29 Aralık 2014 Pazartesi

YALIN AYAK YALNIZLIK

Güneş batmaya yakın, hafif rüzgâr esiyor, savaş bitmiş, bir adam, bir kadın ve bir çocuk kalmış geriye. Bir şehirde, bir sokakta yaşıyorlar. Sokak, kaya parçası ve çamurdan yapılma bir yol, sağlı sollu kerpiç evlerden ibaret.
Savaş, ne sebeple başladığı bilinmeyen ama durması için hiçbir sebebin kalmadığı, birçok insanın çıldırdığı, intiharlar, toplu intiharlar, katliamlar, toplu katliamlar ile doluymuş. Devletler topladıkları vergilerle ne kadar silah, ne çeşit silah üretebilmiş ise üretmiş. İnsanlar bir fikirden yoksun, barış hayalinden dahi habersiz hale gelmiş. Tam 40 yıl boyunca, kan kusmuşlar, nefret dökmüşler.
Adam, dudağına asmış sigarasını bekliyor sokağın köşesinde. Kumral renkli olan saçı ve sakalı uzamış, kirli bir durumda. Beyaz, geniş, ipek bir elbise var üzerinde. Sırtında silah asılı, elinde bir pala, 1.80 boyunda, 90 kilo, geniş omuzlu. Ortadoğulu, belli. Arap, Kürt, Acem, Ermeni, Yahudi belki de. Yıllar var omuzlarında, eskimiş yüzü, gözleri anlam üretmiyor, anladığını dahi belli edemiyor. Yürürken, büyüdüğü savaşın tüm korkutuculuğu ile yürüyor. Yüzü daima asık. Korktuğu kadar, korkutuyor.  Sıcak memleketlerde, soğuk zamanlar ve kıtlık görmüş.  Savaş çıktığında henüz 6 yaşındaymış. Şimdi 46 yaşında.
Kadın, evin önünde oturmuş, dolu dolu kahkaha atıyor. Hiç kimse böyle gülmemiştir. Hiç kimse böyle ciğerden kahkaha atmamıştır. Siyah saçları, bembeyaz yüzü var. Gözleri kocaman. Kimsenin kıyamayacağı kadar güzel. Tanrı, bir son düşlediğinde ilk, bu kadını yaratmış. En sona, en güzel olanı saklamak için. O kadar güzel ki, tanrı hiçbir kadına vermediği ve biriktirdiği tüm kutsiyeti damla damla bu kadının bedenine işlemiş. Göğüsleri kudurmuş bir volkanın, sabırla dizginlenmiş hali. Beli, denizlerin nereye gideceğini belirten bir yol, incecik. Kalçaları, nesil üzerine nesil yetiştirmeye amade, doğurganlığın tüm cezbesinin mücessem hali. Ve sesi, 40 yıllık savaşa rağmen ve geriye koca bir talan, sonsuz bir harabe varken hala yaşamaya bahane.
Çocuk, çırıl çıplak koşuyor sokakta. Ebedi bir yalnızlığa meyilli ruhu ama farkında değil.
Şimdi adam, sigarasından son bir nefes daha çekti ve attı izmariti. Yavaşça eve, kadın ve çocuğun olduğu yere doğru yöneldi. Adımları biraz hızlı, biraz meçhule gider gibi. Ne olacağını bilemiyor, kadın hala gülüyor, çocuk hala koşuyor.  Bir anda durdu adam, kadında durdu, çocukta durdu.
Adam uzun uzun baktıktan sonra kadına ve çocuğa, derin bir nefes çekti. “Kadın, düşündüm ve yeniden var etmenin anlamı yok, yeniden yeryüzünü talan edip, kendi kendini acıtan, inciten, parçalayan nesilleri var etmenin anlamı yok, sizi öldüreceğim, bu oyun bitecek” dedi, daha sonra yavaşça silahını doğrultup, ikisini de vurdu. Sonra göğe bakarak “yalnız kaldım ey bizi yaratan âlemlerin rabbi, bir emrin bir buyruğun var mı? Şu dağı başıma mı geçireceksin, üzerime denizler mi salacaksın?” diye haykırdı. Ses yok, büyük bir acı oturdu kalbine, yerdeki cesetlere baktı. Ağlamak istedi, içinde büyüdüğü toplumun dikte ettiği güdü ile tuttu kendini, sonra kimsenin kalmadığı geldi aklına, sonra ağlamaya başladı. Tekrar göğe baktı, “bizi, bir birimizin etini yerken izlemek ne kadar keyifli olabilir ey tanrım, ben de öleceğim ve yapayalnız kalacaksın” dedi ve elindeki palayı kalbinden içeri soktu. Öldü.

Şimdi yapayalnız kaldım.

27 Aralık 2014 Cumartesi

Non Serviam: İlahi Bir Ses Tüm Yaratılmışlar Arasında Şarkı Söylüyor/ İlk Mektup

İki tane keklik, gökyüzünün o uçsuz bucaksız mavisinde huzur dansının en kıvrak hareketlerini yapıyordu. Sapsarı bir başak tarlasının içindeydim. Başaklar dolu dolu, yüzleri yere dönük. rüzgar başakları gıdıklıyordu sanki. Kıkır kıkır gülüyordu başaklar. Pamuk deryası bulutların arasından gün ışığı sızıyordu. Sanki ilahi bir merdiven gibi, tanrı yeryüzüne inecekmiş gibi. Bir kelebek geçiyor burnumun önünden, hala üzerinde konduğu menekşenin kokusu..

 Burası neresiydi? İlkokul kitaplarımdan bir resmin içindeydim sanki. Ve sonra sen, üzerinde beyaz, uğur böcekli bir elbise. Simsiyah saçların rüzgarın ellerinde, bir şiir gibi savruluyor. O ince belin dünyanın sonu. Tanrı'nın seni yoğurduğu ilk günkü gibisin, izleri var o ellerin biliyorum.

 Ne demeliydi ki şimdi sana? Sana mavi'nin yalanlarından mı bahsetmeliydi? Yoksa sabahları bölüşmenin yeminini mi vermeliydi? doğru yanlış yok! Artık dünya devrildi. Bir ışığın içinde yaşıyoruz, sen ve ben. Artık el ele tutuşabiliriz. Kim ne diyebilirdi ki?

 Yavaş yavaş yaklaşıyorum sana, başakların alkışları arasında. " İlahi bir ses, tüm yaratılmışlar arasında şarkı söylüyor" seni izliyorum. Benim en masum vatanım. Arkanı dönüp yürümeye başlıyorsun. ara ara dönüp gülümsüyorsun. Ne varsa bende peşinden git diyor. Hayır! Artık Tanrı yok. Artık yarınlar yok. Artık ne tanrıya ne de yarınlara bırakacak bir ömrüm var.

 Başakların sonuna geliyoruz. Kerpiçten bir kilise. Elimi tutuyorsun. Beni kiliseye sokuyorsun. Kilise bomboş, İsa'nın huzurunda başını göğsüme yaslıyorsun. Senin sıcaklığın yüreğime fersah fersah yayılıyor. Sanki yüreğim çözülüyor. Ellerin ellerimde, gururla gülümsüyorum İsa'ya. Sen diyorsun ki"İşte, şu anda, hepsi bu yüzden geldi. İlahi bir ses tüm yaratılmışlar arasında şarkı söylüyor. Aynı anda duyduk bu şarkıyı, bu yüzden buradayız. Bu yüzden ellerin ellerimde"

bir taşralının pek de o kadar hüzünlü olmayan öyküsü

iliklerime kadar betonarme bir insanım ben. kapalı yerlerde yaşamayı severim genellikle. iki metrekare benim için yeterli bir yaşam alanı olabilir mesela. bir kuş yuvası. yatağın altı. zarif bir kadın çantası. oksijen alabilmem için yeterlidir buralar. mekan kavramından yoksun herifin tekiyimdir. prag’da da, new york’ta da, moğolistan’da da, etiyopya’da da aynı duygularla yaşarım. ses etmem. gökyüzünde bulunan milyonlarca galaksinin arasında yörüngesini bulamamış ve sönmeye yüz tutmuş yıldızlar gibiyimdir. şikayet etmem bu durumumdan. iki yüz elli bin nüfuslu bir şehirde sıkılmamayı da buna borçluyumdur zaten.


geçen gün şiddetli bir baş ağrısıyla uyandım. kafamı soğuk suya tuttum. ağrı kesici aldım. balkona çıktım. balkondaki havayı yetersiz bulup dışarıya çıktım. biraz yürüyeyim, iyi gelir diye düşündüm. bomboştu sokaklar. çöplerin arasında yiyişen kediler ve bir iki adam dışında kimse yoktu denebilir. aklıma birden istanbul’da geçirdiğim birkaç gün geldi. gecenin bir yarısı sokakta kaldığım günler. gururumu zırh yapıp giymiştim, sevgilimin evine gitmeyi reddetmiştim. bana terso geliyordu işler o vakit, bilmiyorum yani. yanında kaldığım arkadaşım da gece çalışıyordu. evin anahtarını almayı unutmuştum ve arkadaşın yanına giden yol bana çok uzun gelmişti. canım eve gitmek istemiyordu açıkçası. yabancı bir şehirdeyseniz her yer birbirine benziyor bence. yani yolları bilmediğinizden falan değil. birbirine benziyor işte evler. kapıları, zilleri, içerisindeki insanları ile, her şeyiyle kısacası. istiklal’deydim ve sigaram bitmek üzereydi. elimi cebime attığımda 6-7 lira civarında bi para gördüm. sırıttım kendi kendime. yürümeye devam ettim. insan sürülerine bakıyordum ve sırıtmaya devam ediyordum. muhtemelen çok keyifli olduğumu, günümün güzel geçtiğini falan düşünmüşlerdir. oysa bok gibi geçen iki günün öncesinde cebimde dört yüz lira civarında para vardı. minicik aklımla boyumdan büyük işlere kalkışmıştım. yürümeye devam ettim. evler gibi, insanlar da birbirlerine benziyorlardı. en az ikili gruplar halinde yürüyordu insanlar. altıncı veya yedinci turumu atmıştım tünelden meydana doğru. bazı gruplar benimle beraber turluyorlardı sanırım, çünkü her birini üç dört kez gördüğümü hatırlıyorum. ben bir yüzü gördüğüm zaman kolay kolay unutmam. adınızı falan unutabilirim yalnız. sizinle tanıştıktan sonra iki hafta sonra adınızı unutabilirim mesela. ama yüzünüzde, saçınızda bir değişiklik varsa bunu fark edebilirim hemen. sizi nerede gördüğümü söyleyebilirim. 


gece ilerledikçe kızlar yanlarındaki erkeklere daha sıkı sarılıyorlardı. insanlar yalnız yürümekten korkuyor gibiydiler. yalnızlık ölüm demekti onlar için. hayatlarını gülerek, eğlenerek, içerek, barların tuvaletlerine kusarak geçiriyorlardı. dilencilere ve orospulara acıyorlardır hatta. onların haklarını herkesten çok savunduklarını düşünüyorlardır eminim. ama yalnızlığı tabu gibi, küfür gibi görüyorlardı neticede. sekizinci veya dokuzuncu turu bindiriyordum bu mini gruplara. neler konuştuklarını merak ediyordum. gündüzleri çalışıyorlar mıydı? veya hayatları arkadaş çevresi organizasyonlara mı endeksliydi? iş yerinde patrona zoraki gülen, arkasından “orospu çocuğunun önde gidenisin” bakışıyla mı bakıyorlardı acaba? sokak sigara dumanından geçilmiyordu. sigaram bitse bile burada turlayarak dumanlardan istifade edebilirim diye düşündüm. berbat bir mizah anlayışım vardı. yine sık sık yaptığım gibi gülümsedim ve yürümeye devam ettim. uzaklardan bir yerlerden vapurun sesini duydum. cehennem gibi bir yere düşmüştüm anlaşılan. yanlışlıkla koymuşlardı beni buraya. biri gelip beni alsın diye bekliyordum. insan gruplarına gidip nerede olduğumu sormak istiyordum. kimdi ulan bu şehrin tanrısı?

 

bir başına bırakmıştı tanrılar bu şehri. isteksiz çocuğun sikişi gibi. bir anlık hevesle yapılan, sonra da bir kenara bırakılan, birbirine benzemeye yüz tutan her şey gibi. evler birbirine benzedikçe şehirler de birbirine benziyordu. toprağın altı burada da karanlıktı. yüksek volümlü müzikler çalan barların ve mekanların önünden yürüyordum. belli ki içeride insanları sikiyorlardı. bunu bastırmak için de yüksek sesle müzik çalıyorlardı. iki sigaram kalmıştı. birini kulağımın arkasına taktım. diğerini ağzıma götürüp yaktım. gece uzun olacağa benziyordu. insanlar bana ve kulağımdaki sigaraya bakıp gülüyordu. arada yaparım böyle çocukça şeyler. zaten bir türlü büyüyemedim sanırım. on dokuz yaşıma kadar henüz küçük olduğumu düşünürdüm. bir sabah uyandım ve “ulan ben büyüdüm galiba” dedim. ondan sonra büyümekten vazgeçtim.
saat on bire geliyordu. arkadaşın çalıştığı barda replikas grubu çıkacaktı. voltayı oraya doğru aldım. en azından biraz müzik dinlerim hem de sigara otlanırım diye düşündüm. içeri girdiğimde konser henüz başlamamıştı. barda oturacak yer yoktu. geçim sıkıntısı yaşayan insanlar bunlar mı dedim kendi kendime. sabah olunca hayat şartlarının zorluğundan dem vuranlar yine bu insanlardı. cüzdanınızın boşalıp mesanenizin dolduğu barlardan biriydi burası. bir bardak biraya on lira vererek sosyalleştiğinizi düşündüğünüz yerlerden işte. bilirsiniz oraları. yanınızda bir kadın yoksa giremeyeceğiniz yerler. buraya girip para saçan insanlar da, ertesi sabah alanlarda, meydanlarda, sosyal medyada falan kadın erkek eşitliğinden falan bahseden tiplerdir eminim. bir masaya doğru yeltendim. oturabilir miyim diye sordum, herif iskoçmuş. muhabbet etmeye başladım. normalde ingilizce falan konuşamam ben öyle. yani bilmediğimden değil, konuşamam. utanmam, sıkılırım biraz. rahatsız hissederim. biraz konuştum herifle. burada kolejin birinde ingilizce öğretmenliği yapıyormuş. kız arkadaşı replikas fanıymış, onunla beraber dinlemeye gelmiş. futboldan falan bahsediyorken kız geldi ve her şeyin içine sıçtı. kadınlar hep böyledirler. güzel ortamların içine sıçmakta üstlerine yoktur. birden gelirler ve her şeyi bozarlar. sonra da toparlama işini size bırakırlar. kalkmak zorunda hissettim. masanın yancısı kıvamındaydım resmen. kız da herif de otur dediler ama ben oldukça rahatsızdım. sürekli elimi saçıma götürüyordum. biramı da alıp eyvallah ettim ve kalktım. tam karşılarında, barın ufak deposuna çıkan bi merdiven vardı. orospu çocuğu gibi karşılarına dikildim ve merdivene oturdum. sanki koskoca bardaki tek yeri de onlar elimden almış gibi davrandım kısacası. kıza ve herife bakıp duruyordum. sallamadıklarını görünce biraz telefonla oynarmış gibi yaptım, sonra da kalktım oradan.


replikas sahne alana kadar aşağıda bekledim. bir iki şarkı dinledikten sonra çıkmaya karar verdim. arkadaştan anahtarı ve içinde biraz sigara olan paketi aldım, eve gidip uyuyacaktım. iki güne siktir olup gidiyordum zaten. bu kadar kaos yeterliydi. arkadaşım kısa bir yol tarif etmişti ama ben bildiğim uzun yoldan gittim. yön duygum biraz zayıftır. yani öyle kaybolan bir tip değilimdir ama kaybolmanın paniğini tattıktan sonra bulurum yolumu. yokuş aşağı iniyordum. cebimdeki 6 lira langır lungur sallanıyordu. kaldırıma çıkayım derken gerizekalı gibi ayağımı burktum. ayağım üstüne basılacak gibi değildi. döne döne en yakın kahveye girdim. standart bir kahveydi bura. babanızın falan gittiği kahvelerden işte. bir köşede altmışlı yaşlarda bi herif gazete okuyordu. gün geçmiş bitmişti ama adamın zamanı sınırlıydı, her şeyi doyasıya tekrardan yaşamalıydı. ondan okuyordu sanırım. masanın birine oturdum, çay istedim. çayımı içerken genç bir çocuk girdi kahveye. tedirgindi. terlemişti baya. böyle yerlerde bela beni bulurdu. herif geldi yanımdaki masaya oturdu. yaşı en fazla yirmiydi sanırım. çakmak istedi benden. çakmağı verdim, ceketinin kolundaki ipleri yakmaya başladı. “sigaran da var mı abi” diyerek sigara istedi benden. çıkardım verdim bir tane. kulağımın arkasındakini vermek istemedim. onu uyumadan önce içmeyi düşünüyordum. hemen anlatmaya başladı çocuk. bu herifler böyledirler. bir şeylerinizi paylaşırsanız, size paylaşacak tek şey olarak dertlerini sunarlar. ayağım biraz iyi olsun giderim diyordum. çocuğun muhabbeti sarıyordu yani. daha doğrusu monologu. çocuk tek kelime konuşmama izin vermeden boyuna anlatıp duruyordu. babasıyla kavga etmiş. bıçak çekmiş babasına. annesini dövüyormuş orospu çocuğu. küçüklükten beri böyleymiş. “kızkardeşimle annemi evde bıraktım abi iki dakika arayayım telefonun varsa” dedi. ilk geldiğim gün sırtımda çantayı gören orospu çocuğu simitçi bana 20 liraya akbil satmaya kalkınca anlamıştım buranın oksijenini yakan insanlara güven olmayacağını. vermek istemedim. öte yandan çocuğa acıyordum. “versene sen bana numarayı” dedim. çocuğun verdiği numarayı aradım. hoparlörü açtım. ufak bi kız çocuğu çıktı telefona. “kim ooo, kim ooo” deyip duruyordu. bir gürültü patırtıdan sonra bir kadın sesi geldi. “kimsiniz” deyince oğlu konuşmaya başladı. babası evden çıkmış, çocuğa gel falan dedi annesi. çocuk da kalkıp toparlandı. ben de çocukla birlikte kalkayım dedim. eve gider uyurdum. hem saat de geç olmuştu. ayağım deli gibi zonkluyordu. keşke gözümü kapatıp açtığımda kendi evimde olabilseydim. evde mutsuzdum ama o mutsuzluktaki rahatlığı özlüyordum deli gibi.


yaklaşık yirmi senedir insanları dinliyorum. iyi bir dinleyiciyimdir. birilerinin derdi vardır. herkesin derdi vardır. gelip bana anlatırlar. cevap vermesem bile anlatırlar. sanırım bu bir çeşit rahatlama. insanlar kendileri hakkında bir şeyler anlatmayı, kendileriyle ilgili bir şeyler duymayı çok severler. astroloji denen nane de buradan peydah oldu sanırım. kendime mesih yakıştırması yapmamın sebebi de bu zaten. kendi sorunlarımı bile çözemezken başkalarının dertlerini çarmıh yapıp sırtımda taşıyorum. modern isayım diyorum kendime. arada böyle salakça benzetmeler yaparım. odanın tavanındaki şekilleri de insan yüzlerine benzetirim. insan yüzlerini ise başka şeylere benzetiyorum. değişik bir algı biçimi sanırım bu da. her şeye olduğu gibi buna da gülüp geçiyorum. 


tophane’nin o meşhur yokuşunu, burkuk bileğim ve yanımda adını dahi bilmediğim 20li yaşlarda bir çocukla iniyordum. çok garip hissediyordum kendimi. bir yere gittiğinizde aslında orada olmadığınızı hissedersiniz ya, öyle işte. rüya gibi falan değil. sanki başkasının bedeninde kendi duyularınız ve bilincinizle yaşıyor gibi. çok garip yani. elimi gözlerime ağzıma falan götürdüm. iyice ağırlaşmıştım. çocuk anlatmaya devam ediyordu. sürekli onaylarcasına kafamı sallıyordum. daldan dala atlıyordu herif. şimdi de en sağlam esrarı nerede içtiğini falan anlatıyordu. benim o taraklarda bezim yok dedim. şaşırdı biraz. olsa içmez misin falan diyordu. bilmem dedim. çok garip geldi bu durum ona. faydalarını anlatmaya başladı. “tamamen bitkisel bu abi” dedi. yani bir şey bitkiselse sıkıntı yok. çok iyi ya. bitkiselse her türlü gidiyor yani. masanın bacağını suya batırıp yiyelim o zaman diye düşündüm. nasılsa bitkiseldi. insanların organik gıdaya olan yönelimi de buradan geldi heralde. manavlarda falan hep öyleydi. bir elma ne kadar kararmış ve pörsümüş ise o kadar organik, o kadar sağlıklıydı. bir zamanlar burun kıvırdıkları şeyleri ilah yapıyorlardı insanlar. çocuklarına özellikle patatesin en içe göçüğünü falan yediriyorlardı. aklıma çok sağlam bir film senaryosu gelmişti çocuk ot muhabbetini devam ettirirken. ama topal bir ayak ve kulak arkası sigarayla film senaryosu düşünecek durumda değildim. her zaman yaptığım gibi erteledim bunu da. 


yüz elli metre yürüdükten sonra olduğum yerde çakıldım. burkuk ayağım benimle gelmemekte kararlıydı. olduğu yere çivilenmişti. bir yere mi takıldı lan diye düşündüm. fazla umursamıyordum. bedenime yabancılaşmıştım çünkü. istanbul. sürekli akıp giden insan seli. deniz. çöp kokusu. vapur sesleri. her şeyi normalleştiren mahalle sakinleri. değişik erkekler. değişik kadınlar. değişik insanlar. bu duruma her şeyden çok gülen martılar. ben burada değildim zaten. bunu kafamda bitirmiştim. mandanın götünden düşen bok gibi bıraktım kendimi yere. çocuk telaşlandı. harbiden değişikti burası. adını bile bilmediğim bir herif benim için telaşlanıyordu. otur lan dedim ayağım düzelsin kalkarız. o da oturdu. ayağı nasıl burktum onu anlattım. “kırık değildir abi kırık olsa duramazsın acıdan” falan dedi. aklıma direk dayım geldi o böyle söyleyince. “benim kırık iki bilek de” dedi. ortaokul 3’te intihara kalkışmış. ama ölmemecesine. “ölmek için intihar etmedim, sadece atladım” dedi. ilginç bir durum. işler yolunda gitmiyor, sen de hayatını kapatıp açarsan belki düzelir diye düşünüyorsun. telefon, bilgisayar gibi. kapat-aç düzelir. düzelmiyor tabi. ben hiç intiharı düşünmedim. sebebim olmadığından ya da korktuğumdan değil. bilmiyorum, aklıma gelmedi.


zaten rulet gibi oynuyorum şu hayatı da. sınav kağıtlarını okumam gerekirken istanbul’daydım. ilk defa gördüğüm bir kızın peşinden gelmiştim buraya ve ilk defa tanıştığım adamın evinin anahtarını alarak, yine ilk defa tanıştığım başka bir adamla, ilk defa geldiğim bir caddede kaldırımda oturuyordum. çocuk “abi istersen koluna gireyim” falan dedi. vay orospu çocuğuna bak dedim içimden. sanki yarım saat önce babasına bıçak çeken başka, bu adam başkaydı. teklifini geri çevirip doğruldum. yirmi metre yürüdükten sonra çocuğa eyvallah ettim, gidiyorum diye. numarasını falan verdi. ama telefonu yokmuş, en kısa zamanda alacakmış. kesin satıp parasını bitkisel şeylere harcamıştır, eminim bundan. içeri girdiğimde ev karanlıktı ve ıslak gazete kokuyordu. tuvalete gidip işedim. elimi yüzümü yıkarken aynaya baktım. vay canına, ne kadar da çirkindim ulan. saçıma falan biraz su vurdum. bir boka benzemeyince bıraktım. içeri geçip biraz televizyon izledim. belgeselde, bizonlar aslan yavrusunu sakat bırakıyordu. aslan yavrusu henüz iki aylıktı ve yarım tonluk bu mahlukat, aslan yavrusunun omurgalarına tos vurarak hayvanın belden aşağısını sakatlamıştı. sadece kendine tehdit olarak gördüğü için yapmıştı bunu. doğanın adaleti bu işte. aklıma yarım saat önce ayağımı burktuğum geldi. istanbul da beni potansiyel bir tehlike olarak görmüş ve ayağımı sakatlamıştı. kendimi aslan yavrusu gibi mağrur hissettim. dışarı çıkıp o aslan yavrusunun sürüsüne katıldığı gibi kalabalığa karışmak ve vazgeçmediğimi göstermek istiyordum. ayağa kalkıp doğrulduğumda acıyla olduğum yere mıhlandım. aslanlığım da bu kadardı benim. köpek gibi sürünerek yatağımı buldum. kulağımın arkasına taktığım sigarayı yaktıktan sonra günün muhasebesini yaptım. kafam almıyordu hiç. intihar eden herifi falan düşündüm. ölüm düşüncesi geldi aklıma. çocuğun numarasını aceleyle sildim telefonumdan.


iliklerime kadar betonarme bir insanım ben. kapalı yerlerde yaşamayı severim genellikle. iki metrekare mezarda da pek bir sıkıntı çekmem herhalde. istanbul gibi dar olmadıktan sonra sıkıntı yok.




Çölü Geçmek

Yorgun kafasını kaldırıp önünde hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan sonsuz sarı kum denizine şöyle bir baktı, kum tepecikleri arasından ince bacaklarında derman bitene kadar gün boyu doğuya doğru yürümeye devam etti. Yolculuğunun tam dokuzuncu gününe gelmişti, dirayetine şaşırıyordu. "Bereket ki kaç gündür fırtına çıkmıyor." diye düşündü. Bir süre daha yürüyüp olduğu yere çöktü. İçe doğru kıvrılmaya başlayan kuyruğuna bakıp, cesedini kuma gömdüğü üstadı Kongar'ı düşündü. Kongar yaşlıydı, bir at nalının altında ezilerek can vermişti; Norguk atlıların geldiğini görmüş, oluşturdukları toz bulutunu göstererek üstadı Kongar'ı uyarmıştı ama nafile. Yine de Kongar'ın ölümüne üzülmemişti. Norguk'a bu dünyanın sonsuz devingenliğini, bitip tükenmek bilmeyen yaşam ve ölüm döngüsünü Kongar öğretmemiş miydi? Kongar bir gün bir yerlerde bambaşka şekillerde, belki bir akrep, bir engerek yada bir çöl kartalı olarak dünyaya geri gelecekti. Belki de her gün incecik parmaklarıyla ezdiği bu kum tanelerinden birisi olacaktı, bu sırra kim erişebilirdi, Kongar'ın gittiği yeri kim bilebilirdi? Norguk'u şu anda Kongar'ın ölüm yolculuğu değil kendi bitmez yolculuğu ilgilendiriyordu.

 Çöl yaşamı olabildiğince basitti, akrepleri ve diğer böcekleri dilini uzatıp yerdin, engereklerden ve kartallardan kaçardın, olur da uzun süre etini tadabileceğin bir böcek çıkmazsa nadiren gördüğün bitkileri dişlerdin. Norguk, bu yaşamdan sıkılmıştı. Kertenkeleler genelde yalnız yemeyi seven, az sohbet eden yalnız gezen yalnız uyuyan varlıklardı yalnızca ay dolunay şeklini aldığında bir araya gelir üstad Kongar'ın yönettiği ayinlerde kuma ve gökyüzüne dua ederlerdi. Bildikleri tek şey kumdu, o nedenle kuma inanırlardı. Ölen kuma gömülürdü, gelen kumdan gelirdi, yaşamın kaynağı kumdu ve gökyüzü onlara yön bulmalarını sağlayan parlak yıldızları veren bir başka tanrıydı. Kongar, ayinlerde kumun nimetlerini, göğün nimetlerini ve içinde yaşadıkları bu sonsuz döngüyü anlatır dururdu; güneşin güzelliğinden, felaketlerden yani fırtınalardan ve her an onları avlamaya hazır düşmanların varlığının öneminden bahseden şarkılar söylerdi. Sonra içlerinden birisi öldüğünde yine bir araya gelirler, Kongar'ın derinlerden bir yerden gelen ruhani sesiyle söylediği yas şarkıları eşliğinde öleni kuma uğurlarlardı. Kuma bırakılan yumurtaların çatlamasını yani yaşamı da yine bir ayinle kutlarlardı. Bu önemli olaylar olmadığı zamanlarda ise hep yalnız yaşarlardı. Kongar'ın ölümünün akşamında atın, Kongar'ı kuma ittiği yerde bütün çöl kertenkeleleri bir araya geldiler. Hızlı atlılar çoktan batıya doğru gidip gözden kaybolmuştu, gerilerinde sadece uzun süre havada asılı kalan bir toz bulutu bıraktılar. Toz bulutu da ortadan kalkınca Kongar'ı çıkardılar, bir umut bir söz söylemesini beklediler ama boşuna umutlanmışlardı. O akşam Kongar'ı toprağa verdikleri ayinde, Kongar'ın her kelimesini ezbere bilen Norguk, yas şarkılarını okudu. Dünyanın sonsuz döngüsünde en güzel şekilde yeniden dirilmesini diledi ve Kongar'ı gömdüler. Çöl kertenkeleleri, Norguk'un yönettiği ayinden çok memnun kalmışlardı, Norguk'u yeni üstad ilan ettiler, sesi Kongar'dan bile iyiydi ve belli ki Kongar onun kafasını dünyanın sırrıyla doldurmuştu.

 Norguk, yeni görevini kabul etmişti ancak bu görevle ilgili içinde oluşan sancıyı bir türlü yok edemiyordu. "Bu sırra kim erebilir ki..." diye umutsuzca düşünüyordu. Üstelik Kongar da gidince epey yalnızlaşmış, bir sonraki ayin günü gelene kadar - ki ay henüz hilal şeklini almıştı – konuşacak kimsesi kalmamıştı. İç güdüleri ona yemeyi emretmese yemek bile yiyemeyecekti. Neden sonra, Kongar'ın ölümünün üçüncü gününde git gide yaklaşmakta olan bir başka insan kafilesini gördü. Bu grup, Kongar'ın ölümüne sebep olan atlı grubu gibi hızla gelmiyordu. Kimisi atlı, kimisi yalınayaktı ve çok daha büyük bir kafileydi. Kadınlar, çocuklar, erkekler ve hayvan sürüleri vardı. Kafile Norguk'un olduğu yere gelene kadar gün dönmüş, akşam olmuştu. İnsanlar, burada durup kara çadırlarını kurdular. Deve sürüleri ise oldukları yere çöküp uyumaya başladılar. Normalde bu saatlerde gözden kaybolup, kumun altına girip uyuyan Norguk, hareket etmeden bu panayır yerini izlemeye koyuldu. İnsanlar, hayvanlarına yükledikleri yiyecekleri ve odunları çıkarıp çadırlarının orta yerinde bıraktıkları meydanda bir ateş yakıp etrafına kümelendiler. Bütün ömrü boyunca, arada bir Kongar'ı öldüren gibi hızlıca geçip giden atlı insanlardan başka insan görmemiş olan Norguk, hayranlıkla ateşe baktı. Ateşi de ilk defa görüyordu, bu insan soyu, kertenkelelerin ayinlerde hayranlıkla andıkları kutsal güneşi yer yüzüne indirmişti. İnsanlar yemeklerine başlamadan önce içlerinden biri, kafasına farklı bir hayvan başlığı geçirmiş biri -norguk bu hayvanı daha önce hiç görmemişti-, ayağa kalkıp ateşe bir şeyler mırıldanarak bir şeyler attı. Norguk hayran kalmıştı; insan topluluğunun üstadı olduğunu düşündüğü bu insan, ateşin ortasına savurduğu şeylerle dumanı renkten renge sokmuştu. Norguk, bunun bir ayin olduğunu hemen anladı çünkü insanların üstadı Kongar'ın şarkılarına çok benzeyen bir şarkı söylüyordu. Şarkı bitince insanlar yemeklerini yemeye koyuldular, yemekten sonra ise insanların üstadı eline üzerinde teller olan bir tahta parçasını alıp uzunca bir şarkı söylemeye koyuldu. Diğer insanlar huşu içinde onu dinliyorlardı, çocuklar kucaklarında uyuya kalmıştı. Şarkı bitince ateşi söndürüp, çadırlarına çekildiler. İnsanlar tamamen ortadan kaybolunca Norguk, merakla az önce sönen ateşin közlerine doğru gitti, köze temas etti; kumdan daha sıcaktı. İnsanların tanrısının ateş olduğunu düşündü, insanların tanrısına uyku kendisini teslim alana kadar şarkılar söyledi.

 Ertesi gün, diğer tüm insanlardan daha önce uyanan çekik gözlü tombul yanaklı bir çocuk közün yanında duran Norguk'u fark etti, paytak paytak Norguk'a doğru yaklaştı. Ne var ki Norguk, kendisine doğru gelen çocuğu fark etmemişti. Çocuk, tombul parmağını Norguk'un kafasına uzatarak okşamaya başladı. Çocuk temas edince neye uğradığını şaşıran Norguk, çocuğun dokunuşunun yumuşaklığından bunun bir tehlike olamayacağını anladı ve kendini teslim etti. Ruhunda bir şeyler oluyordu, bu çocuğun parmağından onun ensesine ve kafasına doğru geçen bir şey vardı, daha önce bu kumun üzerinde asla tatmadığı bir duygu... Çocuk, incitmeden Norguk'u avcunun içine aldı, Norguk'u çekik gözlerine doğru yaklaştırdı, kendi lisanında bir şeyler söyledi. Sonra kumun üstüne oturup avcunun içerisinde duran Norguk'u sevmeye devam etti. Norguk, bu hülyalı dokunuşlara, ruhunda hissettiği bu garip titreşimlere kendini teslim etmişken, gece ayini yöneten yaşlı insan, çocuğun yanına gelip çöktü. O da çocuk Norguk'u nasıl okşuyorsa aynı şekilde çocuğun başını okşadı. Kendi lisanlarında bir şeyler konuştular. Bu sırada diğer insanlar yavaş yavaş çadırlarından çıkıyorlar, her biri çadırının önünde bir şeyler yiyip, yemekleri bitince çadırlarını geri kaldırıyorlardı. Yaşlı adam, küçük çocuk ve çöl kertenkelesi Norguk dışında herkeste büyük bir yolculuk telaşı vardı. Herkes toparlandığında çocuk, Norguk'u özenle kuma bırakıp annesinin yanına gitti. Yaşlı adam Norguk'u kendi lisanında saygıyla selamlayıp, yolcuların arasına döndü. Kafile yeniden yola çıkıyordu. Norguk, kafilenin arkasından hayranlıkla bakakaldı.

 Kafile tamamen gözden kaybolduğunda Norguk kararını vermişti; insanların eski, kendisinin yeni tanrısı ateşi bulmak için yola koyulacaktı. Kumdan başka bir hayat vardı, kumdan başka bir tanrı vardı ve o tanrı insanlara, ruhları okşayan bir güç armağan ediyordu. O gücün adı neydi? Ya o tanrının adı? Hiçbir şey bilmiyordu, gittiğinde öğrenecekti. Şimdi yolculuğunun dokuzuncu günüydü, bacakları el verdiğince epey bir yol gelmişti, karanlık çökmeye başlamıştı. Bugün kuma girmedi olduğu yerde kafasını kaldırıp, ona yön bulma yeteneğini keşfeden bu muazzam yıldızlara baktı, çocuğu ve yaşlı adamı düşündü, ateşi düşündü, kendi kendine ateşe yazdığı şarkıyı mırıldandı. İnanıyordu, yeni tanrısına kavuşacaktı.
ooo aamet başkan.
naber aamet.nassın?
iyisin iyisin.baksana yüzüne renk gelmiş
yenge iyi bakmış sana.çiçekler bitmiş üstünde
dur şu çalılıkları alayım.hah tamam.
ulan suyun da var ha şanslı hırbo
eee anlatsana biraz
neyse neyse dur biraz ben anlatayım
atandım.
gülme a*cık valla lan
bu hafta atandım
hakkari yüksekova orman muhafaza.
işte girdim sınava
ormana şiir okuyan biri lazımmış
yoksa ne işim olur
daha iyi nasıl muhafaza edilir orman
ben çocuklara okumak isterdim gerçi
ama bu da lazım
ormana da okumalı insan
sen de atandın mı üst kata?
mıncırıyosun demi lan memişleri?
çakal aamet,...çapkın aamet
iyi olur bari orda atansan
harbi lan orda da atanamazsan ne bok yiyeceksin
orda da kıyamazsın ya canına
olmazsa da olmasın 
si*tir et aamet

Non Serviam: Bir Efsanenin Doğuşu

Bu zamana kadar insanların yaşadığı tüm duyguları, en organik biçimde ifade etmeye çalıştım. Çünkü ben bir edebiyatçıyım
 Selâları harmanladım, Atımı gördüğüm her harap şehre sürdüm. Her halkın yağmur duası oldum. İçinizdeki ölmüşleri toplayıp gömdüm. Sazdan saza atladım. Kutlu bir ulak gibi, hiç yılmadım. Ciğerlerim parçalanırcasına güzel ne varsa bağırdım.
 Ne zaman korktuysam, şakağımda yine o namluyu hissettim. Hala çantamda, yazılmaya dair ne varsa yazdığım öyküler var, onlar sahiplerine ulaşmalı dedim. Yeni siz anlattınız, ben yüce ağaçlara karıştım.
 Evet sevgili okuyucu, hayatımın her evresinde önüme çıkan ne kadar kötü varsa savaştım. Başa çıkamadığım sadece içimdeki şefkat duygusu oldu. Yine başa çıkamadım.Yine kendimce namlulu mektuplar yazdım ona, yüreğimdeki ateşin etrafında şeytanlar dans ederken. Kıyamadığım kelimelerden kelimelerden gemi yaptım. bu şefkat fırtınasına kafa tutuyorum. Ara ara kuşkudan ada, ara ara korkudan korsan gemileri görüyorum.
 Hiç savaşmamak da vardı. Boşluğun içinde savrulmak daha makuldü belki de. İnsanla alakalı her şeye yabani gözüyle bakmak. Sevgiye, bölüşmeye.. Toprağın içinde bir kez yuvarlanınca insan, avucunda kurumuş yaprağı un ufak edince dönüşü olmuyor. İşte ben o gün yemin ettim. Gökyüzü yıkıldı. Ben bir yıldıza tutunarak kurtuldum.

 Tarih 1 Aralık 2014. Tam iki sene önce, bir intiharın eşiğinden döndüm. Ne demişti Kül Tigin, " Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu ölmek için türemiştir."

 Hayatımda neyden nefret ediyorsam normal karşılamaya çalışıyorum. Aynen bu gibi, sıradan. Duyguların telaffuzu bu kadar basit olmamalı. Artık nefretten, ölümden, sevinçten o kadar bahsediliyor ki, sanki tüm ilahi tesirini yitirmiş gibi. Bugünü normal bir günmüş gibi geçireceğim. Sürekli gittiğim bara gidip bir şeyler içip günü kapatacağım. Sanki bugün 1 Aralık değilmiş gibi.
 Şehrin belki de en nezih barıydı burası. Kapının karşında bar tezgahı, vitrindeki şişelerin arkasında kısık renkli neonlar,duvar kirişlerinin altında loş sarı ışıklar vardı. Gelen insanlar da birbirlerine hiç ilişmezler, kavga gürültü olmazdı. Bir ellilik bira söyledim. İç cebimden kağıt kalem çıkardım. Adettendir, kağıt kalem olmayan masaya oturmam. Biramdan büyük bir yudum aldım. Birden karşımdaki koltuğa biri oturdu.
 " İnanamıyorum! Sizin en büyük hayranınızım! dergideki bütün yazılarınızı okudum, İlk kitabınız mükemmeldi, benim için imzalar mısınız?"
Ellerimde binlerce kurtçuk derimi içeriden kemiriyordu sanki. Yüreğimdeki orman yanıyordu. Allah'ım bu oydu! Nehir! Gözleri yine ahu ahu bakıyordu. Uzun siyah saçlarının sonundaki kızıllık dudaklarıyla gülümsüyordu. Geçmişe gitmemek için kendimi en ıssız zindanlara kilitliyordum.
 Hangi yüzle gelmişti? İhanetinden sonra hangi sıfatla karşıma çıkabiliyordu? elimdeki bira bardağını suratına geçirmek istiyorum. İçimde güzele dair ne varsa ruhuna üflediğim, ama en hayvani dürtüleri tercih eden bu kadına şimdi ne yapabilirdim? Şakağıma silahı dayadığım anı hatırladım
 " Ben bu dünyaya kimsenin karanlık dürtülerini kutsamak ve onlara hizmet için gelmedim, benim bu çakallarla bir alakam yok."
 Ve vazgeçişim, ölüm köprüşünden geçişim, o ilahi yürüşün gücü bana hayat verdi. " Uğruna ölecek bir mücadele için yaşamaya değmez miydi? Boyun eğmemek için ölümü göze aldıysam beni bu yolda kim durdurabilirdi?" Aklımın içinde zincir sesleri vardı. O zar zor dizginlediğim kızıl canavar zincirlerini koparacaktı. " İstersen baş başa konuşalım" dedi ve ellerimi tuttu. Ruhum azgın bir ırmak gibi içimden akıp gidiyordu. bir ağırlık çöktü ve ateş bastı. Gözlerimi araladım, boynumdan öptü. Kokusunu içime çekmeye bile halim yoktu. " Hadi gel ruhun nereye akıyor takip edelim" dedi. Tanrım çıkmalıydım bu durumdan! Bir daha o karanlık ateşlerin arasına giremezdim. Ellerimi göğüslerine götürdü, çenemi hafifçe tutup başımı kaldırdı. Göz gözeydik. " Nehir! Karanlığın hiç mi namusu yok! Artık yeter bırakın peşimi! O kıpkırmızı dudaklarını yayarak yeniden gülümsedi

 Bağrıma dolan beton gibi rüzgar beni uyandırdı. Arabanın camını açık unutmuştum. Hemen kapattım. Nasıl gelmiştim ben buraya? Etrafıma bakındım, şehir ayaklarımın altındaydı. Bir ormanın içindeydim. Dolunay bu kavi karanlığı seyreltiyordu. Arabadan indim ve bir sigara yaktım. Tüm kaslarım ilmek ilmek olmuştu. Yeni doğmuş bir bebek gibiydim. Aya kilitlendim. Kıpkızıldı, sanki cehennemi bir delikten izliyormuşum gibi.
 " Dünyayı gerçekten seviyor musun İsmail Cem Arslan?" bu Nehir'in sesiydi. İrkildim elimdeki sigara yere düştü. Demek önceden yaşadıklarım bir rüya değildi. Ya da hala bir rüyanın içindeydim.Etrafıma baktım, neredeydi? Bir sürü ağaç, bir sürü ağaç. şehre doğru koşmaya başladım. Birden bir el ceketimin yakasını kavradı ve beni yere çaldı. " İsmail Cem Arslan! Sana Tanrı'nın teklifini getirdim!"

Maddeler Halinde Yazınız #03: Merdüm'e Reklam Kokulu Bir Kızıl Gonca


  • Bazı firmalar ve onların reklam kampanyaları var. Dahili ve harici bedhahlarımmışcasına nefret ediyorum bunlardan. Geçen yazıda yağmurdan konuştuk mesela burada. Adam kendisine "iklimlendirme uzmanı" diyor. Klima üretmiş, iklimlendirme uzmanı olmuş. Böyle bir şirke Yusuf Yakub ne tepki verirdi gerçekten merak ediyorum. İnsanın içi sızlıyor. Haydi ben muhafazakar bir adam değilim. Bir kere protestan kilisesine, üç kere katolik kilisesine, iki ya da üç kere de camiiye gittim. Ama böyle şirk olmaz. Adam resmen Mikail'i, -tövbe haşa Allah'ı yok sayıyor. Benim uzman bildiğim tek kişi Allah'tır ve o da zaten bir kişi değildir. Lütfen saçmalamayın.
  • Geçenlerde bir arkadaşımın çalıştığı dev bir reklam ajansına bir reklam işi gelmiş. Arkadaş ne yapsak ne etsek diye bana sordu. Adamın unvanı çok havalı zaten. Copywriter... Her neyse, hayatımda bir kişiye daha önce bu kadar mantıklı bir fikir verdiğimi hatırlamıyorum. Arkadaş tahmin ediyorum ajans içerisinde orgazm çığlıkları atan bir yeni geline dönüştü. Derhal ertesi günkü toplantıda fikri sunum haline getirip anlatmış. Ajans bu müşteriden kurtulduğu için çok mutlu olmuş ve hatta arkadaşı tebrik etmişler. Sonra fikir müşteriye götürülmüş. Reklam ajansları müşteri fikre revize versin diye fikirlerini sunar. Müşteri tonlarca kez revize verir ve bu işten kazançlı çıkanlar sadece patronlardır. İşleyiş bu şekilde. Müşteri yakın dönemde yaşanan siyasi konuları saçmasapan bir şekilde refere ederek fikri kat'i suretle reddetmiş. Arkadaşın hali hala içler acısı, yılbaşına yetişmesi gereken reklamla ilgili incir kabuğunu dolduracak kadar bile bir fikir yok elinde.
  • Reklamcılığı sever, sayarım ve aynı zamanda da nefret ederim bu yüzden. Aslında reklam denilen mefhuma ilgim ben daha şu kadarcıkken teyzemin patronu olduğu reklam ajansına dayanır. O dönemlerde Cihangir'de oturmak o kadar da marjinal bir şey değildi ve teyzemin ajansı da oradaydı. Acayip acayip video kasetler hatırlıyorum. Bir tanesini defalarca izlemiştim mesela. Otobüslerin üzerine yapılan reklamların ne gibi aşamalarla gerçekleştiğini anlatan muazzam bir çalışma. İki sahne arasındaki zaman geçişini anlamamız için çeşitli geçiş efektleriyle bezenmiş bir belgesel. Postfordist çağın benzersiz ve bol bol bıyıklı adam dolu görsel şöleni. O zamanlar postfordist nedir bilmiyordum ancak duysaydım çok seveceğim bir kelime olacağından eminim. O reklam ajansı bana korkunç havalı geliyordu. Büyüyünce teyzem gibi olacaktım.
  • Teyzem ajansı devretti.
  • Büyüyünce teyzem gibi olmam zaten pek de mümkün değildi. Ben de reklamları firmaları vesaire uzaktan uzaktan takip ederek yaşadım. Uzaktan takip etmemin nedeni her şeyi uzaktan takip etmemdir. Uzaktan takip ederken gözlerim pek iyi seçemediği için de olayların büyük bir kısmını kaçırırım zaten. İzolatif durumlar, belki başka bir yazıda daha çok üzerine konuşuruz bunun.
  • Benim bu izolatif tavrım tabii ki konunun başındaki örneği getirdi aklıma. Hiçbir izolasyon markası tutup da "iklimlendirme uzmanı" olma iddiası taşımıyor ama iklime onlarca zararı olan klimaları üreten firmalar "bu sene kim bu sloganı kullansa acaba" diye birbirleriyle it dalaşı yapıyor. Hepsi delirmiş.
  • Geçen BİM'e gittim, orada da böyle bir şeyle karşılaştım. Kapıya BİMCELL SADECE BURADA yazan bir sticker yapıştırmışlar. Sanki insan bununla övünebilirmiş gibi. Bir ürün piyasaya çıkarıyorsun ve sadece toptan fiyatına perakende satış yapan bir markette bu ürünü satıp bir de üstüne bununla gurur duyuyorsun. Ruh hastalığı tam da burada başlıyor. Türkiye'nin en büyük kaçıncı operatörü olduğun umurunda bile değil sanki ve sen yeganelikle övünüyorsun. Bu yeganelik de övünülecek bir yeganelik değil. İnsanlar ucuz makarna, garnitür ve sim kart almak için BİM'e giriyorlar.
  • Reklam zaten birebir bununla ilişkili. Misal bizim blogun yazarı Merdüm blogun reklamını yapmam için bana yüklü bir meblağ veriyor. Ayrıca Holosko'yu kiraladı bana. Holosko'yu renklerime bağladıktan hemen sonra PAF takıma gönderdim. Beşiktaş hayatnda bu kadar kötü bir transfer yapmamıştır. Konuyu bağlamam gerek. Her neyse, ben bu blogun reklam işlerini yürütürken BİM gibi davranırsam o zaman reklamcılıktan anlıyor olurum herhalde. Blogun hemen üstüne "Forrest Şekerpare sadece burada yazıyor" şeklinde bir sticker yapıştırma fikrine sıcak bakıyorum. Ama emin olun BİMCell'den daha fazla iş yapar.
  • Teyzem ajansı devretti.   

Kayboluş

                                          
       
     Mandalina,nar ve zeytin ağaçlarının arasından çıkıp evin kapısına geldim, üstüm başım çamur içerisindeydi ve annemin beni azarlayacağını bilerek zili çaldım. 9 yaşındaydım ve yaklaşık 3 yıldır hemen her gün bahçede çamura toza toprağa karıştığım için annem beni azarlıyordu. O güne kadar. Kapıyı çaldım, annem kapıyı açtı, sakince beni süzdü ve tek kelime etmeden mutfağa geçti. Muhtemelen yemek yapıyordu, annem sürekli yemek yapıyordu, ben ve babamı hemen her gün doyurmak pek kolay değildi ve sadece bizi doyurmanın bile annemi başlı başına yoran bir şey olduğunu düşündüm. Bu düşüncem yaklaşık 10 saniye sürdü, sonrasında odama geçip yapmam gereken matematik ödevimi yapmayı düşündüm. Düşünüyordum fakat içimde nedenini bilmediğim bir sıkıntı vardı, yaklaşık 3 yıldır hemen her gün beni azarlayan annem  o gün beni neden azarlamamıştı? Belki çok yorgundu, belki de artık bana kızacak hali kalmamıştı. O gün annemi yeterince yorduğumu düşünerek vicdan azabı çektim ve bir daha üstümü kirletmeyeceğime yemin ettim kendi kendime. Bu yemin benim tutamadığım ilk yemin olacaktı.
     2 hafta boyunca her gün eve tertemiz ve düzgün geldim fakat annemin bu durumdan memnun olduğuna dair  hiçbir belirti yoktu, sanki kapının çalınışını duyuyor, kapıyı çalanın ben olduğumu biliyor fakat beni görmüyor gibiydi. Bu durum yaklaşık 2 hafta boyunca devam etti ve her şeyin garipleşmeye başladığını hissediyordum.  Bu durum beni matematik öğretmenim kadar korkutmuyordu belki , fakat çocukluğumun hiçbir döneminde yaşamadığım şeyleri yaşıyordum, normal değildi yaşadıklarım.
     2 haftanın ardından okuldan gelir gelmez bahçeye daldım ve toprağa çamura bata çıka top oynadım kendi kendime, yorulup acıktığımı hissettim ve ilk defa annemin bana kızmasını umut ederek kapıyı çaldım. Kapıyı babam açtı ve gülümseyerek beni karşıladı. Şaşkınlık içerisindeydim çünkü o saatte asla babam evde olmazdı, bir diğer şaşkınlığım da normalde hiç gülümsemeyen babamın bana gülümsemesi olmuştu.  Evde her şeyin yeri değişmişti ; yepyeni bir televizyonumuz, buzdolabımız ve bilgisayarım vardı. Rüyada gibi hissediyordum fakat bütün bu olanlara anlam veremiyordum. Korkarak babamın yanına gittim :
-Annem nerde baba?
-Annen yok Hasan.
-Ne zaman gelecek ?
Babam biraz sinirlenmiş gibiydi:
-Hasan yıllardır sormadığın soruyu neden şimdi soruyorsun, sen hiç anneni görmedin ki !
Afallamıştım, 9 yıldır bana kapıyı açan, beni azarlayan bana yemek yediren, hastalandığımda başımda duran annemi nasıl görmediğimi iddia ederdi babam? Sinirlenerek bağırdım
-Daha dün gördüm ya annemi !
Babam benim adıma korkmuş gibiydi, sanki normal olan ben değilmişim gibi baktı yüzüme, sakince gülümsemeye çalıştı,
-Bak Hasan, bak oğlum, biliyorum annesiz yaşamak zor gelmiş olabilir sana ama annen 6 sene önce öldü. Buna alışamamış olabilirsin ama, onu görmüş olduğunu söylemen beni korkutuyor oğlum... Hadi odana geç de bilgisayar filan oyna , ödevlerini de yapmayı unutma.
Hiçbir anlam veremeden odama geçtim, hayatımda ilk kez bilgisayarım vardı, yepyeni bir yatağım , yepyeni  dolaplarım vardı. İki ay önce kırtasiyede görüp hayran hayran baktığım pahalı çanta da masamda duruyordu. Fakat annem yoktu. Annem nasıl olmazdı? Bütün bunların bir rüya olduğuna inanmak istedim ve inandırdım kendimi. Bir ara uyanacaktım ve her şey normale dönecekti, annem beni eve kirli elbiselerle geldiğim için azarlayacak, zaman zaman kıçıma şişle vuracak, fakat sonra yanağımdan öpüp bana yemek getirecekti. Bütün bunları düşünürken uykuya dalmışım.
      Uyandığımda etrafıma baktım ve odamın eskisi gibi olduğunu görünce her şeyin rüya olduğuna sevinerek derin bir oh çektim.  Normalde yatağımdan dakikalarda çıkmamaya direnen ben o gün hızlıca kalktım,hazırlandım ve  annemin bana hazırlamış olduğunu düşündüğüm yumurtalı kaşarlı tostu yemek için mutfağa koştum. Mutfakta kimse yoktu, evdeki her şey yerli yerindeydi fakat yine de içim huzursuzdu.
-Anne! Anne!
Diye bağırdım. Yatak odasından tanımadığım bir kadın çıktı ve bana gülümseyerek sarıldı
-Günaydın oğlum uyandın mı?
Evet, uyanmıştım fakat, oğlum mu? O benim annem değildi , öyleyse bana niye oğlum diyordu ? Korkuyla bağırdım.
-Sen kimsin! Sen kimsin annem nerde!
Kadın bana şaşkınlıkla baktı,  biraz gülümseyerek kızar gibi yaptı.
-Hasan, sabah sabah böyle şakaların hiç sırası değil, hadi bak servisin geliyor hemen çıkmalısın.
Beni iki yanağımdan öptü  saçlarımı düzeltti ve dışarı yolladı. Okulda her şey çok normal gibiydi, yine teneffüslerde Mehmet ve Kinyas ile futbol oynadık, yine Kinyas yenildiğini kabul etmeyerek oyunu bozmaya çalıştı, yine teneffüs sonunda barışarak sınıflarımıza döndük.
Akşam eve geldiğimde yine o kadınla karşılaştım, iyice deliriyor gibiydim ve hiçbir sorunun cevabını bulamıyordum. Sanki çıkılmaz bir rüyanın içerisindeydim ve birinin beni uyandırma vakti gelmişti. Hemen her şeyin düzeleceğini umarak yatağıma uzandım ve gözlerimi kapadım ve içimden sayıklamaya başladım, uyanınca her şey düzelecek, uyanınca her şey düzelecek, uyanınca her şey düzelecek, uyanınca her ş...
      Ertesi sabah uyandığımda gözümü açmadan önce Allah'a bildiğim bütün sureleri okuyarak dua ettim, fakat gözlerimi açar açmaz dehşete kapıldım. Hiç tanımadığım bir evde, hiç tanımadığım bir odadaydım. Dehşetle ağlamaya bağırmaya başladım. Mantıklı düşünmeliydim, mantıklı düşünmeliydim ve buna bir çözüm bulmalıydım, fakat ağladıkça odadaki her şey  silinmeye başlamıştı. Sanki  her şey bir tabloymuş ve gözyaşlarım boyaları siliyormuş gibiydi. Bir süre sonra dev bir karanlığın içerisindeydim. Sonsuz bir karanlığın içindeydim ve tanrı koca evrende sadece beni yaratmış gibiydi. Korkamadım, uyursam her şeyin geçeceğini düşündüm yeniden, gözlerimi kapattım.
     Gözlerimi açtığımda Kinyasların evindeydim ve Kinyas başımın dibinde duruyordu.
-Kalksana lan armut saat kaç oldu.
diye bağırdı ve bir kahkaha attı. O an Kinyas'ı dinlemiyordum çünkü inanmak istemesem de neler olduğunu anlamıştım. Gülümseyerek sıçradım, Kinyas'ın  bileğini büküp onunla güreşmeye başladım.
     Her şeyi anlamıştım. O günden beri her yeni bir güne girdiğimde başka bir hayatım olmaya, yani her gece yattığımda bir şey beni bambaşka bir hayatın içerisine atmaya başlamıştı. Kim bilir, belki de yarın güne sizin evinizde başlayacağım. Hoşçakalın...


HASAN