27 Aralık 2014 Cumartesi

Non Serviam: Bir Efsanenin Doğuşu

Bu zamana kadar insanların yaşadığı tüm duyguları, en organik biçimde ifade etmeye çalıştım. Çünkü ben bir edebiyatçıyım
 Selâları harmanladım, Atımı gördüğüm her harap şehre sürdüm. Her halkın yağmur duası oldum. İçinizdeki ölmüşleri toplayıp gömdüm. Sazdan saza atladım. Kutlu bir ulak gibi, hiç yılmadım. Ciğerlerim parçalanırcasına güzel ne varsa bağırdım.
 Ne zaman korktuysam, şakağımda yine o namluyu hissettim. Hala çantamda, yazılmaya dair ne varsa yazdığım öyküler var, onlar sahiplerine ulaşmalı dedim. Yeni siz anlattınız, ben yüce ağaçlara karıştım.
 Evet sevgili okuyucu, hayatımın her evresinde önüme çıkan ne kadar kötü varsa savaştım. Başa çıkamadığım sadece içimdeki şefkat duygusu oldu. Yine başa çıkamadım.Yine kendimce namlulu mektuplar yazdım ona, yüreğimdeki ateşin etrafında şeytanlar dans ederken. Kıyamadığım kelimelerden kelimelerden gemi yaptım. bu şefkat fırtınasına kafa tutuyorum. Ara ara kuşkudan ada, ara ara korkudan korsan gemileri görüyorum.
 Hiç savaşmamak da vardı. Boşluğun içinde savrulmak daha makuldü belki de. İnsanla alakalı her şeye yabani gözüyle bakmak. Sevgiye, bölüşmeye.. Toprağın içinde bir kez yuvarlanınca insan, avucunda kurumuş yaprağı un ufak edince dönüşü olmuyor. İşte ben o gün yemin ettim. Gökyüzü yıkıldı. Ben bir yıldıza tutunarak kurtuldum.

 Tarih 1 Aralık 2014. Tam iki sene önce, bir intiharın eşiğinden döndüm. Ne demişti Kül Tigin, " Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu ölmek için türemiştir."

 Hayatımda neyden nefret ediyorsam normal karşılamaya çalışıyorum. Aynen bu gibi, sıradan. Duyguların telaffuzu bu kadar basit olmamalı. Artık nefretten, ölümden, sevinçten o kadar bahsediliyor ki, sanki tüm ilahi tesirini yitirmiş gibi. Bugünü normal bir günmüş gibi geçireceğim. Sürekli gittiğim bara gidip bir şeyler içip günü kapatacağım. Sanki bugün 1 Aralık değilmiş gibi.
 Şehrin belki de en nezih barıydı burası. Kapının karşında bar tezgahı, vitrindeki şişelerin arkasında kısık renkli neonlar,duvar kirişlerinin altında loş sarı ışıklar vardı. Gelen insanlar da birbirlerine hiç ilişmezler, kavga gürültü olmazdı. Bir ellilik bira söyledim. İç cebimden kağıt kalem çıkardım. Adettendir, kağıt kalem olmayan masaya oturmam. Biramdan büyük bir yudum aldım. Birden karşımdaki koltuğa biri oturdu.
 " İnanamıyorum! Sizin en büyük hayranınızım! dergideki bütün yazılarınızı okudum, İlk kitabınız mükemmeldi, benim için imzalar mısınız?"
Ellerimde binlerce kurtçuk derimi içeriden kemiriyordu sanki. Yüreğimdeki orman yanıyordu. Allah'ım bu oydu! Nehir! Gözleri yine ahu ahu bakıyordu. Uzun siyah saçlarının sonundaki kızıllık dudaklarıyla gülümsüyordu. Geçmişe gitmemek için kendimi en ıssız zindanlara kilitliyordum.
 Hangi yüzle gelmişti? İhanetinden sonra hangi sıfatla karşıma çıkabiliyordu? elimdeki bira bardağını suratına geçirmek istiyorum. İçimde güzele dair ne varsa ruhuna üflediğim, ama en hayvani dürtüleri tercih eden bu kadına şimdi ne yapabilirdim? Şakağıma silahı dayadığım anı hatırladım
 " Ben bu dünyaya kimsenin karanlık dürtülerini kutsamak ve onlara hizmet için gelmedim, benim bu çakallarla bir alakam yok."
 Ve vazgeçişim, ölüm köprüşünden geçişim, o ilahi yürüşün gücü bana hayat verdi. " Uğruna ölecek bir mücadele için yaşamaya değmez miydi? Boyun eğmemek için ölümü göze aldıysam beni bu yolda kim durdurabilirdi?" Aklımın içinde zincir sesleri vardı. O zar zor dizginlediğim kızıl canavar zincirlerini koparacaktı. " İstersen baş başa konuşalım" dedi ve ellerimi tuttu. Ruhum azgın bir ırmak gibi içimden akıp gidiyordu. bir ağırlık çöktü ve ateş bastı. Gözlerimi araladım, boynumdan öptü. Kokusunu içime çekmeye bile halim yoktu. " Hadi gel ruhun nereye akıyor takip edelim" dedi. Tanrım çıkmalıydım bu durumdan! Bir daha o karanlık ateşlerin arasına giremezdim. Ellerimi göğüslerine götürdü, çenemi hafifçe tutup başımı kaldırdı. Göz gözeydik. " Nehir! Karanlığın hiç mi namusu yok! Artık yeter bırakın peşimi! O kıpkırmızı dudaklarını yayarak yeniden gülümsedi

 Bağrıma dolan beton gibi rüzgar beni uyandırdı. Arabanın camını açık unutmuştum. Hemen kapattım. Nasıl gelmiştim ben buraya? Etrafıma bakındım, şehir ayaklarımın altındaydı. Bir ormanın içindeydim. Dolunay bu kavi karanlığı seyreltiyordu. Arabadan indim ve bir sigara yaktım. Tüm kaslarım ilmek ilmek olmuştu. Yeni doğmuş bir bebek gibiydim. Aya kilitlendim. Kıpkızıldı, sanki cehennemi bir delikten izliyormuşum gibi.
 " Dünyayı gerçekten seviyor musun İsmail Cem Arslan?" bu Nehir'in sesiydi. İrkildim elimdeki sigara yere düştü. Demek önceden yaşadıklarım bir rüya değildi. Ya da hala bir rüyanın içindeydim.Etrafıma baktım, neredeydi? Bir sürü ağaç, bir sürü ağaç. şehre doğru koşmaya başladım. Birden bir el ceketimin yakasını kavradı ve beni yere çaldı. " İsmail Cem Arslan! Sana Tanrı'nın teklifini getirdim!"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder