·
Kendimi bildim bileli şeylere şüpheci
yaklaşırım. İnsanlara, olaylara, gördüklerime, duyduklarıma, okuduklarıma,
beğenmediklerime yahut beğendiklerime, kalemlere ve özünü reddedip tükenmezlik
garantisi veren kalemlere, her şeye. Bu şüpheciliğin ne işime yaradığını
bilmiyorum. Aslında çok fazla zararını görüyorum. Nedenini ise hiçbir zaman
anlayamadım. “Belki bundandır” dedim hep. Ama o “belki”lerden hiçbirisi de
benim için kesinleşemedi. Kendi analizlerime bile şüpheyle yaklaştığımdan
sanırım. Yani galiba. Bakın yine yaptım.
·
Bu şüphecilik matematikte yok misal. Matematikte
“şu şöyle”dir, “bu böyle”dir ve hep öyle kalacaktır. Bana göre ise “şu şöyle”
ve “bu böyle” çıkarımlarını yapabilmek için “şu”nun veya “bu”nun bizzat kendisi
olmak bile yetersizdir. Yani sanırım yetersizdir. Bu keskinliğe ise her zaman hayran kaldım.
Matematiğin keskin köşeleri hep beni cezp etti. Ancak hiçbir zaman matematiği
sevemedim ve anlayamadım. Mutlak değer diye bir şey var misal. Mutlak. Asla
anlayamayacağım bir şey. Bir mefhumun mutlaklığı ve onun değeri. Tuhaf.
Bilmiyorum, belki de değildir.
·
Bu keskinliği başka bir şeyde daha görürüm.
Müzikte. Bize çok tanıdık olan bir müzikte hatta. Türk Sanat Müziği eserlerine
dikkat edin. Bir kere daha dinleyin en sevdiklerinizi. Ya ölmek ya da kavuşmak
vardır. Ortasına asla müsaade yok. “Unutturamaz seni hiçbir şey, / Unutulsam da
ben, / Her yerde sen, / Her şeyde sen, / Bilmem ki nasıl söylesem.” Müthiş. Bir
kadını unutmayacağından o kadar da emin olmak. Ya kavuşmak ya ölmek. Ortası
yok. Unutamayacaksın, kavuşamazsan da öleceksin. Bir butik manav açıp avokado
satarken o kadının yavaşça zihninden silinmesine izin yok. Neden? Çünkü her şey
çok keskin. Unutamayacaksın. Unutamayacağın işin ta en başından belli.
Matematikten anlayamayışımdan olsa gerek, bu kesinlik ihtiyacımı hep bu
şarkılarla/eserlerle karşıladım. Şüpheci olmak, şüpheyle yaklaşmak, emin
olamamak. İsmi ne olursa olsun can sıkıcı ve bu can sıkıntısından kurtulmak
için de kesin olan bir şeye sığınman gerek. Ben de bu yöntemi buldum işte.
·
Bu bendeki şüphecilik hiçbir zaman kökleri felsefede
bulunan bir şey olmadı. Septikler septik olduğu için septik olmadım.
Doğduğumdan beri şüpheyle yaklaştım her şeye. Zaten bana soracak olursanız bir
septiğin “ben septiğim” demesi onu septiklikten alıkoyar. İnsan olduğundan ve
hatta var olduğundan bile şüphe etmediğin sürece şüpheciliğin felsefesini nasıl
yapabilirsin ki? Eğer kaybediyorlarsa bu yüzden kaybediyorlar septikler.
Kaybedip kaybetmediklerinden de emin değilim. Dersinde “felsefe kümülatif
ilerler” diyen lise hocam Hatice Hanım’ın o gece kocası bir kalp krizi geçirip
ölmüştü. Belki de sırf bu yüzden kocası ölmüştü. Felsefe tanrıları bu kesinliğe
kızıp ona bir ceza vermek istemişlerdi belki. Bilmiyorum.
·
Neliğinden, ne olduğundan, nasıl oluştuğundan,
ne düşündüğünden emin olamama sancısı korkunç. İşime yaradığını söyleyemem.
Buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Yani “buraya” dediğim şu yaşadığımız
dünya. Büyük bir patlama mı oldu, primatlar falan mı vardı, bizden önce
dinozorlar var mıydı ve Yalçın Küçük o zaman da mı dinozordu? Evrim mi yoksa?
Evrim. Everyway that i can. Konuyu dağıtmayayım. İnsan daha nasıl var
olduğundan ve öncülünden bile emin değilken yaşadığı zamana nasıl anlam
verebilir?
·
En tehlikelisi de insanlardan emin olamamak.
Hiçbir zaman ne düşündüklerinden, ne yapmaya çalıştıklarından, ne
amaçladıklarından, ne söyleyerek aslında ne söylemek istediklerinden emin
olamıyorsun. Yani en azından ben emin olamıyorum. Kendinle ilgili emin
olabildiğin tek şey de duyguların. Duygularını saklayamıyorsun, onlara engel
olamıyorsun ve olduğu gibi ortaya çıkıyorlar. En azından bana öyle oluyor.
Muhatabın olan insanın da en kolay sana karşı hissettiklerinden emin
olabiliyorsun. Yani sanırım. En azından bende süreç böyle işliyor.
·
Emin olduktan sonrası da ziyadesiyle güçlü bir
teslimiyet. Daha önce kendini teslim edemediğin her an için bir kat daha teslim
oluyorsun. Sonuç? Bazen hüsran, bazen değil. Sonuç hüsran değilse de hayatını o
insanın üzerine tekrar inşa etmeye başlıyorsun. Nereye kadar giderse. Umuyorsun
ki, sonsuza kadar olsun. İnsanın insandan başka tutunacak dalı, sığınacak
kulübesi yok çünkü. İnsanın insandan başka katili olmadığı gibi. Çok mu kesin
konuştum? Bilmiyorum.
·
Bu bilememek ve emin olamamak durumu korkarım
–emin değilim- duyularla da ilişkili. Herhangi bir duyunda noksanlık varsa
sonuç bu şekilde olabilir. Bende bu gibi bir problem de var çünkü. Görmüyorum
çok. Karşıdan biri geliyor misal, tanıdık gibi, ama emin olamıyorum. Yanımdan
biri geçecek oluyor, ne yapacağımı şaşırıyorum. Kötü mü? Hayır, aksine mükemmel
bir şey. Ama işte hayatının her anına yansıyor bu noksanlığın getirdiği
şüphecilik. Bunu yazdığım ekrana bakarken başka hiçbir şeyi görmemeyi
başarabiliyorum misal. Ekran dışındaki hiçbir şeyden emin değilim. Müthiş bir
his bu. Fakat ne var, insanlar buna hastalık diyor. Nimet bu, nimet. En azından
duyusal şüphecilik nimet.
·
Zaten bence sırf bu yüzden bile insanın herhangi
bir duyu organında ufak da olsa bir noksanlık olmalı. Tanrı –ya da evrim-
noksanı olmayanı korusun. Yüceltmesin ama korusun. Astigmat, ufak bir duyma kaybı,
daimi burun tıkanıklığı, ya da benzer bir şey. Herkese bunlardan birer tane
verilmeliydi. Belki de matematiğin dünyadaki iktidarı sarsılırdı böylece.
·
Alt kattaki Hüseyin abi mi o gelen? Kim o ya,
sanki bana bakıyor? Allah Allah.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder