22 Kasım 2014 Cumartesi

Hayat

           hava soğuk ve insanların umutlarını,arzularını,sevinçlerini yok edercesine sisli.mekan önemsiz. gerçekten öyle mi? zaman önemsiz olabilir.uydurur zamanı insan.ama mekan. önemsiz mi mekan? atıyorum bir orospu için saatin 8 veya 10 olması bir şey ifade eder mi? yahut sabah veya akşam olması? taze bıyıklı rus bolşeviği için çar’ı devirdikleri günün bir sonbahar sabağı olması yahut kış beyazı.bir papazı soğuk,sıcak,yaz,kış bir camiye koyabilir misiniz? yahut pavyona? yahut kerhaneye? samimi olur mu? olmaz.hikayemiz de herhangi bir zamanın herhangi olmayan bir mekanında geçiyor. salim bey olsun karakterimiz, 76 yaşında, emekli kütüphane memuru olabilir mesela. 1.65, kilolu herkes gibi... 

-hopp birader! 
-efendim? 
-galiba beni anlatıyorsun. yahu aptal mısın neden beni anlatıyorsun? önemli birilerini ne bileyim bir yazarı bir artisti anlatsana. 
-uyduruyorum efendim. size denk geldi piyangonun para vermeyen cinsinden, anlayın yani.
-olmaz öyle şey. hayatım anlatılacak kadar önemli, uydurulmuş anlatılacak kadar önemsiz değil. 
-ne yapalım öyleyse? başka bir şey uydurayım... 
-yok be adam yine hangi garibe denk gelecek. umutlanacak, tek tük mutlu anılarını kovalayacak, çoğunlukla üzülecek. ver bana hikayemi ben anlatayım. 
-olur mu öyle şey? 
-olur olur. şaşkınım biraz. normal mi bu başıma gelen? nasıl anlatırım kendimi? yahut niye anlatayım kendimi? herkes gibi insanım. 30 sene çalıştım. çalıştım dediysem oturdum. 30 sene oturmak nedir bilir misiniz? 30 sene...kriz olduğunda oturuyordum, soyvetler dağılırken de oturuyordum, kenan paşa konuşurken de oturuyordum (arkamda resmi asılıydı bu sefer) çevrem değişti, masam değişti ben hep oturuyordum. gülünç ama hayatımın geri kalanı adına tasarladığım tek şey yine oturmak. hiç evlenmedim. aşk dediğiniz şeyle de karşılaşmadım. aşk nedir? mesela iddia oynamak ve at yarışlarına gitmek gibi alışkanlıklarım var. aşkı bunlardan birinin yerine koyabilir miyim? çok yaşlandım. ayaklarım malülen emeklilik istiyor. ciğerlerim anarşist. tapmıyor beynime böbreğim. göz kapağım söndürecek salonun ışıklarını. harç bitti yapı paydos diyecek bedenim bir gün. bekleyiş içindeyim. belki ilginç bir şey olur diye yaşıyorum. hiçbir şey için zorunlu hissetmedim kendimi. millet sev dediler. insan sevdim ben. yaşamayı da sevdim. alışamadım ama. yaşamak opsiyonel gururum okşanıyor. boşuna mı yaşadım acaba? boşuna mı yaşıyorum acaba? ne kadar daha yaşarım boşuna?. mutlu anılarımı kestiremiyorum. yoo yoo var eminim. oldu yani. ama kestiremiyorum. yaşlanmak için fazla yaşlıyım. mutlu değilsen mutsuz musundur? mutsuz değilim. 


           insanlar sürekli konuşuyorlar. her yerde her şeyden. neden bu kadar konuşuyorlar? aşık oluyorlar, sevişiyorlar, yiyip içiyorlar, geziyorlar. ama sürekli konuşuyorlar. konuşacak bunca şeyi nerden buluyorlar? yine saçmaladım. yoruldum artık bitsin bu hikaye. tiyatrocu selamı vereyim size. siz de elleriniz şişinceye kadar alkışlamış olun. ben salim. 76 yaşında emekli kütüphane memuruyum. hoşçakalın. PETRO

21 Kasım 2014 Cuma

Maddeler Halinde Yazınız #02: Yağmurun Yakamdan Düşmesini Dilerken

  • Yağmurun insanları derin konular üzerine düşünmeye ittiğiyle ilgili genel bir önyargı var. Yağmura biçilen toplumsal görevler: aşıkları öpüştürmek, yalnız adamları boxer'larına kadar ıslatmak ve sahilde yürüyen bir insanın çok önemli şeyler düşünmesini sağlamak. Bu ağır görevleri bir doğa olayının üstüne yıkmak edebiyatçıların hatasıydı korkarım. Belki başka birilerinindir bilmiyorum ama ben edebiyatçılardan ve bizim blogun yazarı Civan Perçemi'nden şüpheleniyorum. “Belki de bu ay yağmurun maaşı görevini yerine getiremediği için eksik yatmıştır,” tam Civan'lık cümle.
  • Eğitim gördüğüm şehrin yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı. Ilık dedikleri şey çok tartışılır gerçi. Yağmur yağarken hava on derece olsa bile donuyorsun. Yağmurun görevlerine bir yenisi daha eklenmiş oldu böylelikle: üşütmek. Hava sıcaklığına etkisi bahsinde de zararlı durumda olan yağmur, bizim buralara çok yağar. Bugün, bunları yazarken de ziyadesiyle yağıyor. Gece büyük bir gök gürültüsüyle uyandık. Korkunç homurtular çıkarıyordu gökyüzü. O homurtular daha sonra büyük patlama seslerine dönüştü. Sonra da feci bir yağmur zaten.
  • Okuldaki belli başlı işleri halletmek üzere yola çıktığımda -zira ben bu dönem sadece okula belli başlı işleri halletmek üzere uğruyorum, bir uyuşukluk- yağmur durmuştu. Bazılarınızın sırf farklı görünmek için “bugün hava çok güzel” diyerek methiyeler düzdüğü grilikte bir gökyüzü vardı. İşleri halledip tekrar minibüse binip dönüş yoluna çıktım. Yağmur hala yağmıyordu. Bir süre sonra hafif hafif yağmaya başladı. Evimin bulunduğu sokağın girişindeki Türk Telekom binasının önünde indiğim minibüs gaza bastığı an, bazı evlerde gördüğümüz şu yedi birbirinin peşine bağlanmış fil büyüklüğünde yağmaya başladı yağmur. İndiğim yerden Avrupa standartlarına göre be blok ötedeki evime gidinceye kadar gözümü açamadım. Açsam da bir işe yaramıyordu, çünkü gözlüğüm sırılsıklamdı.
  • Ne düşündüğümü düşünmeye çalıştım o beş blokluk mesafede. Yağmur insana ne düşündürür? Hiç. Hiçbir şeye ulaşamadım. Rezil bir şekilde eve giderken ne düşünebilirsiniz ki? Sonra karar verdim. Yağmurla ilgili tüm bu süslü sözler, hepsi birer uydurma. Yağmur dediğimiz şeyle uzaktan yakından alakası yok. Filmlerde gördüğünüz o öpüşme sekansları yalan beyler bayanlar. Ross Geller Rachel Greene'i yağmur yağarken öptüğünden beri dünya çok değişti. İnanın değişti. Neoliberal düzen neoliberal yağmurları getirdi ve postfordist çağ postfordist yağmurları doğurdu. Artık hepimize aynı miktarda yağmur damlası düşüyor ve biz bu kadar sırılsıklamken hayatımızda olup biten kötü şeyleri düşünebilecek durumda değiliz. O romantizm, kendisiyle hiç alakası olmamasına rağmen Oscar Wilde'ın ölümüyle birlikte sona erdi. İster inanın, ister inanmayın.
  • Yağmur, havanın için boşaltma şekli
    Bir Cihangir sakini daha,
    Yazdığı şiirin bir dizesinde,
    Yahut yazdığı senaryonun herhangi bir yerinde,
    Kendisinden bahsederse,
    Sessizce işinden istifa edip,
    Amerika'ya yerleşecek
    ve işsizlik maaşı talep edecek.

Kadırga'da Her Gece

             Başını camdan uzatmış, sigarasının dumanını sis çökmüş geceye doğru üflüyordu. Kadırga Öğrenci Yurdu, Kredi Yurtlar Kurumu kararıyla geçici bir süreliğine karma hale getirildiğinden beri, akşam saatlerinde yurda giren çıkan üniversiteli kızları izleyip, babasından gizli sigara içmeye başlamıştı. Bu hadise gerçekleşmeseydi eğer evde zinhar sigara içemezdi ya üniversiteli kızlara "Ben de öyle ufak biri değilim, evde sigara içecek yetkinliğe sahibim" mesajı iletmesi gerektiğini hissediyordu. İlk zamanlar yani Eylül - Ekim aylarında onlarca kızın arasından hangisine aşık olması gerektiğine bir türlü karar verememişti. Kendi kafasında yaptığı uzun değerlendirmeler sonucunda bir rastlantı sonucu adının Yasemin olduğunu öğrendiği, siyah saçlı, beyaz tenli-öylesine bir beyaz teni ancak birkaç yüz metre ileride Laleli'nin ucuz otellerinde paralı adamlarla iş gören Rus yada Makedon - en nihayetinde Slav- kadınlarda görmüştü, her biri birer greyfurt büyüklüğünde memeli, solgun ince dudaklı - ah o dudakları dudaklarıyla emdiği fikri hiç aklından çıkmıyordu- ve yosun yeşili gözlü kıza aşık olmaya karar verdi. Sigarasından son nefesini çekip, dumanı sisle buluştururken Yasemin'in bugün yurda uğramayacağını anladı, saat epey geç olmuştu. Sigarasını pencere pervazında söndürüp izmariti bir fiske hareketi ile sokağa yolladı. Yasemin'i görmeden geçen bir gecenin kederiyle odasına girdi, kapısını kilitleyip abisiyle ortak kullandığı bilgisayarını açtı. Abisi nasıl olsa Kadırga'nın sağında solunda esrar çekip gecenin köründe eve damlayacağı için kilitli kapının ardında rahatlıkla şehvetini dindirebilirdi. Bilgisayar ekranında iki kaslı erkeğin arasında inleyen beyaz tenli kadını önce Yasemin'e benzetip sonra bundan hicap duydu ancak şehveti bir süreliğine de olsa dinmeliydi.


             Cumartesi ve Pazar günlerini hiç sevmezdi, okula gitmek zorunda olduğu günleri de hiç sevmezdi ancak Cumartesi ve Pazar günlerine ayrı bir hınç duyuyordu çünkü haftasonu geldiği zaman babasının iğrenç ev yemekleri yapan tabldot dükkanına gitmek, orada akşam 6'ya kadar kalmak zorundaydı. Babasının yemeklerde kullandığı donmuş yağlardan, kızartma kokusundan, her nasıl beceriyorsa üç çeşitini 5 liraya sattığı yemeklerden ama en çok da babasının bizzat kendisinden tiksiniyordu. Çalışmaktan daha çok nefret ettiği şey ise babası ile birlikte her akşam, akşam namazını kılmaya camiiye gitmek zorunda kalmaktı. Henüz inancı ile ilgili herhangi bir sorgulamaya girişmemişti ama babasının bu kadar yürekten inandığı Allah'a inanmak içinden gelmiyordu. Benzer bir şekilde berber çırağı abisinden, her gün kilolarca saç şekillendirici sprey ve jöle kullanarak özenle yukarıya doğru diken diken yaptığı saçlarından, her gün sahilde, parkta yada Kadırga'nın bir köşe başında birlikte esrar çektiği arkadaşlarından tiksiniyordu. Babasının yanında çalışmaya ancak abisini yada babasını öldürme fantezileri kurarak yahut bir gün bu tiksindiği Kadırga'dan çekip gitme hayalleri kurarak katlanabiliyordu. Öyle bir haldeydi ki mahallesinden, İstanbul'dan, arkadaşlarından ve okulundan hemen hemen her şeyden tiksinir durumdaydı. Hatta kendi adından bile tiksiniyordu, kendi kendine "Eser...koyacağın ismi sikeyim...Eser!" diyerek hayıflanıyordu. Sanki babasının bir eseri olduğu ismi her söylendiğinde yüzüne vuruluyordu, hoş mahallede herkes onu "Ersin'in kardeşi" olarak bilirdi, gerçek ismini bilmezlerdi. "Ersin'in kardeşi" olma durumu da kendini daha bir kötü hissetmesine sebep oluyordu. Yine böyle bir Cumartesi akşamı, dükkanı kapatmış babasıyla birlikte camiiye gelmişlerdi. Babasının hemen arkasında durmuş, namaz kılıyordu. Her seferinde babasının egzamadan kıpkırmızı olmuş, yaralı ensesine bakmaktan artık tiksinmiş, namaz bir an önce bitsin diye dua ediyordu. Ulvi olması gereken, kendini kaptırıp çevresini farketmemesi gereken ibadeti, sürekli babasının ensesini düşünerek öğürme isteği duyarak geçiyordu. Namaz bitiminde camiinin önünde okuldan arkadaşları Furkan ve Ahmet, babasını ikna edip Eser adına izin aldı. Üçü birlikte ikişer tane tombul şişe Efes alıp sahile gittiler. Ağaçların altında karanlık bür yere oturup bira ve beyaz leblebiden mamul çilingir sofralarını kurup, demlenmeye başladılar. Sınıftaki kızlardan, derslerinden konuşup duruyorlardı. Eser, bu muhabbetlerden hiç hazzetmiyordu,zaten sınıftaki kızlar değil, siyah saçlı beyaz tenli, daha önce gördüğü hiçbir kıza benzemeyen, hayalinde dudaklarının tadını çilekli dondurmaya benzettiği Yasemin dikkatini çekiyordu. Hatta Yasemin'i düşünmek sadece okulundaki kızları değil, derslerini ve okulun ta kendisini, hayatının ne kadar berbat olduğunu, babasını ve Allah'ı da unutturuyordu. Eser ve arkadaşları ikinci biralarını da açtıkları sırada, altında oturdukları ağacın üç dört ağaç ilerisine Eser'in abisi Ersin ve arkadaşları geldi. Eser'in bir anda tadı kaçtı. - Furkan, bir sigara versene! - Oğlum manyak mısın abin geldi! - Ya ver lan işte, sikerim Ersin'i. O kim köpek ki bana karışacak. Furkan'dan aldığı sigarayı yaktı, dumanını abisi ve arkadaşlarının oturduğu yere doğru üfledi, ikinci bira hafiften çakırkeyif olmasını sağlamıştı. Ne var ki Ersin de arkadaşları da Eser ve arkadaşlarının mütevazı sofralarını farketmemişti çünkü harıl harıl bir üçlü cigaralık sarmaya dalmışlardı. Eser abisine bir kez daha küfredip kafasını çevirdi. Furkan ve Ahmet ikinci biralarını bitirip kalktılar, Eser ise "Siz gidin ben abimlerle takılırım biraz" deyip abisinin yanına doğru gitti. - Ooo Eser'in kardeşi de gelmiş, esrar mı içecen lan dümbük. Deyip sırıttı kasabın oğlu. Eser, daha bu çocuğun adını bile bilmiyordu. Nasıl ki o, onların nezdinde "Eser'in kardeşi" ise onlar da Eser'in nezdinde "Ersin'in çakal arkadaşları"ydı. Bir isimleri yoktu, karanlık köşelerde Ersin'in etrafında kümelenip esrar çeken yirmi yaş üzeri gençlerdi sadece. Köşebaşlarında çekirdek çitleyip kızlara laf atarlardı, eşek gibi çalışıp kazandıkları parayı Laleli'de Slav kadınlarla yatmak için kullanırlardı. Kimse onlardan hazzetmezdi ancak kimse onlara ses etmezdi, cesaret edemezlerdi. Ersin, kıpkırmızı gözlerle, arkadaşlarıyla oluşturdukları çemberin başında ayakta duran Eser'e baktı. - Hadi abicim, sen artık eve git geç oldu. - Senle beraber giderim abi. - Oğlum git hadi şimdi senle uğraşamam. - Abi tamam yav şurada oturucam sessiz sessiz, telefonunu ver oyun oynar otururum. Ersin, çıkarıp telefonunu sessiz olması kaydıyla Eser'e verdi. Eser, telefona kafasını gömüp, kuşları bir mancınık yardımıyla domuzlara fırlatırken, Ersin ve arkadaşları da sürekli bir şeyler anlatıp gülüyorlardı. Eser, telefonda oynadığı oyuna dalmışken, ERsin ve arkadaşlarının grubunda bir hareketlenme meydana geldi. Küfürler ve kahkahalar şiddetini arttırmıştı. Eser, kafasını kaldırıp az ilerde sigara içip ağlayarak sinirli sinirli telefonla konuşan Yasemin'i fark etti. Ersin ve çakal arkadaşlarını hareketlendiren Yasemin olmalıydı. Sarı sokak lambası ışığında beyaz teni ne güzel görünüyordu, kafasında bir bere vardı, bir bere bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi, tek parça bir elbise ve onun üstüne deri bir ceket giymişti ve ince siyah çorabı bacaklarının muhteşemliğini sergiliyordu. Ersin önce kurt gibi uludu, sonra ayağa kalkıp Yasemin'e doğru bağırdı. - Lan bu üniversiteli kızları kim sikiyor amına koyim! Yavrum şuraya gel de gecemiz şenlensin! Yasemin, ağlayarak öğrenci yurduna doğru koşmaya başladığı sırada, Eser oturduğu yerden fırlayıp abisinin yakasına yapıştı. - Sahipsiz kızlara laf atmak mı lan sizin delikanlılığınız! Orospu çocuğu! - Sana ne oluyo lan namus bekçisi mi oldun? Bu kısa diyalogdan sonra Eser, abisinin burnuna bir kafa attı. Ersin'in arkadaşları da bir anda ayağa fırlayıp iki kardeşin arasına girdi. Eser, abisinin telefonunu fırlatıp, belki Yasemin'i yakalarım diye aynı yöne doğru koşmaya başladı. Abisinin arkasından ettiği küfürleri duymuyordu. Hiçbir şeyi duymuyordu. Her şey ne kadar bulanıktı. Yasemin hiçbir yerde yoktu. Bir mucize bekliyordu, bir yerlerde ağlayan Yasemin'i görüp teselli etmek, Yasemin'i yanına alıp buralardan gitmek istiyordu ama nafile. Yasemin çoktan öğrenci yurduna gitmişti. Eser ise bu koşturmacanın yorgunluğuyla kendini kaldırıma bırakıp bir sigara yaktı. Eve girdiğinde annesinin de babasının da hala uyanık olduğunu fark etti. Bu hiç de iyiye bir işaret değildi. Ebeveynleri asla gecenin bu saatine kadar ayakta kalmazdı. Hızla, babasına görünmeden odaya geçmek niyetindeydi ancak babasının ona gelmesini emreden davudi sesi bir anda bütün evde yankılandı. Eser, titreyerek salona girdi. Babası oturduğu koltuktan kalkıp hiçbir şey demeden bir tokat attı. Sonra bir tokat daha...sneden sonra tokatlar hızlandıaraya tekmeler ve yumruklar girdi, Eser yere düştü babasının tekmeleri devam etti. Annesi hiç sesini çıkarmadan olan biteni izliyordu. Arada bir babasının "Şuna bak leş gibi içki kokuyor." "Ersin bitti bu başladı." "İkisi de ayrı soytarı." gibi laflar ettiğini duruyordu. En sonunda Eser mosmor kesildiğinde annesi araya girip, babasını durdurdu. Her tarafı sızlıyordu, ağlamaktan gözleri mosmor olmuştu. İçinden sadece kusmak geliyordu. Neyse ki ertesi gün Ersin, Eser'den yediği kafanın hesabını sormadı zira Eser, gece yediği dayaktan sonra hala kendine gelememişti. 


             O günden sonra, işe gitmeyi de namaza gitmeyi de bıraktı, sadece okula devam ediyor, okuldan sonra direkt eve gidiyordu. Odasından neredeyse hiç çıkmıyor, penceresinden öğrenci yurdunun kapısını gözetleyip Yasemin'i görmeyi umut ediyordu. Yasemin'i o geceden sonra hiç görmemişti, belki öğrenci yurdunu belki de şehri terk edip gitmişti. Eser, günlerce bir mucize bekledi, filmlerde bile yaşanmayacak bir mucize... Hayalinde; Yasemin, çıkıp gelecek onu bu cehennem azabından kurtaracaktı, serin bir rüzgar gibi gelecekti ve belki de bir trene atlayıp Kadırga'dan gideceklerdi. Hiçbir mucize gerçekleşmedi, Yasemin bir daha hiç gelmedi.

ASD

Asd  klasörlerinde unutulmuş asd’lerin biraz ilginç dillenmesi-
1.Asd Tanıklığı-Karşıyaka-Kulp
“İzmir- Karşıyakalı meczup Suzan’ın saçlarına yapışmış sakızıyla Muş-Kulp arası koştuğu  yaşam  maratonu “
26 Haziran 2007 /Diyarbekir  4:00 AM
Dicle Üniversitesi kantinine  ilk defa bir komün malı olan dell laptop içinde gittim ve yine ilk defa parti odalarından bi kafeye,bir sırt çantası içinde yine komün malı olan IBM laptopla gittim.Suzan arkadaş sayesinde içime tarifsiz politik sancılar koyan Önderlik metinleri sabaha doğru yine Suzan (heval) tarafından “ amedbozqunliseli34@hotmail...” adresinden telaşla içime çekildi.
-Bense uzunca yıllarımı  kızıl rus erkek ve kadınlarının sevişme,azgın genç dilberlerin sıcak sohbet metinleri ve bir takım şiddet unsuru içeren seksüel içerikli kısa filmlerin  yüklü olduğu gamsız bir şehvet yumağıydım. Ta ki Suzan bir gün  Diyarbakır’a Amed dendiğini öğrenene kadar …-
21 Ocak 2006/Karşıyaka 10:00 PM
Suzan’nın İzmirli günlerinde yine ben oradaydım adeta ben (asd) bir görülmez göz gibiydim bazen münkir asd bazen nekir asd oluyordum.Suzan üniversite sınavlarına  hazırlık için  özel bir dershaneye kıt kannat gidebilen  bir banka veznedarı emeklisi alalade bir Turan Gergin ve Asiye Gergin çiftinin ilk ve tek kızıydı.

Suzan her gün olduğu gibi geceden kalma sohbet dosyalarını bende yedekelyip ,olası bir regl için “Suz!7” ağır şehvetengiz hallerini yine kendi gibi kimliği saklı hesaplarla paylaşmıştı  dün gece ,görebildiğim kadarıyla “Suz!7 “ sadece arzuluyordu düşünmek kitabında adeta yoktu düşlemek ve düşletmekse kutsalıydı ekmek gibi.Bunun yanı sıra Dolunay belli belirsiz  yüzünü gösterince adeta Suzan yanar döner ,uslanmaz hisler topacı gibi hava için serin sayılabilecek cürretkarlıkta giyinip evden çıktı saat 8’i biraz geçiyordu ,yağmur şiddetli ve rüzgar adeta Suzan’nın sıcak uzuvlarını dövüyordu,Suzan baskılıyordu.. 10 geçe otobüsünü kaçıracağını  fark edince daha 20 dakikası olduğunu fark edip eve geri çıktı yenemediği arzuları onu dershaneye gitmekten çoktan vazgeçirmiş,Turan emekliler lokaline Asiye dikiş-nakış kursuna gitmişti. Bugünü kendisine günah günü olarak ayrısa da hayatını Karşıyaka’dan Kulp’a çevirecek olan Kulplu bir  define avcısı olan Bawer’le tanışacağından habersiz sohbet sitesine “Suz!7” rumuzuyla giriş yaptı ,bense Suzan’ın insanlara daha ne kadar  sıcak ve yalan düş satacağını bana yeni daha neler arşivleyeceğini elim kalemimde bekledim .Sonuçta ben bir rahmani payesi olan arşivci bir dosyaydım…

20 Kasım 2014 Perşembe

Vaiz Diyor Ki

günlerim sürekli aynı tempoda geçiyordu. ikinci sınıf televizyon kanallarında yayınlanan, bir süre evvel başka bir kanal için çekilmiş, fakat izleyicisi olmadığı için yayından kaldırılmış ve çoktan unutulmuş dizilerin senaryosu gibiydi. bir işim yoktu, bir amacım yoktu, bir adım yoktu, ulaşmam gereken bir nokta yoktu. elimi nereye koysam eğreti duruyordu. ne zaman ceza sahasına doğru hareketlensem hayat formamdan çekiyordu. ne zaman makul adam olmaya çalışsam, bilmediğim evlerde, sperm kokan yataklarda masumiyetim defalarca sikiliyordu. kafasını yastığa koyunca bir buçuk saat vicdan muhasebesi yapan, hayatı boyunca bulunduğu her yerde eğreti duran, hiçbir yere ait olamamış, aitlik hissedememiş bir adamdım. hayatım boyunca bir yere tutunamamıştım, sofraya niyetine yere serilen gazeteden farksızdım, ne dökülen suyun halıya geçmesini engelleyebiliyordum, ne de gündeme dair haberleri verebiliyordum.

kalkıp televizyonu açtım. takım elbiseli vampirler vardı. bir şeylerin yanlış gittiğini söylüyorlardı. eskiden hayatın daha iyi olduğuna inanıyorlardı. kendi pencerelerinden dünyaya bakıyor, neyin iyi neyin kötü olduğunu onlar belirliyorlardı. hangi mekana nasıl gidilir, hangi şarap nerede tadılır, hangi semtin esnaf lokantası meşhurdur, yine en iyisini onlar biliyorlardı. çalışmayan kumandayı dizime vura vura, kumandaya söve söve kanal değiştiriyordum. dişime göre bir şey yoktu, küçükken televizyonu öldürmüştüm, ucuz amerikan sit-com’ları bile neşemi yerine getirmeye yetmedi.

bir sigara yakıp camdan dışarıyı seyretmeye koyuldum bir süre. o gereksiz duygu her bir tarafımı kemirmeye başlamışken üstelik. ismini koymaya bile üşeniyordum o rahatsız hissin. olur olmadık zamanlarda migren gibi yapışıyordu, kafamı yiyip bitiriyordu, köpek gibi kıvrandırıyordu, “ee, abi sonra naapacaksın” felsefesine ne kadar da çok benziyordu.. ilişkilerimi yıpratan, sigarayı yakıp iki fırt çektikten sonra fiskemle sokağın öbür ucuna gönderen de, her boku zehir zıkkım eden de, her türlü hevesimi baltalayan da yine o his değil miydi? ordaydı işte, her saniye arkamdan bakıp bana gülüyordu. en mutlu anlarımda bile tekmeyi koyuyordu ağzımın orta yerine.

bir gün daha geçiyordu, dizi yayından kaldırılmış, eski yapımcısı bir diğer boktan işin peşinden koşan, yaz mevsimi akşamüstlerinin prime time öncesi doldurgacı dizinin bir bölümü daha bitmişti. mevsim yazdı, daha çok sıcak, daha çok kaygı, ve turuncu rengin her türlü tonunun hakim olduğu, ter lekeli sarı atletlerin mevsimi. kafamı yastığa gömdüm. bir buçuk saatlik boktan özet yine geçecekti gözlerimin önünden. battaniyeyi üzerime çektim. ışık açıktı çünkü. kalkıp söndürmeye ne mecalim vardı, ne de karanlıkta uyuyabilecek kadar büyüyebilmiştim çünkü.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Sitem

Bu bir sitem,bir açmaz,bir iğreniş öyküsü...dur dur..açma gökyüzü...sana demedim gökyüzü...ağır bir karanlık, kalabalık yıldızların arasından bereketsiz bir sanrıya dönmüş... artık öldüğüne inanıyorum dayı... anneanne duyuyor musun beni, sünnetçi hacı baba, bektaşi mezarları, sesinden korktuğum cemaynur teyze...duyuyor musunuz beni... Dedenin tepesi, ulu söğütler... kutsal değilsiniz ki artık... annemin gözyaşlarından gayrı inanan yok bu dünyanın kadavra kokan ağzına... Nadir camiinin kazulet imamı, bisikletinle ömür doldurdun, bir üzüm sattın bağından, bir de iki rekat namaz arası mantarlı ayaklarını yıkadın...ayak suyunda boğuldu kristal çocukluğumuz... abilerimizin briyantin kokusu ve yaşama katılış öyküleri belki bin defa hayranlıkla dinlediğimiz... "kadir kafayı vurdu,ben kolunu yakaladım,ali üç kişiyi bir vuruşta indirdi"... biz dört kişi onlar bir milyon kişi...sktirin lan... çakallıktan başka oyun bilmeyen gardaş gardaş diye konuşan aşağılık insan soyunun moğol sürüleri kadar kiralık ruhlarınız... tüm ilişkilerinde taş çalan, gürültü yapan, soytarı arkadaşlıklarınızla, en muhafazakarınızda bile pavyonluk duruşlarla kirlettiniz dünyamızı...faşizan edebiyatlarınızla, yandım ali kıyafetlerinizle ucuzsunuz...En fazla annelerinize yalan söylediniz ve en çok onlara güvendiniz... Dizilere gömülmüş basit hikayelerin, tumturaklı yerlerinde duyduğunuz haz hayatınızdaki tüm anlam... yeni gelen, yeni çıkan hiç bir şeyi sorgulamadan taşıdınız evlerinize... Namussuzca faydacısınız... ama yeni fikirlere ana avrat düşman kesildiniz... birden dedenizden daha da geri oldunuz ve kızan itleri gibi düzüştünüz içinizdeki meleklerle... En güzel şeylere dahi nefret parantezleriyle yaklaştınız... Aşık olup ağlamadınız bile lan bir kadın için, onun varlığını kaybetme korkusuyla bir cam kenarında titreyerek örneğin...onun yerine, fahişeliklerle beslendiniz...pzevenk olan mahremlik duygunuzdu çünkü sizin, kadınlaşmış erkekler gibisiniz... estetize değil çünkü iç dünyanız... İnsan ailesinin yan türlerisiniz ve doğal seleksiyonun içinde piçleşmişsiniz... sizden olmayan yoksulu, dört apartmanı var diye kinle yıkadınız...Bayramlarda ve açlık aylarında hutbelerle, vaazlarla şampiyon ettiniz beş kuruşluk ruhlarınızı, birbirinizin nazarında...titremeli yalanlarınız, tüyleri dikelmiş hikayelerle aile oturmalarında komşunuzun karısına yan gözle baktınız...Ahlaksızlığınız engel değildi nasıl olsa, ahlakçı olmanıza...Birbirinizin anasına küfrettiniz daha bir ay önce, sonra el sıkıştınız Allah adı anarak bir de...Okumadınız çünkü kalitesiz tohumdan üreyen şıvgınlar...Bomboş bir girdaba benzeyen imanınız teslim oldu cep telefonundan yaratılmış boktan bir dünyaya...HD televizyonlara, duvar kağıtlarına,dekorasyonlara,estetik merkezlerine...Kırk yıllık ağdacıları güzellik merkezi ettiniz,iğrenç taleplerinizle.... Teslim oldunuz,teslim ettiniz...facebooklara, twitterlara.. Daha eğlenceli değil mi buralar... Bir kaç sloganla, dümdüz beyinli kitlelerden dinleyenleriniz var, beğeniyorlar sizi...Artık kahvelerde,mahallelerde palavraya gerek kalmadı... Resimli videolu üstelik..Cenazeleriniz bile buradan kalkıyor artık...Bak yeğenlerinden birinin doğum günü...hemen kutla bir komik yuvarlak surat adamcıkla...Yorum yap aman ha... Ait olmadığın bir şeye inanırmış gibi yap ve onunla ilgili bir imge koy başlığına... Küfret bazen iktidarlara yalandan... şu yaşa geldin, akıl alacaklar senden...Puştluğunu gizle ve kendi öz değerlerine çağır onları...tıkış tıkış apartmanlarda, beton kadar sert, manzarasız büyüdü nasılsa bu çocuklar... Ne desen toprakla ilgili, inanırlar nasılsa...Onlara kimlik kazandır,hatta kendi başına da tc koy, kendi kıçına da...Böylesi daha uygun çapına çünkü...Trend insanısın çünkü...Ne moda ise ona inanırsın...ya da kıt aklın yarım bilginle, içindeki çelişkileri görmezden gelip düzeysizce, imla günahı bol olan muhalifliklerinle tanıtırsın kendini... Bak insancık...Dinle beni...Hiç bozulma...Bir demlik bile çok düşündü senden hayatı boyunca...Oku dendikçe sana çıldırıyorsun, boka batası başın hep ağrıyor okuyunca; erdeme,fikre ve duyguya dair bir şeyler...Halbuki bilmiyorsun ki insancık;Okuyanlar bir demirci gibi ağır ağır ezerler, vura vura biçim verirler gördüklerine düşündüklerine...bir ağaç gibi zerrelerden yapraklar oluşturur, yıllar yılı sabırla büyürler...Bir fikre sahip olabilmek için nereden baksan on yıl geçireceksin böyle ızdırapla dolu...acısını çekeceksin, kahrını süreceksin...Bir maden işçisi olmalıdır fikir sahibi olacak adam, cahilliğin kara dumanıyla yakacak bir kaç defa beynini...Gün gelecek her sokak başında sıkıştıracak seni küçücük çelişkiler...Öyle "Açıkçası ben şöyle düşünüyorum......hani bence böyle olmalı....." gibi odunsu cümlelerle yağlı laflarla olmaz bu iş...bu fikir değil olsa olsa ağız kokundur senin...Okuyana gıcıksın değil mi insancık, hep de öyleydin... Serseriliklerinle, sığlığınla saldırdın...Umarsız esprilerin vardı ceplerinde, linç gibi alay etmelerin bir de her an çakabileceğin bir yumruğun...Ha sınavlara hazırlananlara sözün yoktu tabi...Konu anlatımlı soru bankalı çocuklar efendi oluyordu...onların okudukları faydalıydı...Neden? Çünkü seneye ondan alacaktın kitapları,ücretsiz bir de kurs verdirirsin kızına oğluna tamam...Küçük zekanla bunların hayali hep içindeki...Polis olsun, subay astsubay olsun... ya da müteahhit olsun diye mimarlık... dükkan açalım adama saysınlar bizi diye eczacılık...ya kolluksun ya sağlık...Medyadan torna usül beslenen ceset kurtları gibisin...bomboş nesiller önümüzde duruyor...ezberleyen, bir duygusunu dahi soyluca yaşayamayan, sevgilisine söyleyeceği sözleri dahi ezberlemeye kalkışan ya da test usülü yapmaya çalışan bir güruh doğdu...Neden şikayetleniyorsun...Ağzında yıllardır aynı diş çürüğü gibi laflar; "gençler çok saygısız yetişiyor...siyasi fikirleri yok, ülkesini dünyayı tanımıyor..." Güldürmüyorsun bile aşağılık şeytan...Bu çocukların hiç suçu yok...ne yaptıysa senin yarım aklın yaptı...senin bir halta benzemeyen dengesiz, kıç artığı yaşamını dayattığın için koskoca bir memleketin koca bir nesli böyle oldu...Kalabalıksın sen insancık...senin gibilerin yarattığı kitleler ürettirdi bu politikaları hükümetlere altmış yıldır...seninle şapkalılar iktidar oldu,hırsızlar iktidar oldu, Allahın yarattığı bütün biçimsizler başımıza şah oldu sultan oldu...Okuyanları öldürdün,kırdın,yağmaladın,kovdun...Allah aldın sattın, din pazarladın, vatansevercilik oynadın...Tertemiz müslümanların duygularını alt üst ettin...Vatanseverliği anahtarlıklara kazıtıp caka sattın...Din yağmaladın, şampiyon muhafazakar,milliyetçiyim deyip pavyon kültüründen de geri kalmadın...Bu toprakların müziğini türkülerini pornolaştırdın...Kendine benzettin...Alt ve alt ve alt bir kültür ettin en güzel türküleri dahi... Aile kurdun, üredin, maaş evlilikleriyle arabanı yeniledin, arabanın arkasına da "Allahın dediği olur" yazdırdın, yanına da bir bayrak taktın...Zavallı ruhundan türeteceğin bu kadar işte..Şekil oldun artık...Mutluluk da erdem de bu kadar senin için...Ama burada haksızlık etme...Senin on beş yaşındaki kızın diyelim justin bieber hayranı olurken, aynı anda belediyenin düzenlediği hadis ezberleme yarışında birinci olup çeyrek altın da kazanacak...Senin gibi işte babası...Çelişkili ve ne yaptığının bilincinde olmayan, olamayan bireycik...Kızma bu nesle, armut dibine düşer... Okumuyorsun ey insancık...Bu yazıyı dahi okumayacaksın belki...Senin algın buradaki küfürleri görür sadece...bütün dikkatin ve zırva beynin böyle çalışmış yıllar boyunca... Artık sussun gökyüzü ne olur...Anneanne,anneanne.... tertemiz hayalinden gayrı inandığım ne bir nas kaldı ne bir insan kelamı...Çayırların, çimenlerin bile plastikten yapıldığını düşünecek kadar sağlıksız bir dumanla görüyorum dünyayı...Sen kıyamazdın bana, elinde bir bardak süt, hayalet gibi takip ederdin, gölgemcesine...şimdi tükenmiş bir ırmağı kovalarla doldurmaya çalışıyorum...Ölmeni anlıyorum ve inanıyorum..çıkıp gelmeyeceksin bir yerden...kabul ediyorum...Ağaçlarla çok konuşuyorum anneanne...korkularla saklanıyorum arkalarına...Dayımın öldüğüne her gün daha çok inanmak istiyorum...yaşadıkça yalana dönüşeceğini ve gömüleceğini görüyorum... en küçük oğlun yanında şimdi ne mutlusundur... Çok selam ediyorum tüm ölülerimize, yakındır vakitler ve zaman mefhumu çok eğretidir...Yaşamı kutsayacak kelimelerle, aşka inancımı yineliyorum...Seviyorum hayatı, başka da bir şey bilmiyorum...

15 Kasım 2014 Cumartesi

Rahim Toplumu

biz rahim toplumu bir neslin evlatlarıyız...kadınlı erkekli...bağımlılık ve diğer esaret enstrümanları çekiyor bizi birbirimize... yoksa romantizm değil çoğu yaşanılan. başka bir tür model arayışı içimizdeki hiç dolmayan boşluğa. ondan dolayı erkekler çapkın oluyor kadınlarda hanım hanımcık ondan dolayı da ne doğulu bir toplumuz ne de batılı. Erkeklere bak... kadınların organları hariç her şey var.. kendini güvende hissetme ihtiyacı, dedikodular, bir sığınma arzusu...erkek ya bu adam düşün.. zayıf güvensiz çelimsiz... iki metre boyu var ama annesinin baş ucu lambası.. kadınlarda erkekleşiyor...para hesaplıyor, mal mülk hesaplıyor…racon keser gibi ve tehditvari her kadın artık... ve ailesi hariç her şeye çok mesafeli ve merhametsiz. Biz rahim toplumu bir neslin evlatlarıyız.. kadınlı erkekli.. Bağımlılık ve diğer esaret enstrümanları çekiyor bizi birbirimize Yoksa romantizm değil çoğu yaşanılan. Başka bir tür model arayışı içimizdeki hiç dolmayan boşluğa ondan dolayı da ne doğulu bir toplumuz ne de batıl. Yani romantizm ölüyor ve kimse cenazesine gelmiyor. Ölüyor… Ama kadınları çok seviyorum… hayranım onlara… insan yaratıyorsunuz… besleyebiliyorsunuz bir canlıyı..dayanıklısınız.. Pablo Picasso’ya katılıyorum ”her şeyi çizerek anlatabiliyorum ama bu kadınları anlatamıyorum. Çok güzeller…” bir de çok güzelsiniz… En çirkin olanınız bile estetik hassasiyet taşıyor... Ben kendi türümden memnunum yanlış anlama ha… bir daha dünyaya gelsem yine erkek olarak gelmek isterim. Benim eleştirim şu: Kadınlar diyor ki biz dünyanın en güzel renkleriyiz..alın bizi o büyük göğsünüze saklayın bir kartal gibi açın erkek kanatlarınızı sahiplenin bizi bu dünyada bizden başka yok her tadı veriyoruz size karşılığında istediğimiz şefkat sadece şefkat.. Bizim memleketimizde ise kadına domuz gibi çullanıyor bizim türümüz.. kıymeti hiç oldu asla kimseye çullanmadım domuz gibi Allah'a şükür… ben kartal gibi kanatlarının altına almayı seçtim…olay bu..

8 Kasım 2014 Cumartesi

Çit

Çitin etrafından dolaşmayı düşünürken aniden bülbüller düştü aklıma. Sağıma, soluma, solumdan ardıma baktım. Kapkara, daima ıslak bir toprak şu ayak bastığım. Meyve ağaçlarıyla aramda dikenli kuru bir çit kaldı.

Meyve ağaçlarına geçemiyorum, çitten geçemiyorum. Yokuş aşağı devam ediyor çit, bir geçit arayarak, yerdeki kuru yaprakları, dalları kara, kapkara, çürümüş, ağır kokan, verimli ve solucanlı toprağa göme göme yürüyorum. Ayaklarım çıplaktır. Çitin kenarından çalılara çarpmamak için çabuk çabuk çitte bir açıklık arıyorum.

Meyve ağaçlarının görünüşüne baktım, yapraklarına. “Meyveler daha olmamış.” dedim kendime. Utanıp yere düşmüştü bazıları. Arada çit yoktu, gördüm. Meyveler olmamış henüz; düşmüşler, çürümüşler, kurtlanmışlar. Kuşlar tarafından yenilmiş, çekirdekleri ta ötelere götürülmüş, benim hiç merak etmeden bilmediğim yerlere. Yazık, yavru kuşun anası da yerlere düşmüş, göz çukurları boş. Belki köpeğin dişleri ve gevşek çenesi arasından ufacık başı sarkmış sallanmıştır önce, yere sonra düşmüştür. Köpeği kovalayıp şimdi kuşu öpüyorum aklımda. Onu apartmanın arkasındaki yarı bataklık, killi, rutubet kokan, yapış yapış, yosunlu bir toprağa gömeceğim. Onu; gömdükten üç gece sonra çıkardığım o civcivin yerine gömeceğim. Hani o civciv? Götü bokuyla tıkanmıştı da ölmüştü. O civciv.

Meyve ağaçlarını birine benzettim. Patlıcan gibi bir erik veriyordu. Bu erik ağacının bulunduğu bahçe bir zamanlar toprakmış, sonra babam kocaman bir demir kapı yaptırınca toprağın üzerine beton dökmüş. Toprak, betonun altında kalmış. Bu ağaç meğer betondan fışkırırmış. Çimentonun içine kuşlar çekirdekler bırakmış da yıllar sonra orada bir erik ağacı doğmuş.

“Çitin ötesine geçmeyi çok istiyorum. Hipodromdan önce, dizlerimi kırıp ayaklarımı kaldıra kaldıra üzerinden atladığım, birbirine çarpınca korkunç şarkılar söyleyen makas telleri vardı tren yolu üzerinde. Babam o tren yollarını kendisi döşemişti. Belki de bu yüzden.”

            Meyve ağaçlarının çürüdüğünü gördüm
            Köpekler havlıyordu
            Rüzgar bitkilerden ürkmüş de
            Kaçıp pencereme geliyordu

Bir keresinde, dağdaki dut ağacında kimi şeyler vardı. Saçma sapan bir çocukluk meyve vermişti. Yağmur yağdığını da hatırlıyorum, akan suların önünde çamurdan setlerle havuzlar kurduğumu da. Dut yapraklarıyla, dallarıyla ipek bir perdeydi. Sonra bir keresinde de galiba domateslere çarpmıştım.
Uzun saçlı olduğu sanılan bir kız anlatılırdı mahallede. Erik, yeşil erik. Gözleri erik yeşili kız, öyle garip! Bu kız beni severdi ve inan ki ağabeylerinden habersiz, sırf beni görmek için çıkardı sokağa. Güneşin altında beyaz elbiseler giyip düz yolda yürürken düşer dizlerini kanatırdı. Ben de o zamanlar çocuğum tabii, onu görünce hemen bisiklete binerdim, bisikletten düşerdim. Komşu çocuğunun bisikletinden düşerdim.
Meyve ağaçlarını tanımasam bana mimikleriyle oyun oynamazlardı. Yani şeftaliler armut taklidi yapmazdı. Yine ulu bir dut gölgesine kurulu bir hamakta, teyze çocuklarına el hareketleri çekiyordum. Onlar benden büyüktüler ama kafaları almıyordu. Şikayet etmeyi ve ispiyonlamayı gururla seviyorlardı. Gururla beni anneme şikayet ediyorlardı. Kafaları kimi şeyleri almıyordu. Büyüyüp adam olmanın bu kişiler için sarmaşık bir anlamı bulunuyordu. Bunları aklım almıyordu.

Çitin etrafında tam bir tur döndükten sonra ayak izlerimi tanıyıp sevindim. Kendimi kucakladım. Çok eski bir şehirde bir arkadaşımın arkasından omzuna dokundum. Bir ırmağın kenarındaki söğütleri hatırladım. O ırmağın nasıl doğduğunu gördüm, sevindim.