yavrumuz toprağa girdi, malımız davarımız telef oldu, kardeşler birbirine düştü. Mültezimin asesleri kıydı canlarımıza...Kadınlarımızı kaldırdılar, kalan malımızı da ateşe verdiler. Bir de utanmadan asker istediler bizden. Kalan oğullarımızı da alıp çöllere asker göndereceklerdi ve bedeviye kırdıracaklardı...Gayrik yeter dedik... Bıçak kemiğe dayanmıştı. Karşı çıktık, el vurdurmadık...Dövüşümüz böyle başladı... Gün artık dişe diş, kana kan hesaplaşma vaktidir. Altımızdaki toprak, tepemizdeki gök yanımızdadır korkmayın...Hak davası için dövüşeceğiz, Tanrıya güvenin... Benle beraber bu dövüşe katılanlar ile kendi yavrularımı hiç ayırt etmedim, etmem de... -Sesi titreyerek- Artık herkes bendendir, ben hepinizdenim... Bir yavrumu verdim, kendimi de esirgemem... Bunca felakete tutulmuş insancıklarımızın, komşularımızın üç tavuğundan ikisini almaya yeltenen, bizi açlık ve sefalete mahkum eden bu ordunun ağabeyleri ve sultanları müslüman ise ben müslüman değilim. Bilesiniz ki ey Rum kardeşlerim yarenlerim; bu karşımızdaki ordu müslüman değildir! Müslüman, yanınızda sizinle birlik olmuş şu yoksullardır. Karşımızdaki ordunun nidaları Tanrı nidası gibidir amma zulümleri şeytani bile aşar... Çalacağınız kılıç zalimedir, namerdedir bunu bilesiniz... -Ellerini kaldırıp bağırarak- Kılıcınız keskin olsun, temreniniz çetin olsun, mızrağınız kavi olsun... yüreğiniz ferah olsun...Dövüşümüz kutlu olsun...Davamız kutlu olsun... -"Hep bir ağızdan ova, tek bir adam gibi seslenmeye başladı"-
  Atlıları yeniden toparladım. İzlenecek bütün yolları teker teker anlatmaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. İmamın yaktığı ateşi körüklüyordum. 
 Osmanlı süvarisinin yarısı tüfekli, diğer yarısı kargılı ve kılıçlılardan oluşuyordu. Osmanlı sahaya hilal şeklinde yayılıp kanatlara yerleştirdiği tüfeklilerle bizi iki ateş arasında bırakacaktı.Sonra orta kısımdaki kargılı kılıçlı atlılar bizi akbabalara terk edecekti. Biz ise sistemi tam tersi çalıştıracaktık. Hilalin orta kısmını saçma yağmuruna tutup, kanatlardaki atlılara ikinci ateş şansı vermeden darma duman edecektik. Tüfek zahmetli bir işti. Hele de at üzerindeysen. Sahaya aramızda geniş boşluklar bırakıp, dağınık bir şekilde çıkacaktık. Kanatlardan ateş başladığı anda aramızda zikzaklar çizip olabildiğince saçmalardan kurtulmaya çalışacaktık. 
 Tüfekliler en önde, biz üçümüz tam göbekte sahaya çıktık. İçimde Anadolu'nun yiğitlik türküleri gümbürdüyordu. Tozu dumana katıp kovanına çomak sokulmuş arılar gibi saldırıyorduk. Kılıcımı kınından sıyırıp şimdi diye bağırdım.Bütün atlılar kendi aralarında yeniden karıştı. Fakat o kadar başarılı olamadık. Zayiat beklediğimden fazla olmuştu. Osmanlı'nın kanatları geriye doğru çekilmeye başladı. Orta kısımdaki atlılar hareketlenmeye başladı, yeniden şimdi diye bağırdım. iki hatta ortadan ikiye ayrıldı. Bunu beklemiyorlardı. Osmanlı sersemlemişti. Tüfekliler yavaşlayıp ikinci ateş için hazırlanmaya başladılar. Kılıçlı atlılarla iki hatta da hücüm ettik. Gök gürlemeden şimşek çakmıştı ordunun üzerine. Jiletten bir rüzgar, at üstünde asker; omuz üstünde baş bırakmıyordu. Kılıçlarımız kömür kalpleri dağlıyordu. Dün buğday hasadı kaldıran köylüler şimdi insan hasadı kaldırıyordu.
 Bu coğrafyanın irsi hastalığıydı acemice sevmek. Hürriyeti de acemice seviyordu bu çocuklar. Kimisi bağıra bağıra, kimisi gizli gizli. Seviyorlardı işte, gözlerinden yaşlar boşalıyordu hepsinin. 
 Atımı şaha, kanlı kılıcımı güneşe kaldırdım. " Allah,intikam,özgürlük!"
 İmam bu zaferin peşinden saldırı emri verdi. Ada, Birkaç saat içinde yok olacaktı.

Emekli Bir Memurla Sıradışı Röportaj: Şehri Duymuyorum


“Mavi bir gökyüzünün altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel görünüyordu. Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. Bakın, bu banka oturalı birkaç dakika oldu tahminen, ama ben bunu yeni fark ediyorum. Siz ise durup dururken niçin oturduğumu merak ediyorsunuz. Bir şey anlatacağım ve bu anlatacağım şeyin kafanızda canlanabilmesi için oturmamız gerek,” dedi. Oturmayı düşünmesine ama aynı zamanda oturmasına rağmen oturduğunu son dört dakikadır fark etmemesine neden olacak kadar kafasını meşgul edenin ne olduğunu merak ettim. Yüzüme bakıp gülümsedi bir süre. Hava henüz kararmıştı. Arkamızda kalan camiinin bir süredir ışıkları yanıyordu ve ben başka kaç şehrin daha bu kadar denize göre konumlandırılmış olabileceğini tahayyül etmeye çalışıyordum. Gökyüzü, bahsettiği kadar maviydi bugün de, peki ya, hikayesi neydi?

Anlatmaya tam başlayacaktı ki kağıt kalem kullanıp kullanamayacağımı sordum. Onu henüz tanımaya başlamıştım ve hakkındaki her şeyi yavaş yavaş öğrenmek istiyordum. Bir gazeteci gibi, acele etmeden ve etraflıca öğrenmeliydim hayatını. Meslek hastalığı işte, hepimizin böyle alışkanlıkları, böyle hastalıkları var çalışma hayatımızın bizde bıraktığı, öyle değil mi? Sabırlıca not defterimi açmamı, kalemimi hazırlamamı bekledi. Her şeyi hazırladıktan sonra da kısacık bir süre bekledi ve devam etti:
“Birim zamanda aldığınız yol sizin bir noktadan ne kadar uzaklaştığınızı gösterir. Birim zamanda bir noktadan uzaklaşırken o noktaya duyduğunuz özlem artıyor ise, işte bu en tehlikelisidir. Siz, insan doğasına aykırı olarak oraya aitsinizdir artık. Öyle ki eğer bizim gibi Orta Asya’dan göçüp bu yarımada tam ülke topraklara yerleşmenize rağmen buralardaki bir yeri özlüyorsanız, akıl sağlığınızdan şüphe etmemeniz için hiçbir sebep yoktur. Pozitif bilimlerden ödünç aldığım kavramlar ve özlem kelimesini bir arada kullanarak yaptığım bu şebeklik sona erdiğine göre size şunu açıklıkla ve en önemlisi de içtenlikle söyleyebilirim ki, ben bu şehirden başka hiçbir şehri özlememiştim. Hayatım boyunca biraz önce gözlerinizi dikip baktığınız şu camii dışında başka hiçbir camide namaz kılmadım mesela. Hayatım boyunca hep kocaman şehirlerde yaşamama rağmen bu bir cadde üzerinde her ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz şehir kadar hiçbir yeri özlemedim ben inanın. Neden olduğu ise birazdan anlatacağım hikayede gizli. “
Biraz soluklandı, sonra gözlerini tepemizdeki sokak lambasına dikip heyecanla kıkırdamaya başladı. Tam olarak neye güldüğünü bilmiyordum ama elbette ki öğrenecektim. Bekledim bir müddet. Ayağa kalktı ve not alamamam pahasına karanlıkta kalmamızın benim için sorun olup olamayacağını sordu. Neden bilmiyorum ama o an tek bir kelimeyle bu ricaya evet cevabı verdim. Şimdi düşünüyorum da bu yazdıklarımın kırık dökük olmasına neden olacak bu izni vermesem daha mı iyiydi acaba? Ya da ben o izni vermesem, bana anlatacağı o dünyalar güzeli hikayenin etkisi bu kadar uzun süre zihnimde tazeliğini korur muydu? Emin olamıyorum. Kısa bir süre çoktan karanlığa gömülmüş olan denize baktı. Ay, Akdeniz’in hemen tepesinde parıldıyordu, dolunaya çeyrek vardı.  Sonra bir çırpıda arkasını denize döndü ve bizi aydınlatan sokak lambasına bir iki adım attı:
“Nedendir bilmem Enver Bey, bu lambaların sigortaları hep üstlerindedir ve birbirlerinden bağımsızdır bu sigortalar,” dedi. Daha sonra kısık bir çıt sesi duydum. Sonra da karanlığı gördüm. Tam ve bizi tüm varlığımızdan azade bir bağımsızlığa iten bir karanlık. Artık sadece sokağın ılık nefesi değil, insanı hem rahat hem de güvende hissetmemizi sağlayan akşam karanlığı da bizimle beraber şuracıkta, şu bankta oturuyordu sanki. Tekrar yanıma oturdu, yüzünü bana çevirip baktı. Gülümsediğini belli belirsiz sezdim.
“Ankara’da eş durumundan geçirdiğim memuriyet yıllarımın uzunluğu beni çok yormuştu Enver Bey. Nedendir bilmem, ben hep yaşlı bir adamdım. Hep çabuk yorulan, gürültüden pek de hazzetmeyen, kalabalığa karışınca rahatsız olan, biraz fazla titiz ve, eh işte, yaşlı bir adamdım hep. Bundan dolayı olsa gerek Ankara’da geçirdiğim o yıllar, bana bir tür zulüm gibi geldi. Sahi sadece Ankara’da da değil, eşimle evlenmeden önce İstanbul’da geçirdiğim kısa süre, sonra Ağrı, sonra Mardin, sonra İzmir… Hepsi birer yük oldu sanki omzuma. Evet, evlendikten sonra işler nispeten daha kolay oldu zira artık yalnız değildim. Artık Ağrı’daki evin sobasını düşünmüyordum zira doğalgazla ısınan bir evimiz vardı, artık gün aşırı menemen yemiyordum zira yemek eve geldiğimde çoktan hazır oluyordu. Ama benim aradığım başka türden bir şeydi. Başka türdendi zira ben hem şehirden ve şehir yaşantısından uzaklaşmak istemiyor, hem de sakinliği arzuluyor, sakinliğin özlemini ciğerimde hissediyordum. Bizim hanımla aynı tarihlerde emekli olduk. O da ben de yorulmuştuk yılların memuriyetinden. Koca koca şehirlerin trafiği vesairesi derken bir baktık ki Ankara’dan gitmeye karar verdik. Peki ya nereye gitmeliydik?”
O saate kadar niyeyse hiç içmediği sigarasını çıkardı cebinden. Tuhaf, sigara içtiğini düşünmemiştim. Soru sorarcasına baktığımı anladığından olsa gerek, gülümsedi:
“Arada sırada, öyle her gün içtiğimden değil ya, sahil içiriyor işte. Vereyim mi bir tane? Gazetecisiniz siz, en içmeyeniniz bile bulaşıyor şu rezil şeye,” deyip bir tane de bana uzattı. Gülümseyip başımı salladıktan sonra aldım sigarayı. Önce benim sigaramı yaktı sonra kendi sigarasını.
“Peki, sonra ne oldu,” diye sordum.
Derin bir nefes çekip sigarasından, dumanı denize doğru üfledi. Devam etti:
“Antalya’da bir arkadaşımın yazlığı vardı. Yanına çağırdı bizi. ‘Madem emekli oldunuz, gelin şurada biraz beraber tatil yapalım,’ dedi. Öyle ya, gidecek de pek bir alternatif yoktu. Kabul ediverdik. Toplandık gittik Antalya’ya. Orada bir çiftle tanıştık bizim yaşlarda. Oğullarının evi varmış Mersin’de, satmak istiyorlarmış. Benim dostum birden ‘haydi gidelim görelim evi, alın’ demeye başladı. Yahu alalım alalım da, Mersin’de ne yapacağız biz,“
Gülüyor bu arada. Yüzüne sevgilisiyle tanışmasını anlatır gibi bir gülümsemenin yayıldığını hatırlıyorum.
“Neyse, yüklendik iki arabaya. Yola çıktık. Antalya’dan Mersin’e yol çetin ama zevklidir bilirsiniz. Çıktık yola, hayli uzun zamanda vardık Mersin’e. Sabahın erken saatinde burada olduğumuz için gün boyu hem şehri hem de evi görecek vaktimiz oldu. Mavi bir gökyüzünün altında ilerlediğimiz için olsa gerek bana her şey çok, çok güzel görünüyordu. Bu pürüzsüz gökyüzünden gözümü ayırmadan küçük şehrin beni sarmalayışını izliyordum. Sanki gökyüzünün iri mavi kolları şefkatle ve cansiperane sarılıyordu bana, sanki her şey güzel olmakla yükümlüydü. Yükümlüydü ama bu yükümlülük daha önce hiçbir yükümlülüğün olamadığı kadar şık görünüyordu. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır, takım elbiseyi hiç sevmezler ama sırf işleri gereği giymekle yükümlüdürler. İşte bu şehrin yükümlü olduğu güzellik böyle bir güzellik değildi. Her şey bu güzelliğe aitti. “ dedi. Gazeteci kulaklarım beni yanıltmaz. Konunun başında kurduğu cümlelerin bire bir aynısını bir kez daha kurdu. Yani, hikayeye geliyorduk. Heyecanlandım. Anladığımı fark etmiş olacak başını usulca salladı.
“Benim güzel hanım bayıldı eve. Alalım, dedik. Eşyaları da var evin içinde, elbet değiştireceğiz ama o gece orada kalmaya karar verdik. Hep beraber hazırladık evi güzelce. Bir akşam yemeği yedik. Sonra herkes yatak odasına çekildi, muazzam bir sessizlik. Öyle bir sessizlik ki, insan sonsuz bir uykuda sanıyor kendini. Hem şehrin içindeyim, şehir karşımda, hem de sessizlik sarıyor vücudumu. Bir sigara içmek için terasa çıkayım, diye düşündüm. Bir de oranın havasını tatmak istedim. Terasa çıktım, bir de ne göreyim beyim. Şehir, şehir ta şuramda… Sıcacık hava şuramda… Sonra, gözüme bir yıldız çarptı, bir tanesi daha, bir tanesi daha, bir tanesi daha.  O kadar çok ki, ben bu kadar yıldız görmedim hayatımda. Nice şehirde memurluk yapmama rağmen niye bu kadar fazla yıldız görmediğimi düşündüm. Bir sigarayı bitirdim, diğerini yaktım. Gözümü gökyüzünden ayıramıyordum. Boynum tutulasıya baktım yıldızlara. Onlarca şey geçti zihnimden Enver Bey. İnanamazsınız düşünceleri, bu hisleri size anlatsam. En sonunda şuna karar verdim: nerede huzurluysanız orada daha çok yıldız görürsünüz. Öyle ya, gök hepimizinse şehrin kirliliği, kalabalığı nasıl engellesin o yıldızları görmemizi? Şimdi başınızı kaldırın lütfen, gökyüzüne bakın. Kaç yıldız görüyorsunuz?”
O an anlamıştım sokak lambasını neden kapattığını. Ben de yıldızlara daldım. Onun ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Bense yarın gidecektim. Peki, ya bu yıldızlar ne olacaktı? Tanrım, ne çoklar. Dakikalarca baktım. O hem benim mutluluğuma hem de yıldızlara bakıyordu.
“Oturup dinlemelik hikayeymiş sahi,” dedim.

“Gelin, şurada bir çay ısmarlayayım size,” dedi. Kalktık ve çay içmeye gittik. Yazık, o günden sonra ne onu görmek kısmet oldu, ne de Mersin’i. Yıldızlarıysa şuramda yer etti, ta şuramda. 

Acı

Halil Serkan Öz ve Nuh Köklü için

Sırf bu yağmurda bu dik yokuşu çıkmak zorunda kaldığım için bile onu öldürebilirdim ancak bu düşünceyi kafamdan atmam lazım. Ben bir profesyonelim ve işime duygularımı katmak beni yıpratır. Müşterim, kendisini öldürebilecek gücü kendisinde bulamadığı için beni kiralamıştı ve ben, sırf dik bir yokuş çıktım ve birazcık ıslandım diye ona kin besleyemezdim. Bir profesyonelden beklenen, ücreti mukabilinde beklenen hizmeti yapmasıdır. İlk işimden bu yana allaha şükür, profesyonellikten uzak bir tutum sergilememiştim. Yalnız ilk defa bir müşterim benden kendisini öldürmemi istiyordu. Garip; üç yıldır bu işi yapıyorum bu istek beklediğimden çok geç geldi. Üstelik adam öyle zengin bir adama falan da benzemiyor, telefonda gayet kibar konuşuyordu. Hatta telefon görüşmesi sırasında bir an adama acıdığımı bile hissettim diyebilirim. Elbette bu düşünceyi hemen aklımdan uzaklaştırdım. Daha evvel yaptığım işlerin hepsinde bu acıma hissini yaşamıştım, genelde işimi bitirip öldürdükten sonra. Onları, belki de polisin haftalar sonra bulacağı bir yere gömdükten sonra. Yazık, çevresinde başka bir mezar bile olmadan yatmak can sıkıcı olmalı.

Telefonumdan bana attığı konum bilgisine tekrar baktım, telefonumun navigasyon özelliğini kullanarak bu zorlu dik yokuşun her bir yanına dağılmış yılankavi ara sokaklar arasında yolumu rahatlıkla buldum. Teknolojiyi seviyorum, bir yerde ekmeğimi teknoloji sayesinde kazanıyorum denebilir. İlk patronum, - paparrazilerin uğrak mekanı olan bir bar işletiyordu - ölüm tehditimden korkup beni serbest bıraktığından beri işlerimi internet üzerinden görüyorum. Aslında bu işin tutacağını hiç hayal etmemiştim. İlk işim, patronumun ricası üzerine, karısına kendisini ifşa etmekle tehdit edip patronu söğüşleyen metresini ortadan kaldırmak oldu. Becerebileceğimi hiç düşünmemiştim. Nasıl oldu da kabul etmiştim bilmiyorum ama içimde bir yerlerde bir gün bir insanı öldürmeyi bekleyen bir duygu varmış demek ki... Neden sonra, patronumun, patronumun arkadaşlarının ricalarının ardı arkası kesilmemişti. İntihar süsü vermekte üstüme yoktu, maktülün cesedini en azından iki ay bulunamayacak şekilde saklamakta üstüme yoktu. Biraz ağır işleyen adalet sisteminin ve - Allah mucidinden razı olsun - internetten edindiğim pratik bilgilerin sayesinde hiç yakalanmamıştım.

Zile iki defa dokundum. Umarım vazgeçmez diye düşündüm. Bir müşterimi öldürmek hep aklımdan geçmişti, misal 17 yaşındaki kızını öldürmemi isteyen şerefsizi silah kullanmadan ellerimle parçalamak isterdim ama bir profesyonele bu yakışmazdı. Kızın yalvarması hala rüyalarıma girer durur ama bir rüyada yaşamıyoruz. Bir kiralık katile çok yoğun bir mesai yaptıran çıldırmış bir dünyada yaşıyoruz. Sonra o adam, kızını öldürdüğüm adam yani ne kadar ağlamıştı, ezilmişti karşımda. Töre dedi, yalandı. Yalanı bir kilometre öteden tanırım, yalanla içli dışlı bir iş yapıyorum. Zaten artık belli bir yaşın altındaki insanları öldürmemeye karar verdim, herkesin hayatta prensipleri olmalı. İnsanlar verdikleri hatalı kararlardan ders çıkarmalı. Şimdi dönüp baktığımda, keşke o işi kabul etmeseydim hatta müşterimi kendim öldürseydim diyorum. Kapının otomatik açılma sesi duyuldu, apartmandan içeri girdim. Asansör olmadığını ve merdivenlerin ne kadar dik olduğunu görünce öfkeyle bir küfür salladım.

Çatı katına varıp kapıyı iki defa tıklattım, kapıyı açtı. Benden kendisini öldürmemi isteyen adam karşımdaydı. Sakalları bir yada iki günlüktü, sık traş olduğuna göre memuriyet benzeri bir iş yapıyordu. Beyaz tişörtünün üstünde bir domates çekirdeği ve domates lekesi gözüme çarptı, dikkatsiz bir adamdı. Göz altları torbalanmıştı, bir günlük bir uykusuzluk olduğu belliydi. Hikayeyi kafamda kurdum, adam işten yeni kovulmuştu, otuzlu yaşlarının sonunda olduğuna göre yıllarca emek verdiği işinden olmuştu ve buna dayanamayıp intihar etmeye karar vermişti. İntihar edemeyeceğini anlayınca da kısa bir internet araştırmasıyla beni bulmuştu. Ellerine baktım alyans göremedim, bu tespit genelde yanıltır, erkekler çoğu zaman alyans takmayı zaten sevmez ama bu adamın hiç evlenmemiş olduğuna emindim. Belki de işsiz kalınca evlilik arefesinde olduğu sevgilisi ondan ayrılmıştı.

- Islanmışsınız, çok özür dilerim. Geçin geçin, size havlu getireyim.

Ayakkabımı çıkarıp evden içeri adımımı attım. Tuhaf, sigara kokmuyordu. Dişlerine baktığımda, sigara tiryakisi olduğuna yemin edebilirdim. Belli ki yakın zamanda bırakmış. Zaten ölmeye karar vermiş bir insan neden sigarayı bırakır ki? Holde meraklı meraklı dururken, banyodan elinde havluyla çıkageldi. Sakız gibi bir havlu, ilginç bekar bir insana göre fazla temiz bir adam. Belki de temizlik hastasıdır, benim havlularım ne kadar yıkarsam yıkayayım hiç beyaz olmaz. Hoş, havlu benim en çok kullandığım eşyadır, bu nedenle hep hiç kirlenmemiş bir havlum mutlaka bulunur. Bir de gömlek, kan sıçramış bir gömlekle ortalıkta dolaşmak istemezsiniz, hoş ilk başlarda bu kadar çok gömlek alacak param olmadığı zamanlarda kan lekesine çözüm bulmak için az kafayı yemedim. Her neyse, adamın temiz olmasını sevdim.

- Çok aptalım, geçin geçin ayakta beklemeyin. Rahat olun.

Sanki kendisini öldürmek için gelen bir katille değil de evinde ilk defa ağırladığı çok özel bir misafiriyle konuşuyordu. Üstelik nezaketinde ne bir rahatsız edici samimiyetsizlik ne de bir korku vardı. Genelde benimle çalışmak isteyenler benden korkarlar, bu nedenle de çok saygılı konuşurlar ama bu adam düpedüz bana sevecen davranıyordu. Oturma odasına geçtim, bir duvar boydan boya kitaplıktı. Boş olan duvarın önünde bir kanepe ortada bir sehpa, sehpanın üzerinde ise hazırlanmış ancak henüz dokunulmamış mükellef bir kahvaltı sofrası vardı. Odanın dağınık olan tek yeri pencerenin önünde duran çalışma masasının üstüydü. Bir yığın kağıt, buruşturulup yere atılmış kağıt topları ve bir de diz üstü bilgisayar vardı.

- Biraz dağınık, kusura bakmayın.
- Pek önemsemem.

Ağzımdan çıkan ilk cümle bu oldu, galiba biraz da kaba oldu.

- Önemli değil, siz de rahat olun.

Hemen toparlamak istedim, adam bilmediğim bir şekilde bende hayranlık uyandırmıştı.

- Çay birazdan hazır olur, lütfen kahvaltıya oturun. Dedi gülümseyerek.

Bir an acaba dalga mı geçiyor diye aklımdan kara bir düşünce geçti. Neyse ne zaten parasını peşin almıştım, sonra da onu sonsuzluğa gönderip buna bir cinayet süsü verecektim. Dalga geçmesi asla problem olamazdı. Gidip sehpanın hemen arkasındaki üçlü koltuğa oturdum. Birazdan çay tepsisiyle gelip, karşıma yere oturdu.

- Buyurun yahu başlayın hemen.
- Teşekkür ederim.

Benim nezaketim soğuktu, samimi değildi. Bir an ezilmiş gibi hissettim. Çaydan bir yudum aldım, güzel demlenmişti. Ağzının tadını bilen bir adam olmalıydı. Çok aç değildim ama bir parça ekmek kopardım, arasına biraz peynir ve bir dilim domates koydum. Lokmamı çiğnerken konuştu.

- İsminiz neydi? Yani internette kullandığınız isminiz değil gerçek isminiz. Benim yerime bu zor görevi yerine getirecek olan kişinin ismini bilmek isterim.

Saklayacak değildim, nasıl olsa bilmesinin bir önemi yoktu.

- Yusuf. Rahmetli annem Yusuf Peygamberin menkıbelerinden çok etkilenmiş, onun gibi yakışıklı, ahlaklı, ticarette başarılı olmamı istemiş herhalde. Yazık, kadıncağıza böyle bir hediye vermek istemezdim.

- Memnun oldum Yusuf, benim adım da Suphi. Sen zaten biliyorsun. Ben adımın anlamına hiç bakmadım, tuhaf bir isim gibi aslında.

Sustuk tekrar.

- Zeytin de ye mutlaka, tuhaf belki ama benim en sevdiğim meyve zeytindir. Gerçi sen gelmeden bi tane ağzıma attım acı çıktı. Son bir haftadır mutlaka bir zeytin acı çıkıyor. Belki biraz da bundan dolayı ölmek istiyorum.

Ne tuhaf laf etti öyle, ruh sağlığı yerinde değil herhalde fazla kurcalamamak gerek. Şu kahvaltıyı edelim, bir sigara yakar öldürür giderim. Yine de merak da beynimi rahat bırakmıyor. Sorsam ya neden ölmek istediğini. Neyse oğlum Yusuf, suyu fazla bulandırma.

- Sahi hiç sormadın ne telefonda ne şimdi, neden ölmek istediğimi merak etmiyor musun?

- Suphi Bey, ben profesyonel bir hizmet vermek için geldim, nedeni beni hiç alakadar etmez.

Çok mu sert çıktım? Çok kaba oldu bu. Kendimi neden kötü hissediyorum? Ağzıma çarçabuk bir zeytin attım, cidden acı çıkmıştı. Zeytin acısı da hiç çekilmez bir şey. Yüzümü ekşittiğimi görünce güldü.

- Acı çıktı değil mi? Son zamanlarda zeytinler hep acı çıkıyor sanki yada ben zeytin seçmeyi bilmiyorum. Eskiden böyle olmazdı, seçtiğim zeytine bilhassa özen gösterirdim. Galiba biraz boş verdim.

- Pekâlâ anlatın öyleyse. Yani, ben merak ediyorum aslında ama profesyonellik gereği...

Ağzımda gevelediğim laflar karşısında epey eğlenmiş görünüyordu.

- Anlatırım tabii ama önce bi şeyler içelim istersen, evde cin var. Bir de sizli bizli konuşma yahu ölü bir adama saygı göstermene ne gerek var.

- Dostum çok teşekkür ederim ama iş üzerindeyken alkol kullanmam doğru olmaz, kendimi yakalatabilirim.

- Canım bir kadeh içersin, bir kadehten bir şey olmaz.

Kahkahası kulağımda çınladı. Sinir olmuştum, bir yandan da cidden saygı uyandırmıştı. 17 yaşında bir kız çocuğunun ağlamalarına kulak asmayan ben bu adamın karşısında neden bocaladım? Kafamı iyiden iyiye karıştırdı, bari anlatacağı hikâye güzel olsa. Açıkçası basit bir işten çıkarılma yada terk edilme öyküsü şu anda beni tatmin etmez.

Elinde bir otuzbeşlik cin şişesi ve kötü restoranlarda kullanılan bir çeşit limon sosuyla ve iki viski bardağıyla geldi. Şişeleri ve bardakları elime tutuşturup, buz dolu bir kaseyle tekrar belirdi. İçkileri servis ettikten sonra gidip bilgisayarını alıp geldi yine karşıma yere çöktü. Bilgisayardan müzik açtı, hüzünlü çok hüzünlü bir şarkı, çok güzel bir kadın sesi. Öyle ki bir an kadına aşık olabileceğimi düşündüm. Dalmışım.

- Şerefe Yusuf, kaldır hadi.

Bardaklarımızı tokuşturduk, "Bir kadehten ne olacak ki?" diye içimden geçirip bir yudum aldım. Cin içimi yaktı bir an sonra ferahladım. Cin içmeyeli çok olmuştu herhalde, kötü limon sosu da ne kadar yakışmıştı namussuza hele şu kadının sesi...

- Bu şarkıyı biliyor muydun? Adı "Cesur deniz", şarkıda başka ne anlatılıyor, neden bahsediliyor hiç bilmiyorum. Bana neyi anımsatıyor biliyor musun? Korkaklığımı. Korkak bir adamım, kendi ölüm fermanımı imzalayıp, tetiği çekemeyecek kadar korkak bir adamım. Neden ölmek istediğimi merak ediyorsun değil mi? Haydi şerefe bir fondip yapalım.

Kendimi kaptırdım, Suphi kendince bir intihar seremonisi yapıyordu aslında, biliyordum. Bunun üzerine de okumuştum, intihar edecek kişiler, en sevdikleri şeyleri yapar, en sevdikleri şarkıları dinler, kısacası hayattayken en keyif aldıkları anları tekrar yaşayıp öyle intihar ederlermiş. Ben de kendimi bu seremoniye kaptırdım. Bardağı fondipledim. Birer kadeh daha koydu, ses etmedim.

- Bir yıkım devrinde yaşıyoruz Yusuf. İnsanoğlu, medeniyet kuralı nereden baksan 5000 yıl geçmiştir, belki daha fazla her neyse ne önemi var. 5000 yılda yaptıklarımızı yüz senedir yıkıyoruz. Tam ortasındayız biz, senle ben. Saçmalıyorum kusura bakma, neden ölmek istediğimi anlatmaya çalışıyorum, kızma ama gülebilirsin. Mesleğine bir baksana, ücreti mukabilinde beni intihar edeceksin, tuhaf gelmiyor mu? Neyse ben artık zorbalıktan bıktım. Bunun için ölmek istiyorum. Bavulumu hazırladım kaç defa, insanların daha nazik olduğu bir yer bulmak için kaçmak istedim. Faydası yoktu, bir defa kafama kazınmıştı. Takım elbiseli bir adamın, etrafında onlarca korumayla yerde yatan bir maden işçisini tekmelemesinin görüntüsü bir defa kafama kazınmıştı. Biz hiçbir şey yapmadık. Hep onlar kazandı. Bundan kurtulmanın bir yolu yok. Hiçbir yolu yok. Tuhaf değil mi? Yaşamın bu kadar ucuz olduğu bir yerde öldürmek için onbin lira istiyorsun. Sence de anlamsız değil mi Yusuf? Hadi fondip hadi.

Elimde kadehi evirip çevirdim, o çoktan fondipleyip yeni kadehini doldurmuş, bir başka hüzünlü şarkıyı açmıştı. Sözlerini yutmaya çalışıyordum. Ömrünü insan öldürmeye adamış, bir makine gibi yaşamaya alışmış ben bir adamın sözlerinden mi etkilenmiştim? O kız kafamdan çıkmıyordu.

- İçsene Yusuf, darılırım. Bitmez korkma dolapta daha cin var.

Fondipledim, yeni kadehi doldurdu, onu da fondipledim. Zeytin acısı ağzımdan gitmemişti sanki, keman ciğerimi yakıyordu. 17 yaşındaki o kızı düşündüm, kendimi ne kadar aldatsam, olmadığına inandırmış olsam da kızın karnındaki fetüsü düşündüm.

- Ee, devam et.

- Ne anlatayım Yusuf? Budur işte, bir de zeytinler çok acı çıkıyor artık. Bir hikâye yazmaya çalıştım geçenlerde, gülme ama yazamadım. Yani gülme dediğim, zeytin üzerine bir hikâye yazamamak çok koydu, insana en sevdiği meyve neden bir şey hissettirmez. Hislerin yıkıldığı bir devirde yaşıyoruz Yusuf. Hislerin yerlerde tekmelendiği bir devirde yaşıyoruz. Bir dostum vardı Yusuf, kendisini dolandırmaya kalkan bir taksiciye itiraz ettiği için taksici kuytuya çekip vurdu onu. Bu kadar kolay olabilir mi Yusuf? Sen öldürmeyi bilen adamsın, öldürebilmek bu kadar kolay olabilir mi?

- Benim hikâyem farklı. Öyle bir yıkım devrinde yaşıyoruz, ben o yıkımın mimarlarından biriyim Suphi. Bazen canımı yakmıyor değil ancak yaşamanın yolu buysa... ben de yaşıyorum işte bir şekilde.

Sustuk. Kalkıp mutfaktan yeni şişe getirdi. Bu kadehleri ikimiz de sek içtik. Sustuk. Sessizlik elle tutulur gibiydi, kim bilir yeni dostumun kafasından ne düşünceler geçiyordu. Beynimde yine bir çocuk ağlamaya başlamıştı, Suphi'nin de düşüncelerini tekmeliyorlardı eminim ama ne düşünüyordu bilemiyorum. Birer kadeh daha doldurdu, Suphi'yi öldüremezdim.

- Bazen...

Cümleye başlayıp sustum. Duymamış gibiydi elindeki kadehi izliyordu.
- Bazen beynimde bir çocuk ağlıyor Suphi. Evde yalnız yaşıyorum, komşularımın hiç çocukları yok. Bazen çocuk ağlamasına uyanıyorum. Ben o yıkımın mimarlarından biriyim, ben bir çocuğu üstelik bir çocuk doğurmak üzere olan bir çocuğu öldürdüm... ben galiba seni öldüremeyeceğim.

Son cümleyi öyle sessiz kurdum ki ben bile zor duydum. Suphi, dehşetle bana bakıyordu. "Tamam hadi halledelim şu işi." Dedi.

Son kadehi içip ayağa kalktım, başım dönüyordu. Epey sarhoş olmuştum. Gözümün içine bakıyordu. Gözleri kan çanağıydı.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Tanrısal Döngü

Çok büyük laflar edecek değilim, ilk defa bu kadar yalın anlatacağım hikayemi.
Metropolden-azgın kalabalıklardan- beynimin parçaları arasına sığdırabildiğim kadar insanı ve sevişebilecek kadar güzel kadınları hikayeme sıhhat versinler diye anıyorum burada. Bir çoğunun ruhu şad olsun.
Ben inanırım ki "tanrı insana öldürebilme kudretini verdiği gün tanrısallığından birinci parçayı, birilerini diğerlerine üstün kıldığı gün ikinci parçayı ve düşünebilecek kudreti bahşettiği gün üçüncü ve son parçayı yitirmiştir"
Ve hikaye başlar. 
Dikkat edin! Tanrım atıl bir durumda. Ve sizin iman ettiklerinizin benim nazarımda bir geçerliliği yok.
Bir kadınla tanıştım, yıl 994. Güzel bir kadın. Güzel kelimesini belleğinizdeki anlamını unutarak kavrayın. TEK GÜZEL ŞEYDİ BU KADIN. Tüm estetik anlayışımın göbeğine oturmuş, renklerin taşıdığı her anlamı değiştirmiş ve kendisine benzemeyen her şeyi anlamsal yitirilmişliğe defetmişti. 
Bu yükün altına girerek, elimde bir gül, karşısına çıktım. "Seviyorum kadın inceden inceden seni, siyaha beyaz, gri tonların hepsine pembe anlamlar yüklemişsin, yüreğim kadar seviyorum seni"
Bu biraz ağır geldi belki, ilkin pek anlam veremedi bu çıldırma eşiğine düşmüş adamın senfonisine, gülü uzattım, tebessüm etti. 
Bir zaman sonra bir kahve içmeye çıkma kararı aldık.
Bir zaman sonra seviştik.
Bir zaman boyunca
Bir zaman sonra gitti.
Gitmesi biriktirdiklerimizin altından çekilmesi anlamına geliyordu ve üzerime yıkıldı her şey.
Öldürmeye karar verdim.
Tanrısallığı yakalamanın başka bir yolu yoktu.
Bir zeytinlik, zeytinin her anlamına isyan edecek kadar kötü durumda olan bir zeytinlikte, olabildiğince uzak bir yerden tek bir hamlede öldürdüm.
Not:Aslında bir öldürme vakıası gerçekleşmemiştir. Öldürdüğünü zannetiği kişi, "güzel" olarak kabul ettiği kişi bile değildir. Ama kendi dünyasında yakaladığı tanrısallık hissinin esrarlı gevşeticiliği altında rahatlamış ve ussal sancıdan kurtulmuştur. 
Sevgili okur. Burada gerçek olmaya hiç bir şekilde yaklaşamayan bir adamın hikayesini yazdım. Ben bu adamı yaratma cesaretini beni yaratan tanrıdan alıyorum. Yarattığım adam beni atıl hale getirme cesaretini benden. Onun var ettiği kadın terk etme cesaretini ondan alıyor.

Kıllanma Kılavuzu

Ne yazıyorum?
Neden yazıyorum?
Yazdıkça birşeylerin değişmesi mi lazım?
Daha mı güzel olacak herşey, ben buraya iki kelime tırtıkladıktan sonra?
Kim okuyor buraya yazdıklarımı?
Kimler okusun diye yazıyorum? Belki de en çok kendim okuyorum. Dönüp dönüp okuyorum, yazarken de yazdıktan sonra da yayınlandıktan sonra da. Bir daha okuyorum. “Ne anlatmaya çalışmışım acaba bu sefer?” diyerek. Kendime bişeyler anlatmaya çalışıyorum sanırım. Kendimi anlamaya. Kendimi kendime açıklamaya çalışıyorum.

Kimse kullanma kılavuzuyla gelmiyor dünyaya, ama bazılarının ihtiyacı da olmuyor. Benim gibileri ise sürekli bir el kitabına başvurma ihtiyacı içerisinde.
Kilitlenip kaldı, şimdi ne yapmak lazım? “Yardım için şuraya basınız” yazsa ya herhangi bir yerde. Ya da bir reset tuşu olsa. Şimdi bunu yaptık ama bundan sonra ne yapılacak?

Bazı insanlar ne kadar da rahatlar. El yordamıyla yollarını o kadar kolay buluyolar ki. Sanki daha önce 40 kere gelmişler dünyaya. O kadar rahatlar, o kadar kendilerinden eminler ki, onların o tuhaf özgüveni beni daha da tedirgin ediyor. Ben mi yanlış yapıyorum bir yerlerde yoksa hakikatten bir yerlerde bi kullanma kılavuzu vardı da ben hiç mi görmedim?

Yaşamak gerçekten tuhaf ve büyülü birşey. Dünya tamamen bir tuhaf büyü üzerinde dönüyor. Dünya dönüyor ya ne kadar tuhaf birşey değil mi. Böyle yuvarlak, ama kocaman. Olduğu yerde dönüyor, olduğu yerde de değil tam. Durduğu yerde de durmuyor, bir de güneşin etrafında falan dönüyor, böyle bir acayip bir sistem. Ulan bir dursanıza iki dakika nereye dönüyorsunuz?

Baktıkça bakası geliyor insanın dünyaya, insanlara... Bak bak şaşır, şaşı bak kaçır... Başını sonunu kaçır. Ne ara dönmeye başladın abi sen? Bir kere dönmek için gereken enerjiyi nereden alıyorsun? Takıldım biliyorum, ama saçma yahu!

Bir de insanlar işte... Ne kadar rahatlar. Ne kadar biliyorlar herşeyi. Aşkı, aşık olmayı, birilerini kendilerine aşık etmeyi... Kolay birşey mi bu böyle? İsteyince oluyor mu yani?
Herhangi bir insanın sana dokunmayı delicesine arzulamasını nasıl sağlarsın?
Ne zaman, nerede, neyi, nasıl yapman gerektiğini nereden biliyorsun bu kadar?
Bu özgüven neyin nesi?
Nasıl kendinden bu kadar emin olabiliyorsun?
Bu kadar kolay yalan söylemeyi nasıl becerebiliyorsun?
Bu mu aslında işin sırrı?
Kendin de dahil olmak üzere herkese yalan söyleyebilmek. Kendinle ilgili, dünyayla ilgili yeni yalanlar yaratıp onlara inanmak. Sonra o yalan üzerinden yeni bir dünya yaratıp o dünyada yaşamak...
Nasıl beceriyorsun bu kadar kolay ayakta kalmayı?

Bir yerde mi yazıyor bütün bunlar?

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Kafamda Bir Hikaye Oluyor

iki adam bir hikayenin içindeydi hikayenin kendisi ağrılıydı ve ilerlemiyordu iki adam bir masanın etrafına rastgele oturmuşlardı masanın ortasında metalden yapılmış bir kıraathane küllüğü boş duruyordu adamlardan biri sigarayı bırakmıştı çay içmiyorlardı adamlardan biri üzgündü diğeri bıkmıştı hava soğuktu ve yollar karanlıktı gece olduğunda insan ne yaparsa yapsın her yer karanlık olur karanlıkta sessizlik hakimdir ışıklar sessizdir gün ışığı hariç adamlar etraflarıyla beraber karanlıktaydı karanlığı bir şeyler aydınlatıyordu bazı şeyler üzgün adamı aydınlatıyordu üzgün olduğu için sürekli düşünmek zorunda olan bu adam yapamadığı ve yapamayacağı şeyleri düşünürken yapmak istediği ve yapamayacağı şeyleri de düşünmek zorundaydı çünkü yapamadıkları yapamayacaklarına uzanan bir zincir oluşturuyordu hayır bir ip oluşturuyordu bu ip adamı bir şeylere bağlıyordu –tavana örneğin- düşünmek zorundaydı çünkü neyi nasıl yapması gerektiğini bulması şarttı bulamazsa bu ipi koparamayacak ve yapacakları daima yapamadıklarına bağlı kalacaktı bir düzen tutturmalıydı bir yerden başlaması gerekiyordu örneği o masada otururken sigarayı bırakmakla başlayabilirdi bıkmış adam sigara içmiyordu sigarayı bırakabildiğine göre bir şey başarmış olabilirdi düşünen adam bir sigara yakmayı düşündü bunları düşünürken yaktı da biraz daha başarısız hissetti adamları boş ver şimdi hatırlıyor musun eskişehir’de bir adamla beraber eve çıkmıştın baban çok ısrar etmişti babanın bir arkadaşının oğludur ve rızkını baban karşılıyordur diye babanı kıramamıştın yanına taşındığın adamın tek sosyal aktivitesi eve çağırdığı kızlı erkekli arkadaşlarıyla kral tv izleyip bilumum ankara havalarında oynamaktı sen katılmıyorsun diye bozulmuşlardı alim mi olacaksın lan diye dalga geçilmişti seninle -evet- sen o zamanlar ismail rusuhi hazretlerinin mesnevi şerhini inceliyordun ince eleyip sık dokuyarak o güne kadar oyun dışında pek kullanmadığın bilgisayar denen aletin türlü nahoşluklarına katlanıyordun en zor kısmı da arapça harfleri türkçe klavyede yazamamak olmuştu senin için kutsal harflere türlü belalar okuyordun sınıfın sondu izmir’e dönmek istiyordun katlandığın şeyler hep bu yüzdendi anımsıyor musun adamları anımsa bıkmış bıkan bıkkın adamı -ant olsun anımsıyorum- sen o günlerde ismail rusuhi hazretullahlarının harfleriyle arapların çizgileriyle uğraşırken -adetullahtandır- kafanda aslında başka şeyler vardı bir yandan izmir’e gitmek istemiyordun çünkü dımdızlak hayatın içinde kalakalmaktan da korkmuyor muydun -evet korkularımdan biri buydu bir diğeri de kılıçdaroğlu’nun yeni chp’siydi- onu bırakalım o daha sonraki mevzu adamlardan üzgün olan kimdir üzgün olanın yerine istediğin herkesi koyabilirim o üzgün adam eskişehir’de bıraktığın biri olabilir veya başka bir şehirde olan biri kimi tanıdıysan üzgün değil miydi sen mutlu insanlarla arkadaşlık etmeyi sevmezsin
-evet çünkü bu kadar mutlu olunacak ne vardı diye düşünürüm insanlar ölüyor insanların büyük dertleri var senin büyük dertlerin var mı sen madende göçük altında kalmıyorsun seni gecenin köründe bekçiliğini yaptığın fabrikayı basan aç kurt köpekleri parçalayarak öldürmüyor senin nasıl dertlerin olabilir senin polislik bir işin mi var peşinde birileri mi var gözünü çıkardılar mı senin yok yere hapis yattın mı-
uzun upuzun olabildiğince uzun bir sessiz karanlık benim böyle dertlerim yok benim bu insanlarla ortak bir derdim var bu insanların başına böyle dertler gelmesi benim suçum değil ve benim suçum hepimizin nefes alarak dahil olduğu bir suç bir organize suç şebekesi yaşamak suçunu işleyen bir örgüt hani örgütlük bir işim bir paralel bağlantım yoktu hepimiz bu yapının içindeyiz ve bu millet bizden bir bir hesap soruyor -çok gittin- ben askerdeyken uzun dönem askerlik yapan çocukların kollarında neden ben yazılıydı istisnasız her biri azer bülbül dinliyordu ve neden ben sorusunu kollarına sırtlarına dövdürmüşlerdi bu insanlarla senin nefes almak veya almamak gibi bir ortak noktan yok mu -var tabii ki ben sigarayı bırakmışsam kendim için bırakmışımdır sigara içerken kendime mi zarar veriyorum kendimle beraber sevdiklerimle geçirebileceğim zamanı da azaltıyorum ben sigarayı bu yüzden bıraktım- yani diyorsun ki senin hayatında yaptığın sigara içmek veya içmemek gibi basit seçimler senin çevrendeki insanların hayatını yakın veya uzak gelecekte bir şekilde etkileyebilir kelebek etkisine bağlıyorsun konuyu sanki o filmi ben- bırak şimdi o filmi bırakalım bunları benim yaptığım seçimler tabii ki bir insanın göçük altında yaşamını yitirmesini doğrudan etkilemiyor ama bu zincirleme bir reaksiyon göstermiyor mu çok mu uçuyorum bir düşün sigara içerek kanserden ölmek veya durup dururken birkaç azgın köpek tarafından parçalanmak arasında ne gibi bir fark var bunların ne önemi var sonunda ölüyorsun ve belki birkaç hikayede konu ediliyorsun seni unutanlar dışında seni hatırlayanlar da ölüp gidiyor o maden göçüklerinin duvarları neden ben yazısıyla doludur kömür karasıyla kömürden duvarlara yazılmıştır neden ben

 adamlardan hangisi sensin diye sordu bana ben bıkmış olanım ve artık düşünmüyorum bu külfeti üzerimden attım gelecek planlarımı akan bir suya bıraktım ya yüzer ya batar ben adımlarımı attım -hayır sen adımlarını sonuçlara ulaşmak için atmıyorsun her zaman bir başka bilinmeyene o bilinmeyene biz burada alışılageldiği üzere x diyelim sen adımlarını x’e doğru atıyorsun ve x sürekli değişiyor sorumluluğunu üstlenebildiğin kaç tane kararın var yoksa verdiğin tüm kararlar iyi kötü seni bir yere ulaştırmasını umduğun akan sulara atılmış adımlar mı- ben bu okulu okumadan önce işsiz kalacağımı biliyordum yıllarca yapmak istediğim mesleği yapamayacağımı bunun yanında kendimi gerçekleştirmenin zor olacağını biliyordum buna rağmen aldığım bir karardı sonuçlarına tabii ki katlanacağım sonra verdiğim en güzel kararlardan birini verdim evlendim bunu seninle konuşmayacağım bunun sonucu sebebin ta kendisi kırmızı bir çizgi çekiyorum -yani madene girersen ölürsün bu işin fıtratında bu var- hayır güvenlik önlemi alınmayan bir madene girersen ölürsün insan hata yapmak için programlanmıştır bir iş güvenliği uzmanıyla tanışmıştın hatırlıyor musun madende çalışıyordu ve abi ben daha ne yapayım adam kazmanın sapını oyup içine sigara saklıyor kafada baret ağızda sigara kazma sallıyor diye anlatmıştı da bir durup düşünmüştük bile bile veya bilmeden ölüme gidiyoruz o adamın o bilgiden yani aşağıda ateş yakarsa havaya uçacağından haberi tabii ki var okuması yazması olan birinin cahil olmaya hakkı yok demişti bir arkadaşım aynen öyle -sen madene iyice gömüldün sadede gel istersen kalkacağım işim var daha- adamın biri hikayenin bu bölümünde bir sigara yakıyor diğeri kalkıp bir sade nescafe (granül kahve) hazırlıyor masada metal bir kül tabağı var bir ucu kuzeyi gösteriyor bıkmış bıkan bıkkın bıktırılmış adam pislik adam benimle nasıl da tartışıyor diye aklından bir küfür geçiriyor bütün laz müteahhitlere çünkü evinin çatısı akıyor temele su akıyor yaptığı bu seçim seçimler kaza ve kader ve ismail rusuhi ankaravi hazretleri ve eskişehir ve mesnevi ve mevlana ve kılıçdaroğlu ve perinçek ve tarhan ve banka hesabı ve banka hesaplarındaki üç haneli eksi bakiyeler ve gelecek ayın maaşı ve paralel yapı ve genel seçimler ve izbanın hareket saatleri ve şehrin trafiği ve bir türlü gelmeyen kış ve kasım ayı ve internet servis sağlayıcısı ve olmayan internet altyapısı canını sıkıyor kahveden bir yudum alıyor kahveyi tek başına içmek canını sıkıyor sigarayı bırakma seçiminden memnun bu kadar düşünecek şey varken insanlar nasıl böyle dayanabiliyor diyor üzgün ve bıkkın bir adam masanın etrafında oturuyor bir otobüs kalkar gibi oluyor otobüsün hareketi canını sıkıyor boş küllük canını sıkıyor karanlık bir sessizlikte bütün dünya zar atıyor