Başını camdan uzatmış, sigarasının dumanını sis çökmüş geceye doğru üflüyordu. Kadırga Öğrenci Yurdu, Kredi Yurtlar Kurumu kararıyla geçici bir süreliğine karma hale getirildiğinden beri, akşam saatlerinde yurda giren çıkan üniversiteli kızları izleyip, babasından gizli sigara içmeye başlamıştı. Bu hadise gerçekleşmeseydi eğer evde zinhar sigara içemezdi ya üniversiteli kızlara "Ben de öyle ufak biri değilim, evde sigara içecek yetkinliğe sahibim" mesajı iletmesi gerektiğini hissediyordu. İlk zamanlar yani Eylül - Ekim aylarında onlarca kızın arasından hangisine aşık olması gerektiğine bir türlü karar verememişti. Kendi kafasında yaptığı uzun değerlendirmeler sonucunda bir rastlantı sonucu adının Yasemin olduğunu öğrendiği, siyah saçlı, beyaz tenli-öylesine bir beyaz teni ancak birkaç yüz metre ileride Laleli'nin ucuz otellerinde paralı adamlarla iş gören Rus yada Makedon - en nihayetinde Slav- kadınlarda görmüştü, her biri birer greyfurt büyüklüğünde memeli, solgun ince dudaklı - ah o dudakları dudaklarıyla emdiği fikri hiç aklından çıkmıyordu- ve yosun yeşili gözlü kıza aşık olmaya karar verdi. Sigarasından son nefesini çekip, dumanı sisle buluştururken Yasemin'in bugün yurda uğramayacağını anladı, saat epey geç olmuştu. Sigarasını pencere pervazında söndürüp izmariti bir fiske hareketi ile sokağa yolladı. Yasemin'i görmeden geçen bir gecenin kederiyle odasına girdi, kapısını kilitleyip abisiyle ortak kullandığı bilgisayarını açtı. Abisi nasıl olsa Kadırga'nın sağında solunda esrar çekip gecenin köründe eve damlayacağı için kilitli kapının ardında rahatlıkla şehvetini dindirebilirdi. Bilgisayar ekranında iki kaslı erkeğin arasında inleyen beyaz tenli kadını önce Yasemin'e benzetip sonra bundan hicap duydu ancak şehveti bir süreliğine de olsa dinmeliydi.
Cumartesi ve Pazar günlerini hiç sevmezdi, okula gitmek zorunda olduğu günleri de hiç sevmezdi ancak Cumartesi ve Pazar günlerine ayrı bir hınç duyuyordu çünkü haftasonu geldiği zaman babasının iğrenç ev yemekleri yapan tabldot dükkanına gitmek, orada akşam 6'ya kadar kalmak zorundaydı. Babasının yemeklerde kullandığı donmuş yağlardan, kızartma kokusundan, her nasıl beceriyorsa üç çeşitini 5 liraya sattığı yemeklerden ama en çok da babasının bizzat kendisinden tiksiniyordu. Çalışmaktan daha çok nefret ettiği şey ise babası ile birlikte her akşam, akşam namazını kılmaya camiiye gitmek zorunda kalmaktı. Henüz inancı ile ilgili herhangi bir sorgulamaya girişmemişti ama babasının bu kadar yürekten inandığı Allah'a inanmak içinden gelmiyordu.
Benzer bir şekilde berber çırağı abisinden, her gün kilolarca saç şekillendirici sprey ve jöle kullanarak özenle yukarıya doğru diken diken yaptığı saçlarından, her gün sahilde, parkta yada Kadırga'nın bir köşe başında birlikte esrar çektiği arkadaşlarından tiksiniyordu. Babasının yanında çalışmaya ancak abisini yada babasını öldürme fantezileri kurarak yahut bir gün bu tiksindiği Kadırga'dan çekip gitme hayalleri kurarak katlanabiliyordu. Öyle bir haldeydi ki mahallesinden, İstanbul'dan, arkadaşlarından ve okulundan hemen hemen her şeyden tiksinir durumdaydı. Hatta kendi adından bile tiksiniyordu, kendi kendine "Eser...koyacağın ismi sikeyim...Eser!" diyerek hayıflanıyordu. Sanki babasının bir eseri olduğu ismi her söylendiğinde yüzüne vuruluyordu, hoş mahallede herkes onu "Ersin'in kardeşi" olarak bilirdi, gerçek ismini bilmezlerdi. "Ersin'in kardeşi" olma durumu da kendini daha bir kötü hissetmesine sebep oluyordu.
Yine böyle bir Cumartesi akşamı, dükkanı kapatmış babasıyla birlikte camiiye gelmişlerdi. Babasının hemen arkasında durmuş, namaz kılıyordu. Her seferinde babasının egzamadan kıpkırmızı olmuş, yaralı ensesine bakmaktan artık tiksinmiş, namaz bir an önce bitsin diye dua ediyordu. Ulvi olması gereken, kendini kaptırıp çevresini farketmemesi gereken ibadeti, sürekli babasının ensesini düşünerek öğürme isteği duyarak geçiyordu. Namaz bitiminde camiinin önünde okuldan arkadaşları Furkan ve Ahmet, babasını ikna edip Eser adına izin aldı. Üçü birlikte ikişer tane tombul şişe Efes alıp sahile gittiler. Ağaçların altında karanlık bür yere oturup bira ve beyaz leblebiden mamul çilingir sofralarını kurup, demlenmeye başladılar. Sınıftaki kızlardan, derslerinden konuşup duruyorlardı. Eser, bu muhabbetlerden hiç hazzetmiyordu,zaten sınıftaki kızlar değil, siyah saçlı beyaz tenli, daha önce gördüğü hiçbir kıza benzemeyen, hayalinde dudaklarının tadını çilekli dondurmaya benzettiği Yasemin dikkatini çekiyordu. Hatta Yasemin'i düşünmek sadece okulundaki kızları değil, derslerini ve okulun ta kendisini, hayatının ne kadar berbat olduğunu, babasını ve Allah'ı da unutturuyordu.
Eser ve arkadaşları ikinci biralarını da açtıkları sırada, altında oturdukları ağacın üç dört ağaç ilerisine Eser'in abisi Ersin ve arkadaşları geldi. Eser'in bir anda tadı kaçtı.
- Furkan, bir sigara versene!
- Oğlum manyak mısın abin geldi!
- Ya ver lan işte, sikerim Ersin'i. O kim köpek ki bana karışacak.
Furkan'dan aldığı sigarayı yaktı, dumanını abisi ve arkadaşlarının oturduğu yere doğru üfledi, ikinci bira hafiften çakırkeyif olmasını sağlamıştı. Ne var ki Ersin de arkadaşları da Eser ve arkadaşlarının mütevazı sofralarını farketmemişti çünkü harıl harıl bir üçlü cigaralık sarmaya dalmışlardı. Eser abisine bir kez daha küfredip kafasını çevirdi. Furkan ve Ahmet ikinci biralarını bitirip kalktılar, Eser ise "Siz gidin ben abimlerle takılırım biraz" deyip abisinin yanına doğru gitti.
- Ooo Eser'in kardeşi de gelmiş, esrar mı içecen lan dümbük.
Deyip sırıttı kasabın oğlu. Eser, daha bu çocuğun adını bile bilmiyordu. Nasıl ki o, onların nezdinde "Eser'in kardeşi" ise onlar da Eser'in nezdinde "Ersin'in çakal arkadaşları"ydı. Bir isimleri yoktu, karanlık köşelerde Ersin'in etrafında kümelenip esrar çeken yirmi yaş üzeri gençlerdi sadece. Köşebaşlarında çekirdek çitleyip kızlara laf atarlardı, eşek gibi çalışıp kazandıkları parayı Laleli'de Slav kadınlarla yatmak için kullanırlardı. Kimse onlardan hazzetmezdi ancak kimse onlara ses etmezdi, cesaret edemezlerdi.
Ersin, kıpkırmızı gözlerle, arkadaşlarıyla oluşturdukları çemberin başında ayakta duran Eser'e baktı.
- Hadi abicim, sen artık eve git geç oldu.
- Senle beraber giderim abi.
- Oğlum git hadi şimdi senle uğraşamam.
- Abi tamam yav şurada oturucam sessiz sessiz, telefonunu ver oyun oynar otururum.
Ersin, çıkarıp telefonunu sessiz olması kaydıyla Eser'e verdi. Eser, telefona kafasını gömüp, kuşları bir mancınık yardımıyla domuzlara fırlatırken, Ersin ve arkadaşları da sürekli bir şeyler anlatıp gülüyorlardı. Eser, telefonda oynadığı oyuna dalmışken, ERsin ve arkadaşlarının grubunda bir hareketlenme meydana geldi. Küfürler ve kahkahalar şiddetini arttırmıştı. Eser, kafasını kaldırıp az ilerde sigara içip ağlayarak sinirli sinirli telefonla konuşan Yasemin'i fark etti. Ersin ve çakal arkadaşlarını hareketlendiren Yasemin olmalıydı. Sarı sokak lambası ışığında beyaz teni ne güzel görünüyordu, kafasında bir bere vardı, bir bere bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi, tek parça bir elbise ve onun üstüne deri bir ceket giymişti ve ince siyah çorabı bacaklarının muhteşemliğini sergiliyordu. Ersin önce kurt gibi uludu, sonra ayağa kalkıp Yasemin'e doğru bağırdı.
- Lan bu üniversiteli kızları kim sikiyor amına koyim! Yavrum şuraya gel de gecemiz şenlensin!
Yasemin, ağlayarak öğrenci yurduna doğru koşmaya başladığı sırada, Eser oturduğu yerden fırlayıp abisinin yakasına yapıştı.
- Sahipsiz kızlara laf atmak mı lan sizin delikanlılığınız! Orospu çocuğu!
- Sana ne oluyo lan namus bekçisi mi oldun?
Bu kısa diyalogdan sonra Eser, abisinin burnuna bir kafa attı. Ersin'in arkadaşları da bir anda ayağa fırlayıp iki kardeşin arasına girdi. Eser, abisinin telefonunu fırlatıp, belki Yasemin'i yakalarım diye aynı yöne doğru koşmaya başladı. Abisinin arkasından ettiği küfürleri duymuyordu. Hiçbir şeyi duymuyordu. Her şey ne kadar bulanıktı. Yasemin hiçbir yerde yoktu. Bir mucize bekliyordu, bir yerlerde ağlayan Yasemin'i görüp teselli etmek, Yasemin'i yanına alıp buralardan gitmek istiyordu ama nafile. Yasemin çoktan öğrenci yurduna gitmişti. Eser ise bu koşturmacanın yorgunluğuyla kendini kaldırıma bırakıp bir sigara yaktı.
Eve girdiğinde annesinin de babasının da hala uyanık olduğunu fark etti. Bu hiç de iyiye bir işaret değildi. Ebeveynleri asla gecenin bu saatine kadar ayakta kalmazdı. Hızla, babasına görünmeden odaya geçmek niyetindeydi ancak babasının ona gelmesini emreden davudi sesi bir anda bütün evde yankılandı. Eser, titreyerek salona girdi. Babası oturduğu koltuktan kalkıp hiçbir şey demeden bir tokat attı. Sonra bir tokat daha...sneden sonra tokatlar hızlandıaraya tekmeler ve yumruklar girdi, Eser yere düştü babasının tekmeleri devam etti. Annesi hiç sesini çıkarmadan olan biteni izliyordu. Arada bir babasının "Şuna bak leş gibi içki kokuyor." "Ersin bitti bu başladı." "İkisi de ayrı soytarı." gibi laflar ettiğini duruyordu. En sonunda Eser mosmor kesildiğinde annesi araya girip, babasını durdurdu. Her tarafı sızlıyordu, ağlamaktan gözleri mosmor olmuştu. İçinden sadece kusmak geliyordu. Neyse ki ertesi gün Ersin, Eser'den yediği kafanın hesabını sormadı zira Eser, gece yediği dayaktan sonra hala kendine gelememişti.
O günden sonra, işe gitmeyi de namaza gitmeyi de bıraktı, sadece okula devam ediyor, okuldan sonra direkt eve gidiyordu. Odasından neredeyse hiç çıkmıyor, penceresinden öğrenci yurdunun kapısını gözetleyip Yasemin'i görmeyi umut ediyordu. Yasemin'i o geceden sonra hiç görmemişti, belki öğrenci yurdunu belki de şehri terk edip gitmişti. Eser, günlerce bir mucize bekledi, filmlerde bile yaşanmayacak bir mucize... Hayalinde; Yasemin, çıkıp gelecek onu bu cehennem azabından kurtaracaktı, serin bir rüzgar gibi gelecekti ve belki de bir trene atlayıp Kadırga'dan gideceklerdi. Hiçbir mucize gerçekleşmedi, Yasemin bir daha hiç gelmedi.