3 Ocak 2015 Cumartesi

Nasıl Oluyor Bu İşler

*bir keresinde, 8 yaşımdayken, babam beni sevmeye karar vermişti. kahveye gidiyoruz. herkes çay içiyor. “bana bir çay, bu delikanlıya da bir oralet” diyor. herkesin çay içtiği yerde turuncu renkli bir şey içiyorum ve şekerli. o farklılık duygusu hoşuma gidiyor.
*denizi ilk gördüğüm zamanı unutamıyorum. saatlerce suyun içinde oturmuştum. yüzme bilmiyordum.
*bir keresinde, arkadaşlarımdan biri, “ne biçim koç burcusun sen, bildiğin balıksın, balık” demişti bana. esquire ve rogue okuyordu. bense gazeteye sadece muhabbet kuşumun altına serdiğimde göz gezdiriyordum.
*barmen, cüzdanın boşalıp, mesanen ve bardağın dolana kadar ilgileniyor seninle. kasiyer kız para üstünü vermiyor. 5 kuruş para üstünü almanın verdiği gerginlik beni strese sokuyor.
*ilk sigaramı bisiklet cantlarının arasına pet şişe sokup motosiklet efekti yakaladığımız yıllarda içtim. on üç yaşındayım. maltepe. annem gelip elime vuruyor. arkadaşlar falan var. utanıyorum. arkadaşlardan değil annemden utanıyorum.
iki ay sonra, babam “içiyorsun madem daha az zehirlen” diyerek samsun almıştı bana.
*babam, annem, öğretmenlerim, sevgililerim.. istediğiniz gibi biri olamadım. her biriniz kafanızdaki adam gibi şekillendirmeye çalıştınız beni. başarısız bir hayat projesi oldum çıktım sonunda.
*bir keresinde, traş olurken, tanrıyı gördüm. yüzümü bile kesmemiştim üstelik.
*okulu seviyordum. az da olsa itaat ediyordum ama, beni evden uzakta tutuyordu. sayıları hep sevdim. az malzemeyle çok iş yapıyordun. basit yemekleri severim o yüzden. mesela makarna.
*okumayı geç öğrendim. harf harf okuyordum, ızdırabını sikeyim. bir sene gerizekalı muamelesi gördüm. dedim ya, ben hep sayıları sevdim. edebiyat benim için bir ütopyadan ibaret.
*insanları yalan söylerken gözlemlemeyi seviyorum, ilgiyle dinliyorum. olmak istedikleri insanı anlatıyorlar sana. eğlenceli iş.
*hayatım bir aralar futbol programlarından farksızdı. oynayan bendim, koşan, ter döken, ceza alanına çapraz koşu yapan bendim. yenilen, kazanan bendim. ama benim dışımda kalan herkes yorum yapıyordu.
*mevlevi dervişleri, kefenlerini sarık yapıp başlarında taşırmış. benim odamdaki halı bir metrekare bile değil. ben ölsem, nerede nasıl gömülürüm?
* “she just wants to love herself” diyor kayıp kuşağın mavi gözlü soluk ozanı kurt cobain. bütün ikili ilişkilerin hasılası bu adeta. öznesi değişmeyen, nesnesi bilinmeyen zamanlarda çarmıha gerilmiş. akreple yelkovan arasına sıkışmış binlerce ruh. her şey tek bir ekinoks tarihine bakıyor. gölge boyuna, meridyenlere dayanan, annenizin pazar sabahı hazırladığı kahvaltıdan başlayıp bir gün ayrılmak zorunda olduğunuz oyuncak ayıya kadar uzanan.
*çirkin olmak, güzel kadınları pek de ciddiye almamakla sonuçlanıyor. vitrindeki telefonlara bakar gibi işte. telefonu görüyorsun, “hmm güzelmiş” deyip geçiyorsun. nasılsa almayacak olmanın verdiği rahatlık var üstünde. lise dönemlerinde ne yapıp ne edip okulun en güzel kızlarından birine vuruldum. sebebi çok basitti, kız güzeldi işte. garnizon komutanıydı babası. kızın geçtiği yollardan geçmemeye çalışıyordum. hem seviyor hem utanıyordum. nihayet açılacak oldum, kız “arkadaşlığımızı kaybetmek istemiyorum” demişti. hem de bunu hiç tanışmadığımız halde söylemişti.
*sürekli meşgulmüş gibi yapanların, kulağında kulaklıkla çok önemli şeyleri konuşuyormuş gibi ve oksijen alışverişi buna bağlıymışçasına bağıra çağıra konuşanların, iğrenç kadın erkek ilişkilerinin, birinin yatağında, başka birinin evinde, bir sahilde uyanarak, uyuyarak, terli nefes alarak, telaşla konuşularak yaşanan ilişkiler, herkesin kafayı güçlü görünmekle bozduğu, farkedilmek için götünü yırtan ve siklemezmiş gibi görünmeye çalışanların, ölsem üzerime gazete bile sermeyecek olan insanların gezegeninde yaşamak yüzyılın en büyük vebası.
*otobüs yolculukları çok ilginç. hayır, işin romantik kısmına girmeyeceğim. bildiğin ilginç. hiç tanımadığın, muhtemelen bir daha görmeyeceğin insanların derdini dinliyorsun, sigarasını içiyorsun. ilk büyük terminalde sonlanan mola arkadaşlıkları. koltuk arasına sıkıştırılarak uyunan non-ortopedik uykular.
*hayatımı kimsenin uğraşmaya tenezzül etmeyeceği şeylerle geçiriyorum. hayvanlardan en çok köpekleri, insanlardan en çok çocukları seviyorum.
*dünyanın en zor şeyi nedir diye sorsalar, berberde saçım kesilirken aynanın yansımasından televizyon izlemeye çalışmak derim.
*bir aralar ciddi ciddi, marketten büyük bir kutu isteyip yanlarına iki delik açarak içinde yaşamayı düşündüm. anne rahmine geri dönmek istemek olarak açıkladı bunu bir psikolog arkadaşım. “siktir lan” deyip biramdan bir yudum daha aldım.
*bir insanı tanımak istiyorsanız ona kitap ödünç verin. sonrasında kitaba nasıl muamele ettiğine bakın. kitap geri gelmiyorsa, arkadaşlığınızı revize edin. 
*apartmanın kapıcısına baya üzülüyordum, geçen oturduk muhabbet ettik adam benden iyi kazanıyor onu fark ettim.
*sahi, nasıl oluyor bu işler?

1 Ocak 2015 Perşembe

TÜTÜNE DOĞRU


“Bu kadar yağmur yağması iyi değil, sonra başka mevsimlerde yağdıracak yağmur bulamıyorsun tanrım, pek beceremiyorsun gibi bu işi“ diye düşündü, eliyle cebindeki saati sımsıkı tutuyordu ve her yeri ıslanmıştı. Dağı taşı delecek güç olsa kendisinde, dağı taşı delerdi. Ama yok! Olsa öyle bir gücü, sokakları baştan başa mavi ve pembe arası bir renge boyardı, ama yok!
Uzaktan okul zili sesi geliyordu, çoğu okulun zil sesi gibi ünlü bir besteciye ait dandik bir eser. Yani ilk seferinde böyle dandik gelmemiş olabilir kulağa ama sonradan pek dandikleşmiş, özellikle okullarda, zil sesi olarak kullanılmaya başlanınca.
Küçük bir kedi gördü seri adımlarla yürürken, yolun kenarına terk edilmiş bir tankın altında,  açıkmış gibiydi, uzun uzun bu açlık dramını izlemek isterdi ama o kadar çok yağmur yağıyordu ki yapamazdı, kendisinden başkası bu kediyi böyle açken izlemesin diye de sağ elinin serçe parmağını kesip attı önüne, yemedi kedi. Sonra cebinden kocaman bir peynir çıkarıp fırlattı. Güzel kedicik bunu afiyetle yedi. Kahkaha attı kadın, “peynir parmağımdan daha mı değerli aptal kedi, o parmak çok işe yarıyordu” dedi bağırarak. Gömleğinden bir parça yırtıp sardı parmağını.
Kesip attığı parmağın acısı ile birazcık ağladı. Uzun zamandır ağlamamıştı, içi rahatladı. Ağlamak iyi gelir, ruhun gıdasıdır, diyetidir. Sessizce ağlıyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve kadın çok güzel. Bir parmağı eksik ve üstelik kanıyor yine de çok güzel. Sevişmek için başka bahaneye gerek yok, namusum üzerine yemin ederim başka bahaneye gerek yok. Öyle güzel ki; tanrının yeni bir peygamber göndermesine gerek yok zira ancak tanrı var edebilir böyle bir güzelliği! Hayal edebileceğiniz en güzel kadın bu, eğer başka bir kadını hayal ediyorsanız yazık size, yaşamanızın pek ehemmiyeti yok, açık söyleyeyim, ölseniz daha iyi edersiniz.
Yürüdü, topuklusunun tıkırtısı ile yağmur sesi dans ediyordu tam o sırada acı bir fren sesi ikisini de susturdu. Arabanın camı açıldı, içeriden yakışıklı iki beyefendi, bu güzel kadına seslendi “ata bir tur binmenin bedeli nedir?!”. Kadın sakince düşündü bu cümleyi, ortalığa saçma sapan bir şekilde dökülen bilyelerin arasında yürümenin verdiği rahatsızlığa benzer bir rahatsızlık doldu içine, ekşimiş yüzünü tam olarak adamlara çevirdi. Bir dakikaya yakın bekledi, adamlar, kendi cemiyetlerinde son zamanlarda moda olan bir tarzda ve pek zarif olarak kıkırdıyorlardı. Kadın eteğini kaldırıp, iç çamaşırını çıkardı, adamlar şok geçirmiş gibi sustular, zira meşreplerince böyle bir şey gördüklerinde şok geçirmeleri gerekiyor, kadın çamaşırı adamlara fırlattı, adamlar iyice şaşırdılar, kadın koynundan “Magnum” marka revolveri çıkardı, 4 kere tetiğe bastı ve iki güzel adam öldü.
Ne gereği vardı şimdi kıymaya bu iki gereksiz mahlûkun canına, büyük ihtimal ile şok geçirmişlerdir adamlar kendilerini bir anda eşek cennetinde bulunca. Kendileri, galiba bir hata sonucu, var eden yaratıcıya and olsun, bunların böyle bok yoluna gitmesine üzüldüm. Külotu da arabada kaldı, şimdi kendisini iç çamaşırından tanıyabilecek biri çıkarsa başı ağrıyacak. Düşündü biraz, bir kaç dedektife ve polise vajinasını göstermişti, hatta bir şekilde içinde ne olduğunu anlamak için girip, çıkmalarına da izin vermişti ama hiç biri bu çamaşırından soyunurken görmemiş olmalıydı kendisini.
Yağmur durdu aniden ama eve varmıştı bile, şu yokuşu da çıkınca evi oracıktaydı. Çocukları biraz acıkmıştır şimdi, gerçi yemek hazırdı ama kendisi gelmeden sofraya oturmaz kimse, saygıdan.
Evine varınca, küçük oğlu koştu kapıya, henüz 7 yaşındaydı, “annecim saatimi yaptırdın mı?” diye bağırarak sarıldı eteğine annesinin. Kadın başını okşadı oğlunun “yaptırdım oğulcuğum, onun için çıktım ya zaten” dedi, sonra cebinde sımsıkı tuttuğu saati oğluna uzattı, çocukcağız sevinçten şarkı söylemeye başladı. Büyük oğlu kendi odasındaydı, odaya girdi kadın, oğlu uzanmıştı yatakta, annesini görünce hemen ayağa kalktı, annesinin elinin bir bezle sarılı olduğunu ve kanamış olduğunu gördü. “Ne oldu eline tatlı annem?” dedi, kadın “kediye attım yemesi için ama yemedi” diye cevapladı, gülüştüler, “bal mumu sür anneciğim, çabucak iyileşir” dedi sonra oğlu. Beraber evin en geniş olan, ailecek oturdukları odaya geçtiler.
Bir anda kadının gözleri sevinçten patlayacak gibi açıldı, kocası uzun zaman sonra çalışma odasından çıkmıştı. “Ne oldu adam, bitirdin mi hikâyeyi?” diye sordu kocasına, kocası gülümsedi ve hayır der gibi başını salladı. “Neden?” diye sordu tekrar kadın. Adam duraksadı, cennete bakar gibi baktı kadına, öksürdü ve sonra “olmuyor kadın, seni anlatmaya hangi kelimeden başlasam absürt kaçıyor, neye benzetsem eksik kalıyor, yortulardan anlam devşireyim diyorum basit kaçıyor, susuyorum, kalakalıyorum, ben iyisi mi, vakit kaybetmeden seveyim seni, sadece seveyim”. Gülümsedi kadın, “olsun, böyle de güzel” dedi.
“Sana bir sürprizim var” dedi kocası gülerek, “Nedir?” dedi merakla kadın, “tütün buldum, Endülüsden getirmiş bir seyyah”. Kadın tüm olan biteni unutup, sevinçten ağlayarak kocasına sarıldı, sonra sardılar tütünü, yaktılar, derin derin çektiler, parmak uçlarına kadar zevk doldu, saat normalde yanlıştı ama şimdi doğru vakti göstermeye başlamıştı. Bittiği zaman bu keyifli tütün içme işi, bir birlerine baktılar, bakıştılar, öpüştüler, seviştiler, bağıra bağıra seviştiler. Tütünden sonra her zaman yaptıkları gibi seviştiler. Yıkanmalarına ihtiyaç kalmayacak kadar masum seviştiler, kirlenmelerine imkân kalmayacak kadar severek seviştiler.