çoğu insan sıradan olmayı kabullenemez. en az bir kişi için
özel olmak zorundadır çünkü. bu yüzden sıradan olmak kötü bir şeymiş gibi
davranır herkes. herhangi konuda bir heyecanın olmayışı çağın vebası gibidir. genelde
insanların köşe bucak kaçtığı duygular bende ikamet eder. yakama yapışıp beni
bırakmayan bu duygulardan biri de belirsizliktir. çünkü iki dakika sonrasını
düşünmekten o anı yaşayamamanın verdiği mazoşizm, ertesi gün ciğerlerimi oksijenle
doldurup yaşamımı sürdürebilmem için yeterlidir.
hayatımın büyük bir kısmını, öğle vakti uyanıp saatin kaç
olduğunu kestirememe belirsizliği tadında yaşadım. zaman akıyordu ama içinde
değildim. on dakika geç kalıyordum. sürekli dakikaların otobüslerinin arkasından
bakıyordum. köpek gibi izini sürüyordum. arkasından koşuyordum, formasından
tutuyordum. bir şekilde içinde bulunduğum çağın gereklerini yaşamam gerekiyordu
çünkü. aynı belirsizliği üniversite birinci sınıfta yaşadım.
yarı feodal bir ailede evin tek erkek çocuğu olarak büyüdüm.
annemi kaybettiğim sene kalemi kitabı bırakmış, evin kenarında bir biblo gibi
yaşıyorken, birden sınavda ortalama bir puan alıp, ortalama bir üniversitenin
ortalama bir bölümüne yerleştim. durumu hemen benimsedim. ortalama bir insan
olduğum için üzerime tam oturan bir elbise gibiydi bu durum. o yaşıma kadar
şehir dışına çıkmamış olduğum için prosedürü bilmiyordum. taşralı zihniyetimle
ve babamın ısrarlarıyla, takım elbiseyle gittim kayıt günü. otobüste tavşan
gibi tek gözle uyudum ve bütün molalarda inip sürekli telaşla etrafa bakan
deliler gibi hızlı hızlı sigara içtim. sık sık otogarlara giderim ben, bu da
üniversite birinci sınıftan kalan bir alışkanlıktır benim için. insanlar gelir,
gider, duygulanır, sevinir, ağlar, üzülür, halay çeker, milliyetçi ve
militarist duygularını davulla zurnayla ifade eder, uyuklar. yazar için bilmem
de bir “yazan”ın ihtiyacı olan şeylerden biridir otogarlar. yalnız toplumun
içindeki asıl irin, şehirlerarası otobüs terminallerinin tuvaletlerinde daha
rahat gözlemlenebilir. bunun için tuvaletlerin duvarlarını ve kapılarını
okumanız yeterlidir, toplumun insan sevgisi hakkında bilgi edinmeniz için
yegane yerdir burası.
otogardan inip kampüse vardığımda, eylül sıcağının altında
ve takım elbisenin içinde terden sırılsıklam olmuştum. tıpkı o şehre yeni
atanmış bir memur gibiydim, kampüsün içinde takım elbisemle oradan oraya
seğirtiyordum. çok farklı insanlar, çok farklı elbiselerin içinde benim hiç
duymadığım ve yine bana çok farklı gelen konularda konuşarak, çok farklı
tonlarda kahkahalar atıyorlardı. burada minimum dört sene geçireceğim düşüncesi
bende artçı bir huzursuzluk yarattı. yine çağımın adamı olamamıştım, zamanı
yakalayayım derken 60 yaşındaki memurlar gibi geziyordum ortalıkta. yanlışlıkla
oraya düşmüş bir emekli gibiydim resmen.
hilal’i ilk defa orada gördüm. aramızda bariz 5 yaş fark
vardı, ses tonundan anlayabilirdiniz bunu. benden büyüktü anlayacağınız.
güneşin altında ayakta durarak sıra bekleyen biz gerizekalıların aksine,
üniversitelerin broşürlerdeki sembolü çimlerde oturuyordu. ben ne kadar oraya
ait değilsem, o da tam tersine dibine kadar oraya aitti. kaç puan almış olursa
olsun üniversiteli olmayı hakediyordu. sinirli sinirli sigara içiyordu,
yanındaki arkadaşlarıyla muhabbet ediyordu. o şekilde öğrendim adını da. önüme
bakmaya çalışsam da gözlerimi alamıyordum. güzel değildi ama oturduğu yerden
beni kendine bağlamayı başardı. birkaç kez bakışlarımı yakaladı, hırsızlık
yaparken yakalanmış çocuklar gibi başımı öne eğdim her seferinde. sıra biraz
ilerledikten sonra ayağa kalktı, önüme geçti. nefesimi tutuyordum. takım
elbisenin içinde küçülüp yok olmayı, kaybolmayı diliyordum. ellerimi nereye
koyacağımı şaşırmıştım. hemen bir sigara çıkarıp yaktım, ellerim titriyordu
resmen. ayaklarım zaten özerkliğini ilan etmişti, bana ait değillermişçesine
ikide bir gevşiyorlardı. saçları uzundu, hepsini bir araya toplayıp omzunun
diğer yanından göğsüne doğru salmıştı. lamı cimi yoktu, aşık olmuştum. üstelik
belki 10 sene sonra giyeceğim kıyafetlerin içinde aşık olmuştum. ensesindeki
sarı ayva tüylerini izliyordum. ben ölürsem beni buraya gömsünler diye
düşünüyordum, o ayva tüylerinin arasına. dakikalar salyangoz gibi ilerledi,
sonunda sıra ona geldi. yapıştırıcı yardımıyla fotoğrafı zarfa yapıştırmamız
gerekiyordu, işinin bitmesini bekledim. sıra bana gelince bir tüp yapıştırıcıyı
olduğu gibi fotoğrafa boca ettim. yirmi sekiz yaşındaki kıyafetlerimle on dokuz
yaşındaki fotoğrafımı berbat etmiştim. hilal gülümsedi, “yardım edeyim mi”
dercesine baktı. kafamı salladım. el birliğiyle kaydı tamamlamayı başardık.
hilal’e teşekkür ettim, “bir sigaranı alırım o halde” dedi. tanrım, ne kadar da
rahattı. doğa ana gibiydi sanki, “arkadaşlarımın yanına gidiyorum, sen de gel
istersen” dedi. “ben hilal bu arada” diye ekledi. gözümü karartıp peşine
takıldım. kravatımı boynumdan çıkarınca bir rahatlama gelmişti bana. değişik
insanlardı arkadaşları. dünyanın en bilge insanları kendileriymiş gibi
davranıyorlardı. her şey ama her şey kendileri içindi. güneşin batması, yıldızların
gözükmesi, evrenin bütün düzeni yalnız kendileri içindi. kendilerinden sıkılmak
da, kendilerini özlemek de ancak kendileri karar verirse gerçekleşiyordu.
acayip sıkılgandım, bir kültablası bir masada ne kadar önemliyse o kadar
önemliydim o sıra. izin isteyip dışarı çıktım. bir sigara yaktım. sigara
bitmişti ama içeri girmek istemiyordum. nasıl müsaade isteyip otogara dönerim
diye düşünüyordum. hilal geldi yanıma. havadan sudan konuştuk biraz. içeri
gitmeyelim, hep burada oturalım havadan sudan konuşalım istiyordum. “yürüyelim
mi biraz” teklifini sundum. ceketi de çıkarmak istiyordum ama lise öğrencisi
gibi elimde taşımak istemiyordum siktiğimin ceketini. yürüyorduk, anlatıyordu,
dinliyordum. hiç susmasın istiyordum. boş sigara paketini elimde sıkıyordum. o
konuşurken birden elini tuttum. ses çıkarmadı ama konuşması bir saniyeliğine
duraksadı. “o elindeki sigara paketini atsana” dedi. paketi atmaya giderken
yarı yolda durup “peki döndüğümde elini tutmaya devam edebilir miyim?” dedim.
gülümseyerek “tabi ki” dedi. çöp kutusuna yirmi adım kala gerilerek boş paketi
basket atarcasına çöpe salladım. üç sayılık atışım isabetliydi. güneş batmak
üzereydi. sıradan bir insandım, kravatımı çıkarmıştım ve en az bir kişi için
bir günlüğüne de olsa özeldim. o gün ilk defa gülümsedim ve hilal’in elini
tutarak yürümeye devam ettim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder