2 Ekim 2014 Perşembe

Son Tanrımız

— Kazım efendi kapıyı aç!
Hastane, kir, pas, nem. Sigaramız patlayacak kardeşim. Gireli 12 sene oldu hastaneye. Bir akraba, bir köylü girdik işte. Nişanlıydım o vakit. Bendeki etiketi, fiyakayı değil Yeşilçam’da, en baba Adana kabadayısında göremezsin. Ne yapayım iş yok, güç yok. Herkes gibi konuşmayı “ iş yok, imkan yok” demeyi sevmem ama güneşi de balçıkla sıvamayız. Hele benim böyle bir şeyi yürekten söylemem, güneşi, ayı pislikle sıvamak gibi olur. Adem abimiz vardı, rahmetli! Garsonluktan, ayakçılıktan, odun-kömür deposunda bekçilik yapmakla ekmek kazanılmıyor. Günübirlik, gündelik, dibi delik! Dedim “Adem abi bize de bir kadrolu, bir sigortalı iş bulsan, gözümü daldan budaktan esirgemem hani”, “Tamam” dedi. “Hastaneye girer misin, çalışır mısın?”, “He dedim hayırlısı”. Öyle oldu, bitti. Ne bilirdim, beni böyle bir işe vereceklerini…

Önceleri, hastanenin 3.,4. katlarında getir, götür işlerinde daha sonraları giriş, çıkış işleri için, iç ve dış kapısında görev yaptık. Ama şu 4 sene benim, ruhumu kalbura çevirdi, dengemi yitirdim. Halap salap, sanısız, sorumsuz, şen şakrak gençliğim kararıp, dünyam terse döndü. İşimiz daimi ve zaruri… Bu şehirde, bu muhitte kaç kişi ölüyor günde haberiniz var mı? Morg görevlisi olalı 4 sene oluyor, elimden binlerce, buz gibi ceset geçti. Sedyeyle, yanında birkaç hastabakıcı olduğu halde getirilen, asansöre sinen ölüm kokusuyla, kafama atılan cesetler, kadavralar…Dayanılır gibi değil. bazen öyle cenazeler geliyor, otopsi yapılmış, tabi iç organlar, dış organlar sökülmüş, koca bir siyah poşete doldurmuşlar adamı. Hastabakıcılar, hemşireler korkudan poşetin önünden geçemiyorlar. Zaten alt kat, yani morg odasının bulunduğu zemin kat, inilecek gibi değil, izbe, korkunç… Benim için korku, ürperme alışkanlık oldu da, başkaları hala titreyerek giriyor odaya. O siyah poşetli kadavrayı, öğlen yemeğinin arasında göndermişler. Ben o ara yemek yiyorum aşağıda. Yukarıda kimse yokmuş, herkes paydos yemeğine dışarı gitmiş. Çağırdılar beni. Bizim hastabakıcı Rıfkı telefon ediyor paralel hattan, merdiven boşluğundan ünlüyorlar, sesleniyorlar. “Ben gelmem” dedim, “yemek yiyorum” dedim, “Alın, inin aşağıya”… Asansöre o poşetle binmeye korkuyorlar. Ben de yemeğe oturmuştum, söylemesi ayıp kavurma yapmış bizim hanım. Gelmem diye tutturdum. Rıfkı, başhekime iletmiş. Yapacak bir şey yok, kızdım biraz, asansöre binmeden, kucakladım poşeti, merdivenlerden iniyorum. Poşet çift katlı, iç içe iki naylon torba. Muhtemelen, çok hoyrat davranmışlar adamcağıza veya kadıncağıza. Ne olduğunu da bilmiyorum. Poşetin üstüne ismini, soy ismini yazmışlar. Baktım ismi “Deniz”. Hem erkek, hem kadın olabilir. Belirsizlik, korkuyu alevlendirir. Bayağı da ağır. Poşetten elime bir ıslaklık geliyor sanki, su mu desem, kan mı desem… Elimle poşetin altını yokladım, cıvık hamur gibi bir şey. Soğuk da hani. Hala nasıl donmamış? Kara, koca poşet kucağıma iyice yerleşti, yayvanlaştı torba, bıraktı kucağıma kendini. Sivri bir şey göğsüme batıyor, kocaman bir kopuk kafa göğsüme dayalı. Böyle bir kafa olamaz, inek kafası kadar, çok büyük…O batan sivri şeyler dirsekleri galiba. Ben, merdivenden indikçe cılk cılk ses geliyor. İnsan çorbası, bol kanlı, kafa, göz, böbrek aromalı…Ama böbrek yokmuş ve daha birçok organı…Sonradan raporuna ve diğer kağıtlarına baktım. Kimsesizmiş, yalnız başına, küçük bir evde kalırmış. Çok parası var diye, hazine buldu diye, çekiçle kafasını dağıtmışlar. Zaten, öyle büyük kafa başka türlü olamaz. Göğsüme dayanan kafasını hafifi ittirince, çikolata kaplı gofret gibi kırılıyor sanki. İç organlarını ya el altından, ya da gerçekten ihtiyaç sahiplerine verilmek üzere insaflıca almışlar. Poşeti alıp, morg soğutucularının otopsi için ayrılan bölümüne koydum. Ondan sonra geçtim bizim hanımın, kavurmasının başına da, yiyebilirsen ye artık. Mesleğime mi kızayım, başhekime mi, Rıfkı’ ya mı?

Bundan başka yüzlerce, binlerce olay geçti şu kara beton gibi başımdan. Trafik kazaları, yangınlar, cinayetler, bir AIDS cesedine bile rastladım. Getiriyorlar, gayet sakin, olgun, taşlaşmış, gün görmüş…Trafik kazaları, çok salya sümük oluyor. Kan, revan, değişik sıvılar, morgu kokutuyor, batırıyor. Diğer cesetler rahatsız oluyor. Şikayet ettiler, her iki saatte bir temizliyorum. Yanık cesetlere ise getirip, götürenler dahil kimsenin saygısı yok. Soba külü gibi, kızarmış, yanmış, güneşten gelmişler. Kara kabukları, cılk yaralar, ölmeden önce mezarlarını kendileri yaratmışlar. Ezelsiz bir çırpınışla, sarı sarı çağrışmışlar, tepinmişler. Kavruk kavruk gözleri, su kabarcığı gibi kubbelenmiş, ak birer yumurtaya dönmüşler. Boğulanlara söz yok zaten, öyle huşu içinde, derin ızdıraplarla göçüp, kaçmışlar. Hasta cesetleri çok acıklı…O AIDS’li adam mesela, yaşayan ölü gibi, karnı, kasığı, göğüs kafesini saran deri kavlamış, kalkmış. Mosmor, rahat bir ölü ama hala acı çektiği belli.

İlk geldiğimde, morga bir ceset geldi. Büyük bir tenekenin içinde. Şaşırdım, dondum, tiksindim, şükrettim. Üzerinden tır geçmiş. Sanki on kilo kıymayı almış doldurmuşlar. Ağız, göz, kafa, deri, kol, bacak, sırt, karın belli değil. Kemikler ufalı, ete harç olmuş. Böyle kırmızı beyaz bir yığın…
Kapı görevlisi olduğumdan şikayetçiydim. Güya çok ayak işi, çok basit iş. Güya önemli görevler istiyorum. Bu olaydan sonra, kapıcılığa sap olup sarıldım. Hastaneye giren çıkan insanlar ve memurlar, doktorlar da şaşırdı. Nasıl tatlı dil döküyorum. Sanki eğlence merkezine, sanki konfeksiyona giriyorlar. Hoş geldiniz,beş gittiniz…Herkes hoşnut bu halden ve herkes asık suratlı, gergin olduğunu unutup, bir gülümsemeyle hastaneye giriyor. Ben de için için sırıtıyor, halime yan gelip, şükrediyorum. Ertesi ay  beni, morga verdiler. O gizli sevincime, hoşnutluğuma yalnızca bir ay sonra, ciğerlerim dolusu küfrettim…

Görevde tek başınayım. Bize yakın illerin hastanelerinde en az iki kişi kapıda duruyor. Sadece diğer illerden ziyade, ilçedeki birçok hastanede  de en az iki kişi var. Buradaki durum bambaşka, özellikle seçilmiş, bana özel bir şaka. Bir de morgun yeri çok kötü. Yerin dibindeyiz. Düz ayak olsa şikayetkar olmayız. Mahzen, mağara bozması bir cehennem koğuşu. Buraya inen merdivenin, ilk sapağındaki lâmbayı seksen kere söyledim. İkide bir sönüyor, patlıyor. Tesisatında arıza var. Bazen asansör bozuluyor. Hasta bakıcılardan biriyle merdivenlerden iniyoruz, kollarımızda cesedin ağırlığı. Pat!  o ara ışık sönüyor. Hiçbir yerden de ışık alamadığı için, birden zifiri karanlığa gömülüyoruz. Hastabakıcı çığlık çığlığa, sağa sola çarparak, fırlıyor yukarıya. Sedyenin bir tarafını bırakınca düşüyor, cesedin ya kafası ya ayağı yere çarpıyor. Ben cesetle baş başa, tevazu içinde, karanlıkta, hislerimizi, sinemizi çarpıştırıyoruz. Ağırlığın metafiziğini, korkunun muhasebesini tartışıyor, şu dünya denen tatlı mendeburun ağız kokusunda, gerçeğin adımlarını atan pabuçlarını erdemle parlatıyoruz. Işık tekrar yandığında, sedyeyi bırakıp, kadavrayı, yangından mal kaçırırmışçasına, kara gözlü, beyaz tenli, turunç memeli, sevdiğim dilberi, babasının evinden kaçırır gibi kucaklıyor, sonsuz saadet kokan odamıza getiriyorum. Kefenini, battaniyesini sıvazlayıp, lanet kokan çekmecesine itiveriyorum. Sonra nedensiz ağlıyorum.

Hastabakıcılarla, doktorlarla devamlı dalaşırım. Hatta emekli olan başhekimin üzerine bile yürüyüp, odasında tokatladım. Bu ahlaksız adam, bayağı bir kalantordur. Tam bir gösteriş meraklısı, sosyete partilerinden çıkmaz, sıkı bir ortamcıdır. Bir gün bu şerefsizin, sosyete klüplerinden tanıdığı olan bir kadın, yanında renkli kağıtlarla sarılı ufak bir kutuyla gelmiş, salya sümük ağlıyormuş. Çok acil işi varmış ve bir gün önce köpeği “Yumak” ölmüş. Onun cenazesini yapamayacakmış, şimdi gitmesi lazımmış. Bizim başhekime rica etmiş, morgda kalsın birkaç gün, gelip alırım, kokmasın, demiş. O gün de ben yoktum. Yerime Rıfkı’yı bırakmışlar. Ertesi gün geldim hastaneye ve sabah temizliğini yaptım. Ölü arkadaşları kontrol ederken, o, cicili bicili kutuyu gördüm. Üzerindeki kağıtları soydum. Altında kristal camdan bir camekan, camekanın içinde küçük, kıllı, fare kadar bir köpek leşi. Rıfkı’yı çağırdım. “Bu ne lan, kim koydu bunu?” dedim, “Başhekim koydurttu” dedi. Rıfkı’yı azarladım. Elimde köpekle, başhekimin yanına çıktım. “Ne bu?” dedim, “Yönetmeliklere aykırıdır bu dedim, vicdansızlıktır. İki gün önce gelen, seksen yaşında, aksakallı dedenin üstündeki çekmeceye koymuşlar bir de. Adamcağız ağlayıp, duruyor. “Köpeklerle mi gömülecektik diye”. Alın bunu, böyle bir şey olmaz. Morg insanlar içindir.” dedim. Hayvan gibi güldü, hangırdadı, kişnedi. Birden ciddileşti sonra, “Sen kafayı yemişsin” dedi, “Saygısızlık yapma, işine son veririm, çok hatırlı bir dostumun emanetidir, paketle koy onu tekrar.” Bağırdım. “Bu ahlaksızlıktır, canların son durağını, it leşiyle kirletip, boğamam. Terbiyesizliktir bu.” Başhekim ayağa kalktı.”Çık lan dışarı koy onu morga şerefsiz!” dedi. Bunun üzerine Allah ne verdiyse adama giriştim. Gözlüğü kırıldı. Hastabakıcılar zor ayırdı. Tam o aralar müfettişler de gelmişti. Sağlık Bakanlığına da şikayet edebilirdim onu, o da beni ama gel gör ki yanlış iş yapıyor ahlaksız, bir şey tutturamaz. Emekli oldu zaten kısa bir süre sonra ve olay kapandı. Köpeği morga koydurtmadım. Direttim, inat ettim… Koyamadılar. Aldılar köpeği, hastanenin yemekhanesindeki yiyeceklerin saklandığı buzluğa koydular. Kimsenin haberi yok tabi. Aşçı Adnan söyledi ama kimse inanmadı. Zaten çürümüş, kurtlanmış köpek. Kadın gelmiş, almış köpeği. Adi bunlar kardeş, topu ahlaksız, nesnel değil, öznel duyarlılıkları bile yok. Kendilerine, kendi soylarına, kendi insanlarına saygıları yok.

Bir gün de ne oldu biliyor musun? Hayat böyle işte, bazen acı, bazen sonsuz keyifli. Bir solcu gençle tanıştık. Çocuk ateşli anlatıyor.”Örgütlü davranmalı, sınıf bilincine varmalıyız. Bizi ezenlere, halk gücünü ispatlamalıyız. Ölüm bizi durduramaz, birimiz ölür, binimiz ayaklanırız” dinamit misali anlatıyor. Durdu, beni de mesleğimde örgütleyip, görev bilinci aşılayacak güya, sordu, “Ne iş yapıyorsun?” Mesleğimi söyledim, dondu, gık çıkmadı ağzından, şaşırdı, söylediklerine pişman olur gibi bir ruh haleti takındı. Ne yapacağını bilemedi, yanımdan uzaklaştı, korktu belki. Ben o vakit, gözlerimi tutarak, göbeğimi tutarak, felaket gibi gülüyorum. Kahkahalara boğuluyorum. Gülmekten yarılıyorum. Acı kahkaha derler ya, öyle içime dönüyorum.

Benim büyük kız, okulun ilk günlerinde tanışma faslına girdiğinde, öğretmeni sormuş, baban ne işle meşgul, diye. Bizimki hangi tepkiyle karşılaşacağını bile bile, gayet keyifli söylemiş benim mesleği. Sınıf buz tutmuş, öğretmen, öğrenciler…İlk gün heyecanı ve ilk gün sevinci, bir an donmuş. Herkes birer bilge gibi davranmaya başlamış, öğretmen bile. Tabi bizim kız, kuytuda gülmekten kırılmış. Mesleğim aslında çok toplumsal ama unutulan, ama bir gün muhakkak karşılaşılan, bir toplumsallık…En gerçek meslek…
Günleri burada atlatmak çok güç. Boş kaldıkça fazlasıyla kitap karıştırıyorum, gazete okuyorum. Bazen cesetleri dinliyorum. Ha, bu arada daldık muhabbette, seni unuttuk, çay içer misin?
…………………………..

İrkildim birden, kızılcık sopalarıyla tüm tecrübem, tüm çocukluğum, tüm gençliğim, tüm ihtiyarlığım dövülüyordu. Baktım Kazım’ın suratına, duraklamadan, “İçerim” dedim. O an yukarıdan bir ceset getirdiler. Asansörden sürüp, önümüze yetirdiler. Getirenler kaçar gibi uzaklaştı, yukarı çıktı. Kazım yavaşça kalktı. “Biri daha geldi” dedi. Sedyeyi, morgun kapısını açıp, içeri itti. “Biraz bekle, geliyorum” dedi. Kapıyı kapattı ama tam örtülmeyip, aralı kaldı. Ben de kalktım, aradan heyecanla Kazım’ ı gözlüyorum. Kazım gayet rahat, çekmecenin birini açtı, cesedi, sarılarak, koklayarak kucakladı ve çekmeceye koyup, kefeni düzeltti, buruşan yerlerini. Sağına soluna baktı. Diz çöktü, ellerini cesedin üzerine uzattı ve konuşmaya başladı.

“Ey cansızlığın yeni ashabı, ey günün kapanan boz gözleri, ey ruhunu, kendi sonuyla çarpıştıran, etlerini, kemiklerini, yağlarını kutsal gök kubbelerin ilahileriyle savaştıran, kendi kavgasını sonlandırıp, şehrini, yurdunu, benliğini bırakan, Ey terk-i diyar eyleyen kahraman, alem-i ervahı soracak olan, acılarını boğan, yaprak gibi sapını koparıp, sarılığını boşluğa salan, düştüğünde toprağı vuran, Ey demir çiçeklere karışacak soğukluğunu, Ey tunç taşlara harç olacak donukluğunu toparlayıp, bu yalnızlık çekmecelerinde, Ey faniliğe uzak, en hakiki, en billur gerçek olan…En soğuk yokluğunu, en geç kalmış gerçekliğini tadacaksın şimdi. Yaşamında biriktirdiğini, zar zor beklediklerini,yaşamda yaşayamadıklarını, boynunu kırıp kaçırdıklarını yani velhasıl yaşanmamışlıklarını ve hazlarını geri vereceksin şimdi…Şimdi korkunun mızrağı, acının oku, zamanın kılıcı seni, şimdi hayatın hazzı, yaşamın teni, evrenin çarkı seni yok edecek, verdiklerini toparlayıp gidecek baş başa kalacaksın. Yalnızlığın, soğukluğun, cansızlığın ve Tanrınla baş başa kalacaksın! Tanrıyı arayacaksın, Tanrıya bakacaksın, Tanrıyı yoklayacaksın, korkacaksın. Ey yürümeyen, konuşmayan, duymayan, yatanlarımız, Ey toprak yolcusu adamlarımız,kadınlarımız…
Kim sizin Tanrınız, kim sizin Tanrınız?”

Kazım, bir kahkaha daha patlattı, yüce kahkahalar ardından. Çekmeceyi itti, kapattı kapıları. Çıkarken döndü ve

“Ben sizin son Tanrınızım, Ben sizin son Tanrınızım, Ben sizin son Tanrınız”

Çıktı dışarı, donmuş gözlerime, uyuşuk zihnime baktı. Yine aynı söz, derinden “Ben sizin son Tanrınızım”

-Kazım efendi kapıyı kapat!

Kapattı kapıyı, donmuş gözlerime, afallamış, cansız bilincime baktı. Yine aynı söz, derinden:
“Ben sizin son Tanrınızım”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder