2 Ekim 2014 Perşembe

Maddeler Halinde Yazınız #01

·         Kendimi bildim bileli şeylere şüpheci yaklaşırım. İnsanlara, olaylara, gördüklerime, duyduklarıma, okuduklarıma, beğenmediklerime yahut beğendiklerime, kalemlere ve özünü reddedip tükenmezlik garantisi veren kalemlere, her şeye. Bu şüpheciliğin ne işime yaradığını bilmiyorum. Aslında çok fazla zararını görüyorum. Nedenini ise hiçbir zaman anlayamadım. “Belki bundandır” dedim hep. Ama o “belki”lerden hiçbirisi de benim için kesinleşemedi. Kendi analizlerime bile şüpheyle yaklaştığımdan sanırım. Yani galiba. Bakın yine yaptım.
·         Bu şüphecilik matematikte yok misal. Matematikte “şu şöyle”dir, “bu böyle”dir ve hep öyle kalacaktır. Bana göre ise “şu şöyle” ve “bu böyle” çıkarımlarını yapabilmek için “şu”nun veya “bu”nun bizzat kendisi olmak bile yetersizdir. Yani sanırım yetersizdir.  Bu keskinliğe ise her zaman hayran kaldım. Matematiğin keskin köşeleri hep beni cezp etti. Ancak hiçbir zaman matematiği sevemedim ve anlayamadım. Mutlak değer diye bir şey var misal. Mutlak. Asla anlayamayacağım bir şey. Bir mefhumun mutlaklığı ve onun değeri. Tuhaf. Bilmiyorum, belki de değildir.
·         Bu keskinliği başka bir şeyde daha görürüm. Müzikte. Bize çok tanıdık olan bir müzikte hatta. Türk Sanat Müziği eserlerine dikkat edin. Bir kere daha dinleyin en sevdiklerinizi. Ya ölmek ya da kavuşmak vardır. Ortasına asla müsaade yok. “Unutturamaz seni hiçbir şey, / Unutulsam da ben, / Her yerde sen, / Her şeyde sen, / Bilmem ki nasıl söylesem.” Müthiş. Bir kadını unutmayacağından o kadar da emin olmak. Ya kavuşmak ya ölmek. Ortası yok. Unutamayacaksın, kavuşamazsan da öleceksin. Bir butik manav açıp avokado satarken o kadının yavaşça zihninden silinmesine izin yok. Neden? Çünkü her şey çok keskin. Unutamayacaksın. Unutamayacağın işin ta en başından belli. Matematikten anlayamayışımdan olsa gerek, bu kesinlik ihtiyacımı hep bu şarkılarla/eserlerle karşıladım. Şüpheci olmak, şüpheyle yaklaşmak, emin olamamak. İsmi ne olursa olsun can sıkıcı ve bu can sıkıntısından kurtulmak için de kesin olan bir şeye sığınman gerek. Ben de bu yöntemi buldum işte.
·         Bu bendeki şüphecilik hiçbir zaman kökleri felsefede bulunan bir şey olmadı. Septikler septik olduğu için septik olmadım. Doğduğumdan beri şüpheyle yaklaştım her şeye. Zaten bana soracak olursanız bir septiğin “ben septiğim” demesi onu septiklikten alıkoyar. İnsan olduğundan ve hatta var olduğundan bile şüphe etmediğin sürece şüpheciliğin felsefesini nasıl yapabilirsin ki? Eğer kaybediyorlarsa bu yüzden kaybediyorlar septikler. Kaybedip kaybetmediklerinden de emin değilim. Dersinde “felsefe kümülatif ilerler” diyen lise hocam Hatice Hanım’ın o gece kocası bir kalp krizi geçirip ölmüştü. Belki de sırf bu yüzden kocası ölmüştü. Felsefe tanrıları bu kesinliğe kızıp ona bir ceza vermek istemişlerdi belki. Bilmiyorum.
·         Neliğinden, ne olduğundan, nasıl oluştuğundan, ne düşündüğünden emin olamama sancısı korkunç. İşime yaradığını söyleyemem. Buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Yani “buraya” dediğim şu yaşadığımız dünya. Büyük bir patlama mı oldu, primatlar falan mı vardı, bizden önce dinozorlar var mıydı ve Yalçın Küçük o zaman da mı dinozordu? Evrim mi yoksa? Evrim. Everyway that i can. Konuyu dağıtmayayım. İnsan daha nasıl var olduğundan ve öncülünden bile emin değilken yaşadığı zamana nasıl anlam verebilir?
·         En tehlikelisi de insanlardan emin olamamak. Hiçbir zaman ne düşündüklerinden, ne yapmaya çalıştıklarından, ne amaçladıklarından, ne söyleyerek aslında ne söylemek istediklerinden emin olamıyorsun. Yani en azından ben emin olamıyorum. Kendinle ilgili emin olabildiğin tek şey de duyguların. Duygularını saklayamıyorsun, onlara engel olamıyorsun ve olduğu gibi ortaya çıkıyorlar. En azından bana öyle oluyor. Muhatabın olan insanın da en kolay sana karşı hissettiklerinden emin olabiliyorsun. Yani sanırım. En azından bende süreç böyle işliyor.
·         Emin olduktan sonrası da ziyadesiyle güçlü bir teslimiyet. Daha önce kendini teslim edemediğin her an için bir kat daha teslim oluyorsun. Sonuç? Bazen hüsran, bazen değil. Sonuç hüsran değilse de hayatını o insanın üzerine tekrar inşa etmeye başlıyorsun. Nereye kadar giderse. Umuyorsun ki, sonsuza kadar olsun. İnsanın insandan başka tutunacak dalı, sığınacak kulübesi yok çünkü. İnsanın insandan başka katili olmadığı gibi. Çok mu kesin konuştum? Bilmiyorum.
·         Bu bilememek ve emin olamamak durumu korkarım –emin değilim- duyularla da ilişkili. Herhangi bir duyunda noksanlık varsa sonuç bu şekilde olabilir. Bende bu gibi bir problem de var çünkü. Görmüyorum çok. Karşıdan biri geliyor misal, tanıdık gibi, ama emin olamıyorum. Yanımdan biri geçecek oluyor, ne yapacağımı şaşırıyorum. Kötü mü? Hayır, aksine mükemmel bir şey. Ama işte hayatının her anına yansıyor bu noksanlığın getirdiği şüphecilik. Bunu yazdığım ekrana bakarken başka hiçbir şeyi görmemeyi başarabiliyorum misal. Ekran dışındaki hiçbir şeyden emin değilim. Müthiş bir his bu. Fakat ne var, insanlar buna hastalık diyor. Nimet bu, nimet. En azından duyusal şüphecilik nimet.
·         Zaten bence sırf bu yüzden bile insanın herhangi bir duyu organında ufak da olsa bir noksanlık olmalı. Tanrı –ya da evrim- noksanı olmayanı korusun. Yüceltmesin ama korusun. Astigmat, ufak bir duyma kaybı, daimi burun tıkanıklığı, ya da benzer bir şey. Herkese bunlardan birer tane verilmeliydi. Belki de matematiğin dünyadaki iktidarı sarsılırdı böylece.

·         Alt kattaki Hüseyin abi mi o gelen? Kim o ya, sanki bana bakıyor? Allah Allah.     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder